Lucas ve Elsa, İsveç’in Dalarna bölgesindeki evlerden birinde oturuyordu. Elsa her gün inekleri otlatırdı. Lucas saat tamircisiydi. Beyaz tüylü, mavi gözlü bir kediyle hep birlikte yaşarlardı.
Elsa, kulning* söyleyerek otlattığı inek sürüsünü toplamak için o büyüleyici sesini kullanırdı. Öyle güzel sesi vardı ki duyanlar Elsa’nın efsunlu olduğunu sanırdı. Şarkılarını kimseye söylemezdi, hatta Lucas’a bile. Sadece inekler duymuş olurdu onun sesini.
Bir gün soğuk bir ayazın estiği sabaha uyandılar. Kuzinenin ateşini harlamak için çalı çırpı atıverdi içerisine Lucas. Ateşin cızırtısı duyuldu. Dilim ekmekleri sobada ısıttı Elsa. Lucas’ın önündeki tereyağı tabağını önüne çekti. Onun tabağındakiler hafif yiyecekler olmalıydı. İki gündür ortalıkta görünmeyen beyaz kedi, ansızın tavandan fırladı. Elsa kediyi kucağına alıverdi, başını okşadı sevecenlikle. Kedi gırgır çalmaya başladı. Pencere camına vuran ağaç dalının tıkırtısına baktılar. Lucas ve Elsa. Rüzgâr sert esiyordu. Bu gidişle inekler merada fazla kalamaz diye mırıldandı Lucas. Elsa ne yapması gerektiğini biliyordu o zaman. İşe erken koyuldu. Tamir edilecek bozuk saatler Lucas’ın tüm gününü alabilirdi. Masanın başına geçerek arızalı saatlerden birini eline alıverdi.
Elsa soğuk havaya aldırış etmeden inekleri ahıra toplamak için yüksek vadiye yürüdü. Upuzun beyaz hırkasına sokuldu iyice. Ayaz bir bıçak gibi yüzünü kesiyordu. Ellerini ovuşturdu, dişlerini gıcırdattı. Çam ağaçlarının altından geçerken aniden irkildi. Kafasına aynı anda düşen çam iğnelerini alıp yere attı hızlıca.
Hayvanların otladığı merayla arasında epey bir mesafe vardı. Etrafına bakındı. Soluklandı. Olduğu yerden ineklerin cüssesini görebiliyordu ancak. O büyülü sesiyle kulning söylemeye başladı. İneklerin hiçbiri kıpırdamıyordu yerinden. Çok şaşırmıştı. Bir an duraksadı. Birkaç kelime geveledi ağzında. Sesi kısılmıştı. Sonra art arda öksürdü. Boğazını temizledi, nefes alıp verdi birkaç defa. Sesine neden öyle olduğuna anlam veremedi. İlk kez başına böyle bir şey geliyordu. Kalbi, yavru bir kuşun kanat çırpması gibi pıt pıt atıyordu. İnekler, bir kartpostalın içindeydiler sanki. Kıpırdamıyorlardı halen. Elsa tek bir kelime bile söyleyince hemen vücudu kasılıyordu, en başta boğazı. Yüzünün rengi attı, kanı çekilmişti sanki. İneklerin yanına vardığında ne olup bittiğini anlayacaktı.
Bayırı çıkmak epey yorucuydu. İneklere yaklaştıkça korkusunu bastırmaya çabaladı. Su içtikleri yalağa bakmak için o yöne yürüdü önce. Belli aralıklarla eşit mesafede duran ineklerin hepsi, gözlerini karşıdaki dağın eteğine dikmiş bir vaziyetteydi. Boyunlarındaki çan bile hiç çalmıyordu. Onlara tek tek dokundu, kaskatı kesilmişlerdi.
Yalağın içerisine baktığında suretinden başka bir şey göremedi. Suyu avuçlayarak yüzüne vurunca boğazından aşağı akıverdi. Sonra bir kıpırdanma oldu. Yağmur damlası düşmüş gibi dairesel bir halka oluşmuştu. Eğilerek baktı tekrardan. Dalgalanmalar git gide küçülerek azaldı ve bitti. Elsa’nın boğazına bir ağrı saplandı ansızın. İneklerin çan seslerini yeniden duyunca arkasına baktı. O yöne yürüdü, ineklerin arkasına eliyle vurdu. Sağa sola kaçışan inekleri toparlamak bir hayli zordu.
Elsa yüksek vadiden bayır aşağı iniverdi. İneklerin peşinde koşturmaktan helak oldu. Evin bacasının tütmediğini fark edince Lucas’ın sobaya odun atmayı unuttuğunu düşündü. Ahırın önüne gelince soluklandı bir an. Sonra kapıyı açıp inekleri soktu ahıra. Tezek kokuyordu içeri. Saman ve kuru otları karma yaptı. Hepsini yemliklere doldurup ahırdan çıktı.
Etrafına bakındı. Lucas’ı göremeyince iyice endişelendi. Duvarları rengârenk, müstakil evinin önünde buldu kendini. Aralıklı kapıyı itekleyerek içeri girdi. İki odun daha atıverdi sobaya. Odanın ortasındaki sandalyede öylece oturuyordu Lucas. Seslendi ama yanıt alamadı. Titrek bir halde sandalyeye doğru adımladı. Lucas’ın gözleri açık ve başı hafif öne eğik bir haldeydi. İyice yüzüne baktı. Yarı baygın haldeydi. Elsa, onu sürükleyerek yatağına zar zor taşıdı. Masanın üstünde duran cam bardaktaki yosun yeşili suyu fark etti. Bir gariplik vardı ortada. Odasındaki çekmeceden aldığı beyaz bir tülbendi ağrıyan boğazına sardı iyice. Dağın eteklerindeki sulardan zehirlenmiş olabileceğini düşündü.
Elsa kapının önüne çıktı. Konuştukça başka bir kadın sesi çıkıyordu artık kendisinden. Cırtlak, kalın bir ses. Ayağının dibine mırlayarak gelen beyaz tüylü, mavi gözlü kedisi daha sonra ahıra kaçtı.
Bir camın kırıldığını duydu önce. Kafasını çevirip evine baktı, donakaldı öylece. Tavana kadar suyla doluydu evin içerisi. Sonrasında camların hepsi gürültü bir sesle patladı. Sesi kesildi Elsa’nın. Bir damla su akmamıştı dışarı. Lucas, ölü bir balık gibi suyun yüzeyinde sırtı dönük vaziyetteydi. Kazağı bir balon gibi şişmişti. Suda yüzen bozuk saatlerin hepsi aynı saati gösteriyordu. Dağın eteklerine bakarak “Nu är det dags att sjunga.”** diye mırıldandı.
* Kuzeyli kadın çobanların kuzu, inek ve keçileri otlattıkları tepelerden sürülerini toplamak için söyledikleri efsanevi şarkıdır.
** Şimdi şarkı söyleme zamanı.






