Kızıl
29 Kasım 2018 Öykü

Kızıl


Twitter'da Paylaş
0

Sedirde oturuyorum. Yazmam başımdan sıyrılıp yere düşüyor. Lastik tokam da yok. Almayacağım yerden, zorla taktılar zaten.  Komşular, arkadaşlar, koşturan çocuklar. Hava serin. Olsun, üşüyeyim. Bahçedeki otlar kurumuş. Sardunyaların rengi soluk. Mandalinaların mevsimi yaklaşmakta. Onlar başka. Tomurcuklanmışlar, yeşil. Havada uçuşan kolonya kokusundan fırsat buldukça gizemli kokularını içime çekiyorum. Yakında yağmurlar da başlar. Hoca sesini yükseltiyor. Kayınvalidem daha çok bağırarak ağlamaya başlıyor. Elif yanıma oturmuş. Yazmayı uzatıyor. Derin bir nefes alıp takıyorum. Elimi tutuyor. Eli ıslak, bulaşık kokusu.

“Daha iyi misin?”

“….”

“Ah canım, yandı kavruldu yüreğin. Bir de şu kalabalık. Bak ne kadar seveni varmış Salih’in. Kolay mı, kaç sene müdürlük yaptı. Herkes severdi sayardı rahmetliyi.” Yüzümdeki donukluğu fark edince irkiliyor. Sesini kısarak devam ediyor.

“Neyse dağılırlar birazdan, biz bize kalırız.”

Kara gün eltisi Elif. Onunki ölmedi diye için için seviniyordur. Bir bilse, ben de…

Hoca sustu. Yemek götürüyorlar bir koşu. Artık içeri girsem, şu yazmayı çıkarsam, biraz uzansam. Yedi gün yetmez mi? Kolumda bir dürtme.

“Oo, bak kim geldi?”

Kafamı çeviriyorum. Sensin. Bahçe kapısından başını daha da eğip giriyorsun. Korumalar çevrende. Nefesim, nefes alamıyorum. Sakin ol Gülten, diyorum kendime. Donukluğumdan eser yok. Yanaklarım yanıyor . Yanında karın, şıkır şıkır siyahlar içinde. Son model güneş gözlüğüyle porselen dişleri göz kamaştırma yarışında. Etraf iyice sessizleşti. Köpek havlamaları. Herkes sana olan ilgisini ve hürmetini belli etmek istercesine çevreni sarıyor. Hoca bile yemeğinden kalkmayı başarıp yanına yaklaşıyor.

“Vali Bey hoş geldiniz.”

Onlara dönük yüzün Ali, gözlerini göremiyorum. Başın hep eğik. Boyunun uzunluğundan mı ruhunun ağırlığından mı hiç bilemedim.

Gözlerini görebilsem, bakışsak. Saçmalıyorum. Şu ortamda. Etrafta un helvaları dolaşırken. Kalbim, bedenimin içbükeyi başka bir melodi çalıyor. Dışbükeyi mermer durgunluğunda. Yazmalı mermer.

Nasıl canım yanmıştı buralara döndüğünü duyunca. Niye geldin? Niye buralara atandın? Unutmadın belki de, unutamadın. Unutmayacağını söylemiştin, benden başkasını sevmeyeceğini.

“Gel,“ demiştin. “Gel kaçalım.”

Elimi sıkı sıkı tutmuştun. İnce uzun parmakların, sert kemiklerin. Güçlü, sağlam. Gözlerime bakmıştın.

“Gel Gülten.”

Yapamadım. Seni öyle, boynu bükük bıraktım. Başını aniden dizlerime koymuş ağlamaya başlamıştın.

Anıların izi kalır mı Ali? Kokusu kaybolur mu?

İstemsizce çatlamış dudaklarıma dokunuyorum, oradan boynumun sağ yanına. İlk senin mührün var oralarda. Kalabalık seddini bir türlü aşamadın. Güçlüdür kalabalığın seddi, kalındır. Biliyor musun ? Saçlarım hâlâ kalın telli, gür. Okuldan çıkar çıkmaz örüklerimi açmamı isterdin. Salardım, savururdum saçlarımı. Parlasın diye bilerek  güneşin altına doğru tutardım. Blendax kokusu içini gıcıklardı. Gülerdin.

“Saçların, çok güzel… Çok fazla.”

Gülerdim. Lise son sınıfta babanın tayini çıktı, uzaklara, dağlık diyarlara. Evlenmek istedin, en azından sözlenmek. Babam duyunca çıldırdı.

“Kızılbaşın oğluna verecek kız yok bende,” diye bağırmıştı. İlk defa dayak yemiştim rahmetliden. Saçlarımı sürükleye sürükleye odaya kapadı. Yalvardım, yakardım. Son bir kez göreyim, veda edeyim, diye.  Annem kıyamayıp, son gecemizde gizliden saldı beni pencereden. Çantamı aldığımı görmeden.

Çıktım bahçeden, koştum sana. Koştum. Gökyüzünde yıldızlar vardı o gece. Mandalina ve , limon  çiçekleri. Saçlarımı açmıştım, kokum dört bir yana dağılsın istedim. Son kez geçerken buralardan  bir iz bırakmayı istedim. Bir sesle soldu kokum.

“Ablaa.”

Kardeşim Necmi. Koşmuş peşimden, anlamış. Sarıldı bana.

“Abla gitme, ablam gitme. Annem çok hasta, konuşurlarken duydum. Ölür üzüntüsünden.  Gitme ablam.”

Ona eve gitmesini söyledim. Yürümeye başladım. Saçlarım duruldu, yıldızların parıltısı azaldı. Evlerinin kapısına cılızca vurdum. Ali’yi dışarı çağırdım. Bahçelerindeki sedirde oturduk. Son kez. Gözyaşları dizlerimi ıslatmıştı. Başını okşadım, öptüm. Yeşil sabun kokuyordu saçları. Simsiyah, gece gibiydi. Ne kalacaktı benden ona?  Birden elimi saçlarıma götürdüm. Açık kahve saçlarıma. Kocaman bir tutamı elimle kavradım. Bütün kuvvetimle çektim. Elime kanlı derili bir saç demeti geldi. Ali doğruldu.

Saçlarım kızıla döndü.

“Bak ben de Kızılbaş oldum,” dedim.

 Demeti ona uzattım. Gözlerini kocaman açtı, bir bana bir tutama baktı. Yerimden kalkıp çantamı aldım. Yürüdüm sessiz, duygusuz. Bir daha da arkama bakmadım.

Elif kalkmış yanımdan, annem oturmuş. Elleri dizlerinde, usul usul ağlıyor. Severdi Salih’i, ağlar elbet. Babasız kalan torunlarına da üzülüyordur. Yüzünü bana doğru yaklaştırıp  kulağıma fısıldıyor.

“O gece sevdiğine niye kaçmadın kızım? Necmi’nin yalanına kandın. Niye sevdiğinin olmadın? ”

Ona dönüp bir kelime etmeme fırsat vermeden yanımdan  kalkıyor.  Kocaman bir boşluk bırakıyor sedirde. Bir zamanlar benim Ali’nin yanında bıraktığım boşluk. . Evlenmeden önce, Bu evde oturacağım,  diye tutturunca ne kadar şaşırmıştı Salih. Bırakır mıyım bu sediri, bu evi?

Boşluğa dokunuyorum. Sedirin üstü hafif tozlu, sert. Elimle tozunu sildikçe canlanıyor renkleri. Kan lekesi beliriyor. Şimdi baktın bana. Eşin  kokoş kadınlarla konuşurken koca bir kalabalık tutamını aşıp yanıma yaklaşıyorsun.  Her adımda başını biraz daha kaldırıyorsun. Gözlerimiz buluşmak üzere. Ayağa kalkıyorum. Tülbenti yavaşça başımdan sıyırıyorum.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR