Korkusuz
6 Kasım 2018 Öykü

Korkusuz


Twitter'da Paylaş
0

Bütün evlerin merdivenlerle inilen karanlık mahzenleri vardır.

Çocukluk, evin güneş dolu sahanlığıyla bu karanlık mahzen arasında yaşanan bir rüyadır sadece.

Gece boyunca yağan yağmurun sesi uykusunu bölmüş, günlerdir büyük bir sır gibi sakladığı ve yarın için gerçekleştirmeyi düşündüğü planıyla ilgili küçük endişe tohumları ekmişti içine.

Aslında her şeyi yeniden gözden geçirmek için sabaha kadar zamanı vardı çünkü çocuklukta günler hep kısa, geceler de çok uzundu.

Kafasındaki şeyleri daha iyi toparlamasına yardım edecekmişçesine doğrulup oturdu ve henüz karanlığa alışmamış gözleriyle çevresini saran gölgeleri incelemeye başladı. Gecenin büyüsü, yağmurun sesiyle kol kola girmiş, ezbere bildiği her eşyaya yeni bir çehre, bilinmedik bir ruh üfürmüştü sanki. Bu ruh, gündüz sadece suskun ve sabit orada, tam da hep olduğu yerde olana bir can ve nefes de vermişti. Eski kitaplığın, tavana yakın ve daha karanlık kısımlarının dalgalanması ve onun hemen yanındaki ceviz sandığının, içindeki el işili, nakışlı örtülere rağmen sabit aralıklarla inler gibi ses çıkarması bundandı belki de.

Dışarda giderek artan rüzgarla birlikte pencere camına rastgele ve kimi zaman şiddetle vuran yağmur damlaları, beyaz boyalı oda kapısının yüzeyinde konusu belli olmayan ama bu belirsizlik içinde ve gecenin tam da bu yarısında tek izleyicisinin küçük bir çocuk olduğu bir gölge oyunu oynuyordu. Saç diplerinden başlayan ve bütün bedenini ele geçiren tanıdık bir ürpertiyle sarsıldı. Tanıdıktı, çünkü yazın o uzun günlerinden birinde, mahallenin bitimindeki terkedilmiş, harap evin artık sadece bahçe katından geçilebilen bodrumuna kim girecek bahsini o kazanmış, küçük bodrum penceresinden bodrumun zifiri karanlık kucağına atlarken de bedeni aynı ürpertiyle sarsılmıştı. Zifiri karanlıkta elleriyle etrafı yoklayarak birkaç adım atabilmiş, nem ve çürümüşlük kokusu içerisinde ölüme terkedilmiş kırık ve eski eşya parçalarına takılıp düşmemek için çok çaba sarf etmişti. Yukarda, pencerenin gerisinde arkadaşlarının seslerini duyuyor, içerde kaldığı zamanı uzatarak cesaretini onlara ispatlamaya çalışıyordu. Oysa biliyordu ki bu bodrum katı en karanlık köşelerinde onun bir adım daha atıp kendilerine ve bodrumun ölümcül karanlığına yem olmasını bekleyen yaratıklarla doluydu. Yine de, orada yeterince kalmadan dışarı çıkmak kendisine bütün bir yazı zehir edecekti. Arkadaşları unutmayacaktı onun buradan telaşla çıktığını ve her güzel anın içinde, her kazandığı oyunun sonunda acımasızca ona bu anı hatırlatıp intikam alacaklardı. Çünkü çocuklar arasında en affedilmez olan şey korktuğunu göstermekti, çünkü bütün çocuklar çok korkardı. Orada, bir zamanlar bir evin içinde, o evin insanlarıyla yaşayan ve şimdi, kırılmış, eskimiş, atılmış ve unutulmuş eşyalar arasında ayakta ve gözleri kapalı dururken işte bunları düşündü ve karanlığın kendisine aslında dışardaki aydınlıktan daha yakın olduğunu ilk kez o an anladı.

Şimdi bu küçük odada hissettiği şey, bu ürperti, aslında artık kendisine tanıdık olanın bir hatırlatması, bir küçük hatıranın dile gelmesiydi sadece. O şimdi bilmese de böyle çok geceleri olacak, geceleri, karanlığın içinde gördüğü, sevdiği, bağlandığı şeyleri uykusuna alıp, gündüz olduğunda, güneşin altında özgür bırakacaktı onları... Her şey görülmek ister, bakılmak ister, kendi karanlığından kaçmak mümkünü olmayan bir çabadır ve bunun önüne geçmenin tek yolu da çocukluğun karanlık ve gizemli gölgelerini tam da bir çocukken, tanımak ve kendine yol arkadaşı yapmaktan geçer...

Bütün taşra kentlerinde, küçük mahallelerde ve küçük evlerde yaşayan çocuklar bilir ki, gece boyunca yağan yağmur, sabahın ilk ışıkları yeryüzüne ulaştığında ve mahallenin hocası sabah ezanı okumaya başladığında son bulur. Artık kitaplık, eski kitaplık, sandık eski sessiz sandıktı. Yataktan kalkıp pencereden dışarıya, yağmurdan geriye kalan ıslak sokağa baktı. Gecenin ve sabahın bu tarifsiz anının tek tanığı olduğunu bilerek, hızlıca soyunup giyindi. Ahşap evin zemin tahtaları dikkatlice attığı her küçük adımda aynı dikkatle ve fısıldayarak yanıt verdi ona. Ev ahalisi hala uykunun kucağında, bilinmez dünyaların en bilinmez yerlerindeydi. Uzun merdivenden kayarcasına indi aşağıya ve küçük girişte kapının hemen arkasında duvara dayalı bisikleti gördü. Uzun gecenin ödülü, kırmızı bisikletiydi bu.

Gecenin içinden getirdikleriyle daha cesur ve güçlü ve daha mutlu, bisikletin iki tekeri üzerinde dengede durmayı, kimseden yardım almadan bisiklet sürmeyi öğrenmeye başlayacaktı bu sabah. Seleye oturup gidonu iki eliyle sıkıca kavrayıp pedalları çevirmeye başladı. Islak sokakta, mahallenin bitimine kadar kaç kere düştü kaç kere kalktı hatırlamıyordu ama dizleri ve ellerindeki yaralar günlerce ona bu anı hatırlatacaktı hep. Evlerin pencereleri yavaş yavaş açılmaya başlarken, iki mahalle ötedeki fırıncıdan aldığı taze simitleri sırtındaki sepetinde taşıyan Mahmut amca sokağın başında göründü. Kırmızı bisikletiyle gülümseyerek yanından geçen kız çocuğuna şaşkınlıkla baktı. Simitçi, “Aferin aferin“ diyerek yoluna devam ederken, o çoktan sokağın sonundaki harap  evin köşesinden dönüp ortadan kaybolmuştu bile.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR