Kırmızı ayakkabıları vardı kadının. Ayakkabıları giydiği elbiseleriyle hep çok uyumluydu. Yüksek topuklarının çıkardığı sesler köşe başında duran genç simitçinin içini gıcıklıyordu. Onu her sabah aynı saatte simitçi tezgâhının önünden hızla geçerken görüyordu. Kısa bir süre sonra, tahminen yirmi beş, otuz dakika sonra yine aynı yerden hızla geri dönüyordu. Kadının bu telaşlı hali onu tarifsiz bir merakın içine çekmişti. İçinde engel olamadığı duygular patlamaya hazır bir yanardağ gibi kaynıyordu. Bir keresinde kendisini fark ettirmek için tezgâhın en güzel, en iyi pişmiş simitlerinden iki tanesini eline alıp kadının önüne çıkmış simit isteyip istemediğini sormuştu. Fakat aldığı cevap hiç de umduğu gibi olmamıştı. Kadın yüzüne doğru dürüst bakmadan, teşekkür bile etmeden yoluna devam etmişti. Olayın şokuyla ne yapacağını bilemeden olduğu yerde, öylece apışıp kalmıştı genç simitçi, tek kelime karşılık verememişti. Bugün yine aynı saatte tezgâhın önünde ayakta durup kadının her zaman geldiği yöne gözlerini öylece dikmiş bekliyordu. İçi içine sığmıyor, heyecandan dizleri tir tir titriyordu. Bu sefer kesin tanışacaktı onunla, en azından ismini soracaktı. Bir de tahmin ettiği isim çıksa, dünyalar onun olacaktı. Böylece günlerdir kendi içinde kendisiyle verdiği savaş da bir son bulacaktı. Zaman giderek yaklaşıyordu.
Karşıdaki devlet dairesinde çalışan memurlardan biri geldi ve her sabah yaptığı gibi iştahla gözlerini açıp parmağıyla camın arkasındaki peynirli börekleri işaret etti. “Şimdi sırası mı?” diye üfleyip püfledi genç simitçi. Sonra börekleri beyaz kâğıda sarıp memurun şaşkın bakışları altında şeffaf, ince bir poşete koydu. Bir de peçete alıp adama uzattı, kovarcasına. Bir gözü hep yoldaydı. Poşeti memnuniyetsizce alan adam tezgâhın önünden söylene söylene uzaklaştı. Genç simitçinin heyecanı hissedilir derecede azalmıştı. Kararlı ve mağrur bir duruş takınarak gözlerini yine yola dikti. Kısa bir bekleyişten sonra, kadın köşe başında belirdi; başını bir sağa, bir sola çevirip bakındıktan sonra dönüp hızla kendisine doğru yürümeye başladı. Az önceki kararlı adamın içinde fırtınalar kopuyor, ezberlediği bütün sözler siliniyordu hafızasından. Ne yapacağını, ne söyleyeceğini şaşırdı birdenbire. Kadının kırmızı ayakkabılarının çıkardığı sesler yüksek binaların duvarlarına çarpıp geri dönüyor, kulaklarında yankılanıyordu. Kalbinin atışı giderek hızlandı. Eli ayağı titremeye başladı kontrolsüzce. Kadının ayakkabıları her zamankinden daha hızlı hareket ediyor, daha çok ses çıkarıyordu nedense. Sanki bir yere yetişmeye çalışıyor gibiydi. Hızla gelip simitçi tezgâhının önünden geçip gitti kadın, arkasına dönüp hiç bakmadan. Genç simitçi ağzını bile açamadı. Hızla geçip giden kırmızı ayakkabılı kadının arkasından öylece bakakaldı. “Belki de birilerinden kaçıyordur,” diye aptalca bir tahmin yürüttü içinden. Az sonra dirseğini tezgâhın bir köşesine dayayarak kendisiyle alay edercesine “Neden kaçsın ki? İşine yetişmeye çalışıyordur,” dedi gülümseyerek. Bugün de kim olduğunu öğrenememişti. Başarısız olmanın verdiği utanç gelip yüzüne yerleşti. Başını bir sağa, bir sola çevirdi. Ne yapacağını düşündü. Karmakarışık duygular ve düşünceler dolaşıyordu beyninin derinliklerinde. Gözünde göklere çıkardığı bu gizemli kadının nereye gittiğini, kim olduğunu mutlaka öğrenecekti bugün. Kendisini hiç fark etmeyen, bir kere olsun yüzüne bile bakmayan bu esrarengiz kadını takip etmeye karar verdi. Kadının her zaman gittiği yöne doğru baktı. Yüzünde çok kararlı bir ifade vardı. Az ilerideki siyah camlarla kaplı yüksek binanın köşesine doğru hızlı adımlarla yürüdü. Karşısına başka binalar çıktı, hangisine gireceğini şaşırdı. Bir tanesini gözüne kestirdi, kapısından içeriye adım attı, baktı olmadı, gerisingeri fırladı dışarıya. Yüksek katlı binaların etrafında deliler gibi bir o yana, bir bu yana koşturdu. Çok yorulmuştu, fakat kadının izine de rastlayamamıştı. Sonra bir binanın duvarına sırtını dayadı ve soluklandı. Derin düşüncelere daldı. Bunu neden yaptığını sordu kendine. Aşk mıydı, yoksa hayranlık mıydı onu bu duruma düşüren. Bir cevap bulamadı. Sonra tezgâhının başına döndü. Mesai saati bitiyordu. Çalışanlar yavaş yavaş önünden geçip evlerine gidiyordu. O da tezgâhını toparlayıp günlük temizliğini yaptıktan sonra otobüs durağının yolunu tuttu. Durağa vardığında hayranı olduğu o gizemli kadını gördü. Kadın kaşlarını çatmış, gözlerini dikmiş bakıyordu. Çok öfkeliydi bakışları. Kendisini bekliyordu sanki. Epey şaşırdı bu beklenmedik gelişme karşısında. Kadın ayağındaki kırmızı ayakkabılarının topuklarını yere vurup duruyordu bir şarkıya ritim tutar gibi. Öfkeli sesler geliyordu kırmızı ayakkabılardan. Simitçi genç ne yapacağını bilemeden durağın bir köşesine geçip gelen ilk otobüse bindi. Kadının ismini bugün de öğrenemedi.






