1
Toprağın rahmine üçüncü köz de düşmüştü. Tarlalar, kayalar, yollar yıkanmış da kurulanıyormuş gibi tabiatın her yerinden dumanlar tütüyordu. Sisle gevşemiş, mayışmış kırlarda ilerlerken etten kemikten iki insan değil de havada süzülen avcı kuşların yerde yalpalanan gölgeleri gibiydik. Kimsenin bizi görüp de tanımaması için yollardan uzak duruyor; gözlerin erişemeyeceği kör noktalardan, derelerin eğimlerinden, fıstık ve zeytin ağaçlarının diplerinden yılan gibi, bozkırın kirpileri, köstebekleri gibi ilerliyorduk. Hayıtların, kara çalıların, yeni yeni boy vermiş ekinlerin arasından geçtik ve Koca Pur denilen dimdik yokuşu da aştıktan sonra nihayet büyük vadiye indik. Sel sularının da beslemesiyle nehir iyice coşmuş, gürültüyle, gümbürdeyerek iki yanındaki kayalara çarpa çarpa akıyordu. Kim bilir hangi çağlardan, yerkürenin hangi çalkantılı dönemlerinden bugünlere kadar gelmiş antik taş köprüyü görene kadar yürüdük. Vadinin içinde öyle bir gümbürtü, birbirini boğan seslerin yarattığı uğultu ve tam olarak nereden geldiği seçilemeyen öyle ürkütücü bir çağıldama vardı ki Mustafa'yla ancak birbirimizin kulağına bağırarak konuşabiliyorduk. Hemen tepemizde yükselen ve yukarı bakınca insanın başını döndüren dik uçurumlar vardı. Bakmadığınızdaysa sanki yukarıda birileri veya bir şeyler tarafından gizlice izleniyormuşsunuz gibi bir tereddüt, korku salıyordu bu uçurumlar içinize. Mağaraların olduğu bölgeye doğru ilerledik. Altın ya da define bulma ihtimalimiz bizi çok heyecanlandırıyordu ama icat çıkarmayı, serüven kovalamayı, keşfetmeyi ve üstümüze vazife olmayan işlere burnumuzu sokmayı daha çok seviyorduk. Antik taş köprünün birkaç yüz metre güneyinde, kumula benzer, gevşek bir toprakla kaplı ve her yanını eğrelti otları, böğürtlen sürgünleri, deve dikenlerinin bürüdüğü mezarlığa benzeyen bir yere geldik. Mezar taşları yoktu ancak sağda solda, ağızları otla, kumla kapanmış onlarca ufak mağara vardı. Burası bir ölü mağaralar vadisi gibiydi. Ve özellikle vadinin içine indiğimizden beri içime bir darlık, kasvet, belli belirsiz bir korku da sis gibi sokulmuştu. Bu gömülü mağaralardan uzaklaştık ve çalılıkların içinden yol bula bula daha ileride, nehrin kenarındaki yekpare granit kayaya oyulmuş büyük mağaraların önünde durduk. Bu mağaralar bir tür mağara şehrinin farklı farklı konutları gibi gözüküyordu. Bu mağara kent, yatay bir açıyla ileriye doğru tapınak taraçaları gibi yükseliyordu. Giriş kapısı buralarda bir yerde olmalı diye düşündük. Kaya duvarın dibine kadar geldik ve bizi yukarı katlara çıkaracak ana mağarayı aradık. Yanında yöresinde incir, menengiç ve dikenli kaparilerin yeşerdiği ufak tefek başka mağaraların arasında bir tanesi vardı ki ağzı hem diğerlerinden daha geniş hem de oyulma işçiliği diğerlerinden daha düzgün, daha karakterliydi. O mağaraya doğru yaklaştık, yaklaşmasına yaklaştık ama sanki çok güçlü bir şeyin merkezine doğru da çekiliyorduk.
Mustafa'nın gözüne farklı, garip bir şey değdi mağaranın önünde. Girişin her iki yanında sanki kabartmalı şekiller vardı. Yer yer kırılmıştı ve üzeri kaya yosunlarıyla, likenlerle kaplanmıştı. Mustafa çapasının kör ağzıyla her iki şeklin de üstünü hafifçe kazıdığında gördüğümüz manzara karşısında geri geri sendeledik. "Tam istediğimiz yerde, tam hayal ettiğimiz şeyleri yaşıyoruz şu an!" dedi Mustafa. Gözlerini iyice belertmiş hayran hayran bakıyordu kayadaki figürlere. Daha önce hiç görmediğimiz semboller ve işaretler müzik notaları gibi uçuşuyordu kaya kütlesinin üstünde. İkimiz de okuduğumuz kitaplarda veya ansiklopedilerde böyle garip bir şey görmemiştik. "Buna girelim," dedi Mustafa heyecanla. Sanki bir kuvvet bizi mağaranın içine çağırıyordu. Arkamıza, sağımıza, solumuza kuşkuyla baktık. Mustafa'nın da gizliden gizliye korktuğunu hissediyordum ama okuduğumuz o kahramanlık ve macera kitaplarından olsa gerek birbirimizle içten içe bir gözü peklik, yiğitlik yarışı içindeydik. Mağaranın ağzı hangar kapısı gibi oldukça genişti. Girdik. Yanmış gibi duran isli duvarlarının muhtelif yerlerinde raf gibi özenle yontulmuş oyuklar vardı. Ben girişteki sembolleri de göz önüne alarak bu mağaranın bir kralın, şefin ya da ismi neyse bir tür liderin mekânı olduğunu düşündüm. Mustafa öyle düşünmediğini, yöneticinin en yukarıda ve düşman saldırılarına karşı en korunaklı mağarada yaşayacağını söyledi. "Burası," dedi Mustafa, "büyük bir kentin giriş kapısı." Peki yukarı katlara nereden ve nasıl çıkılıyordu? Büyük bir holü veya lobiyi andıran bu koca mağarayı biraz gezdiğimizde aradığımız şeyi gördük; ilk başta fark edilmeyecek esrarengiz bir perspektifte, köşede, yılankavi şekilde yukarı doğru çıkan ve başka mağaralara çıktığını tahmin ettiğimiz bir taş merdiven vardı. Basamakları belki binlerce senedir inip çıkılmaktan öyle aşınmış ve pürüzsüzce törpülenmişti ki cilalı mermer gibi parlıyordu. Merdivenlere tırmanmaya başladık, yirmi otuz basamak sonra bir anda başka bir mağaranın içinde bulduk kendimizi ama merdivenler devam ediyordu. Bu şekilde kat kat çıkacaktık anlaşılan. Bu mağaraların önü bir han ağzı gibi tamamen açıktı ve nehre bakıyordu. Biz daha gizli, daha kuytu bir yer bulma merakıyla çıkmaya devam ettik merdivenleri. Bazı katlarda ana mağaranın dışında, küçük iç odalar da vardı fakat bu iç odalarda da içinde araştırma veya keşif yapabileceğimiz gizli köşeler, daha önce kimsenin fark etmemiş olabileceği işaretler, detaylar göremedik. Merdivenler gittikçe dikleşiyordu.
Bütün mağaraları tek tek inceleyerek merdivenlerin bittiği en son kata kadar çıktık. Geldiğimiz bu son mağaranın ağzı, alt kattakilere göre daha küçük ve nedense içi de daha dardı. Ne kadar yükseğe çıkmış olabileceğimizi görmek için dikkatlice mağaranın ağzına kadar gidip aşağıya baktım. Suyun kenarlarına düşmüş kocaman kaya kütleleri ufacık gözüküyordu ve nehir, sularını var gücüyle içinde olduğumuz yekpare granit kayanın duvarlarına çarparak köpükleniyor, gürlüyordu ve silah patlamalarını andıran sesler mağaralarda, kayalarda, vadinin içinde yankılanarak insanın yüreğine etrafta tekinsiz bir şeyler varmış gibi korku salıyordu. Ürktüm, geri kaçmak istedim ama tam o anda köpüklerin içinde gülümseyerek bana bakan suratlar gördüm. Hızla, aşağıdan yukarı doğru bir şey çıktı ve ağzımdan girip göğsümün içine, yüreğime yerleşti. Keskin, yoğun, acı bir özlem hissettim göğsümde. Kalbimin derinlerinde, uzak, belli belirsiz bir anı çırpındı. Ürpertici bir yaşanmışlık duygusu içimi kapladı ve ağır bir melankoliye tutuldum. Gözlerimi açtığımda, geriye, Mustafa'nın kollarına, düştüğümü fark ettim. "Korkma!" diyordu Mustafa, “zorla çektim seni, düşüyordun neredeyse ama korkma, buradayım." Ben hıçkırıklara boğulmuş ağlıyordum sadece. O şekilde ne kadar ağladım bilmiyorum. Ama bir süre sonra içime giren şeyin çıkıp gitmiş olduğuna inanabileceğim bir ferahlama hissettim.
Mustafa, bu olayı hızlıca arkada bırakıp kafasını mağaranın ağzından çıkardı ve her yanı iyice inceledikten sonra bakışları bir noktaya odaklanmış halde, "Burası son durak değilmiş," dedi. Sesi cıvıldıyordu. Ve devam etti, "Şurada başka bir mağara daha var oğlum!" Yanına gidip söylediği yeri görmek istedim ama o, "Şu anda oraya geçecek aletlerimiz yok, gidelim hadi!" dedi.
Bu kaya şehrini bir iki saat kadar dolaştıktan sonra merdivenlerden inerek tekrar ana mağaraya, girişe geldik. Burada oturup dinlenirken, tüm bu mağaralar, ilerideki antik taş köprü, kat kat çıkan spiral merdivenler, en yukarıdaki o gizemli mağara, girişteki esrarengiz tasvirler hakkında düşündük, tahminler yürüttük. "Neden," dedim Mustafa'ya, "hep belirli bir tarafa yapmışlar mağaraları? Mesela şurada, tam aksi yönde niye bir şey yok? O tarafı niye hiç yontmamışlar? Baksana, tek bir keski izi yok. Ayrıca bu devasa mağarayı sadece çıktığımız katlara götüren basit bir giriş kapısı olsun diye yapmamışlardır bence. Başka bir şeyler olmalı yani burada." Ayağa kalktı Mustafa, merdivenlerin tam tersi istikametindeki ilkel kaya boşluklarına, girinti çıkıntılara dikti gözlerini. "Doğru diyorsun, mantıklı bence," dedi, yeni bir izin kokusunu almış dedektif sesiyle. Kalktı Mustafa, el fenerini yaktı ve mağaranın bu yabani kısmındaki alacalı bulacalı köşeleri, yarıkları titizlikle inceledi. Bir süre sessizce, bir şeyler bulacağından emin bir edayla mağaranın tavanında, duvarlarında gezdirdi ışığını. Çok geçmemişti ki ışığı birden yüzüme tutup, "Burada bir tünel veya geçit var oğlum," diye çığlık attı. Derhal kalkıp yanına gittim, ışığı iyice gezdirdi yarığın içinde. İlk başta doğal bir çatlağa, bir gediğe benzettim. Sonra da mağarada yaktıkları ateşin dumanını tahliye etmeye yarayan basit bir baca deliği olabileceğini söyledim. Mustafa bu fikrime kulak asmadı, "Neyse ne," dedi, "içine girip anlayacağız." Kazmayı, küreği oradan geçirmemize imkân yoktu. Ancak, başımızı iyice eğip dirseklerimizin üstünde sürünerek ilerleyebilirdik. Mustafa el fenerini deliğin ağzına koydu ve kendisini kaldırıp itmemi söyledi. Sonra başını içeri soktu, ben de ayaklarından kaldırıp onu deliğin içine doğru iyice ittim.
Ne olduysa bundan sonra oldu; arkadaşım delikte sürünerek ilerliyordu ki birden patırtıya benzer bir ses duydum, "Düştün mü yoksa, ne oldu Mustafa?" dedim, çok korktum ona bir şey oldu diye. Ama o, her zamanki aldırmazlığı ve maceraperest sesiyle, "Çabuk buraya gel," dedi, "çabuk gel, görmen gerek bunu!" Bunun üzerine ben de kafamı yarığa sokup içeri girmeye çalıştım. Mustafa, öteki taraftan uzanıp elimden tuttu ve beni o yana çekti. Yaklaşık iki metre sonra başım kör karanlık bir boşluğa çıkmıştı ve Mustafa el fenerini içeride gezdirip, "Şuraya baksana lan!" dedi. Vücudumu delikten tamamen çıkarıp içeri girdim. Gizemli ama son derece ürkütücü bir yerdi burası. Yuvarlak bir odanın tam ortasında şu üstüne ölüleri koydukları katafalka ya da cami bahçelerindeki musallaya benzeyen, köşeleri kırpılmış kare şeklinde taş bir masa vardı karşımda. Ve odanın kenarlarında da tapınak basamaklarını andıran yaklaşık yarım metre yüksekliğinde sekiler vardı. İkimiz de hayretler içindeydik. Güneş ışığının gireceği hiçbir menfez veya delik yoktu, fenerin ışığı olmasa zifiri karanlıktı. Güneş görmemiş inleri, yeraltı ambarlarını, mahzenleri çağrıştıran serin ama yürek daraltan bir koku geliyordu burnuma. Mustafa hâlâ bir kâşif veya doğa bilimcisi gibi feneri mağaranın içinde gezdiriyor, tavanına, zemine, duvarlara dikkatle bakıyor, bir elini de duvarlara değdirerek kayanın dokusunu yoklayıp inceliyordu.
Belki de binlerce yıldan sonra bu odaya ilk biz girmiştik. Diğer mağaraları da oyan, buralarda hayat sürmüş, düzen kurmuş çok eski bir kültürün en gizli, en mahrem odasına girmiştik belki de. "Burası büyük ihtimalle bir sunak Mustafa," dedim, "bence bu mahzende önemli ölülerine, tanrılarına, krallarına filan ayin yapıyorlardı." Mustafa gördüğüyle yetinmezdi, hep daha öteye, görünenin arkasına saklanan başka bir şeyin olduğuna inanırdı. Şimdi de karşımızda duran bu son derece tuhaf, soru işaretleri ve gizlerle dolu, pagan tapınaklarını andıran odayı çözmek yerine duvarlara vermişti dikkatini. Göz gözü görmüyordu ve içerideki kokuyu soludukça mağaralar bölgesine ilk geldiğimiz zamankine benzer ürkütücü bir his yeniden sızıyordu içime. Zehirleniyordum sanki. Zifiri karanlığa maruz kalmaktan mıydı, havasızlıktan mıydı yoksa o odaya özgü bir şey miydi bilmiyorum, gözümün önüne kanatlı, pörtlek gözlü, yarı saydam varlıklar geliyordu. Mustafa'ysa daha önemli, daha garip başka bir şeyin izini bulmaya çalışıyordu ki, "Buraya gel," dedi bana, "yanıma gel çabuk!" Çömelmiş, elindeki feneri bir noktaya tutmuş, parmaklarının ucunu nazikçe kayadaki bir yerde gezdiriyordu. "Şuraya bak," dedi, "görüyor musun kılcal bitkiler, otlar yeşermiş. Burada başka bir şey var oğlum." Sonra feneri çevirip kabzasıyla kayanın niteliğini yoklar gibi gösterdiği yere bir iki defa tık tık diye vurdu. Kof, potur potur bir sesti. "Bak şimdi," diyerek yirmi santim yan tarafına da vurdu aynı şekilde. Hakikaten de iki ses birbirinden farklıydı. Birisi taştan, kayadan gelen o bildiğimiz sert, katı sesti ama Mustafa'nın keşfettiği otlu yerdense çamur sıvaya veya kil zemine vuruyormuş gibi daha gevşek, fos bir ses çıkıyordu. Birbirimizin gözlerine baktık, sonra Mustafa, "Ne diyorsun?" diye sordu, "Sence burada ne var?" Gizli bir geçit olabileceğini söyledim ama nedense kapatmışlar. Mustafa fenerin dipçiğiyle bu sefer sertçe vurmaya başladı. Vurdukça çatladı duvar, bir tür yumuşak harç sökülüp dökülüyordu duvardan. Biz de daha gizli bir bölgeye geçtiğimizi düşünüp bundan cesaret aldıkça taşları birer birer sökmeye başladık. İnanılır gibi değildi; yeşilimsi, kenarları küflenmiş bir tür tuğla duvarı yıkmıştık. "Bak," dedi Mustafa, taşlardan birini kaldırıp ışığa tutarak, "küflenmişler. Okumuştuk hatırla; organik maddelerde küf, oksitlenme, pas filan varsa orada hava vardır, oksijen vardır." Ekledi sonra, "Bence burada gizli bir çıkış ya da giriş kapısı var. Öteki ağzı da uçurumların gerisinde, tarlaların veya derelerin orada bir yerdedir." Zemine yapışık olan tuğlaları elimizle çıkaramayınca ayağımızla vurmaya, tekmelemeye başladık, yerlerinden çıkıyorlardı ki birden taşların arasından iğrenç, sicim gibi uzun uzun yılanlar çıktı, anında geriye sıçradım ben, "Yılan lan yılan, kaç!" diye bağırdım ama Mustafa hiç paniğe kapılmadan ayaklarıyla o yaratıkları ezmeye başladı ve "Korkma lan korkma, solucan bunlar," dedi. Ben nefes nefese kalmıştım, solucan da olsa yılan da olsa sürüngenlerden ve haşarattan yüzüme doğrultulmuş bir tüfeğin namlusundan daha çok korkarım. Güldü sonra Mustafa, "Tamam öldürdüm, korkma artık gel," dedi. Bir süre sonra arkadaşımın bu akıl almaz rahatlığı ve sükûneti sayesinde yıktığımız duvara yaklaştım ama içimdeki korku çıkmıyor tam tersi kabarıyordu. "Dediğim doğru işte," dedi Mustafa, "yaşam varsa, bir yerlerden hava giriyor demektir buraya." Yaklaşık yarım metre çapında, kapı veya geçit gibi bir delik açmışlar ama niyeyse sonradan kapatmışlardı. Taşları iyice temizledik ve girip çıkabileceğimiz kadar bir alan açtık. Ve hiç tereddüt etmeden öteki tarafa geçtik. Burası bomboştu ve büyükçe bir lahite benziyordu. Fenerin ışığını içeride gezdirdiğimizde tavanda, duvarlarda, zeminde dikkatimizi çekecek bir şey görmedik ilk başta. Ama buranın boşu boşuna yapılmış olmayacağını da biliyorduk. Hem yıkıp geçtiğimiz o geçit niyeydi o zaman? "Bir zindan ya da hücre olabilir," dedim Mustafa'ya. Bu sırada onlarca ürkütücü düşünce geldi aklıma. Ama Mustafa bu görüşüme katılmadı, o hâlâ, gizli bir giriş veya kaçış tüneli olduğuna inanıyordu bu mağaraların içinde. Tüm bu kör karanlık, havasızlık ve garip muammalar benimse zihnimde sanrılar, tuhaf görüntüler oluşmasına neden oluyordu. Arkadaşımın gözü pekliğine, umursamazlığına hatta hep daha ötesine gitme azmine karşılık benim bu noktadan sonrasına artık gözüm kesmiyordu. Dürüst olacaksak, sanırım ben serüveni, korkuyu ve tehlikeyi sadece tasavvur etmeyi, en uç ve ölçüsüz şekillerde hayalimde kurgulamayı seviyordum. En azından o gün, orada öyle hissetmiştim ama Mustafa'nın önüme düşmüş giden kahraman bir kumandan gibi metanetli tavrı da içten içe bana güven veriyor, içimdeki korkuyla baş etmemi sağlıyordu. Nihayet aradığı şeyi buldu Mustafa, "Gel, gel!" dedi bana. Fakat tam o anda Mustafa'nın sesine karışan başka bir ses daha duyduğumu sandım. Boğuk, çatallı, sinsi bir ses…
2
Ayağımızın dibinden aşağıya doğru inen zindan ya da kuyu gibi yuvarlak bir boşluktu bu. Öyle heyecanlanmıştı ki Mustafa, bense gittikçe korkuyor bir an önce bu gudubet yerden çıkmak istiyordum. Kalp atışlarım iyice hızlanmış, nefesim de daralmaya başlamıştı. Mustafa diklemesine aşağı inen sarnıç gibi deliğin içine ışığı tutunca, aşağıda yuvarlak bir ışık huzmesi birikti. "Burası kuyu değil, bir geçit," dedi, Mustafa. "Gel bak, iyi bak; bir buçuk iki metre kadar sonra, dibinden başka bir yere gidiyor. Bu çukur, insanların başka bir bölmeye geçmek için inip çıktığı diklemesine oyulmuş bir tür bağlantı koridoru bence." Artık iyice ürkmüş, huylanmıştım ben, daha ötede ne olursa olsun gitmeyecektim, derhal bu deliklerden, çağımızdan milyonlarca sene uzaktaymışım gibi hissettiren, zifiri karanlık zindanlardan dışarı atmak istiyordum kendimi. Fakat Mustafa sonuna kadar gitmeye kararlıydı. "Ben ineceğim içine," dedi. Sesinde en küçük bir korku, endişe kırıntısı yoktu. Feneri bana verdi, "Aşağıyı aydınlat ben inerken," dedi. Mutlak bir konsantrasyon ve yılların bilgeleştirdiği eski tüfek bir kâşif sükûnetiyle eğilip kuyunun zeminini, kenarlarını inceledikten sonra, arkasını dönüp ayaklarını sarkıttı içeriye. Ben feneri tutuyordum. Deliğin dibinde kuma benzer toz toprak birikintisi vardı. Mustafa iki elinin parmak uçlarıyla kuyunun tırtıklı kenarlarından tutup ayaklarını dik bir şekilde sallandırdı ve sonra kuyunun içine bıraktı kendini. Yüksekten patırtıyla atlamasına rağmen ses yankılanmamıştı ama çukurdan kalkan toz burnuma gelince, bazen mezarlıklarda veya harabelerde de fark ettiğim, insanı gamlandıran, kasvetli bir eskilik, ölüp gitmişlik, çürümüşlük kokusu aldım. Mustafa kuyunun dibine indikten sonra başını kaldırıp feneri istedi benden, Allah binlerce kere kahretsin! En başta beni ve bizi oraya götüren sürecin her bir parçasını, milyonlarca kere kahretsin! Mustafa'nın o el fenerinin ışığı altında parıldayan korkusuz yeşil gözlerini, tertemiz; umutla, heyecanla ve henüz yaşanmamış ama yaşanmayı müjdeleyen mutluluklarla dolu zeki yüzünü son görüşüm oldu bu. El fenerini uzattım, eğildi ve baktı kuyunun dibindeki tünele, tam o anda ben arkamdan birinin veya bir şeyin bizi izlediğini sandım. Kayarak geçmişti sanki ardımdan. Kaskatı kaldım o şekilde. Tepemde biri vardı, hissediyordum. Tam arkamda dikilmiş bir şey vardı. Dönüp bakmaya korkuyordum ama varlığını ta ciğerlerimde duyuyordum. Ve Mustafa'nın şaşkınlıkla, mutlulukla, "Sana söylemiştim oğlum," dediğini duydum, hemen ardından "burada bir tünel daha var, asıl önemli yere giden tünel bu. Eğilip gideceğim, sen de korkma, atla hadi." Kalbim göğsümü patlatacakmış gibi atsa da, korkumdan ödüm kopacak gibi olsa da, peşinden gitmeyecek değildim, ama galiba Mustafa'dan ne bulduğuna veya geçidin onu nereye çıkardığına dair bir çağrı daha bekledim. Sonra arkamda durduğunu sandığım şeyin hareket ettiği hissine kapıldım, buz gibi bir soluk değdi her yerime. Bedenimin her bir zerresi soğudu, beynimin içi zonklamaya başladı ve kalbim birazdan zembereği boşalıp bin parçaya ayrılacakmış gibi kütürdüyordu. Aradan beş saniye bile geçmemişti ki, "Ooo! Çabuk buraya gel lan, çab...!" Bu, ondan duyduğum son anlamlı şey oldu. Lafını bitirmemişti ki aniden bataklıklardaki balçık kütlesi kabarcıklanırken çıkan fosurtular gibi, üstüne su döküldüğünde yanmamış kireçten çıkan fışırtılar gibi tanımlaması zor bir ses duydum, hemen arkasından havlama, hırlama, tıslama gibi karman çorman, hayvâni diyebileceğim boğuşma sesleri geldi. Mustafa çığlık atmışsa bile o böğürtüleri duyar duymaz derhal, can havliyle, tuzağa kıstırılmış bir ayı gibi yıktığımız duvara koştum. Hiçbir şey görmüyordum, bir an önce o deliklerden çıkıp kendimi girişe atmalıydım. Panikle, can korkusuyla ve dehşete kapılmış şekilde yıktığımız bölmeyi geçtim ve sunaklı odanın içine daldım, ortadaki masaya çarptım ama sanki bir şey ensemden tutup beni çekti ben de vücudumu sağa sola sallayıp ondan kurtuldum, olanca gücümle ilerledim ve nihayet el yordamıyla, girdiğimiz o ilk deliği buldum. Öldüm, öleceğim, öldüm, öleceğim derken aklımdan otomatik olarak geçen tek şey şuydu: Bu delikten çıkayım da varsın kafam, dirseklerim, dizlerim, yarılsın, kesilsin, varsın ayağımın biri kopsun, kolum parçalansın yeter ki bu delikten çıkayım! İşte bütün zerrelerim ve mevcudiyetimle bunu istiyor ve o kuyunun ötesindeki yaratık veya sunağın oradaki gölgemsi soluk her neyse çıkıp ayağımdan beni çekecek, yiyecek, boğup öldürecek diye korkumdan kalbim kaburgalarımı parçalayıp yerinden çıkacakmış gibi atıyordu. Ölüm korkusu, ölmenin kendisinden daha korkunç ve dehşetli. Benim yaşadığımı şu dünyada ikinci bir insan daha yaşamış mıdır bilemem, ama irfanı, idrâkı açık kişiler bilir, bazen temiz bir ölümle yok olup gitmek için yalvarırsınız. Ben kendi canımın kaytına düşmüş, delikten var gücümle sürünüp mağaranın giriş ağzına varmaya çalışırken muhtemelen kulağım ve beynim her türlü sese kapatmıştı kendini. Bütün duyularım iptal olmuştu, yaşamak hayatta kalmak dürtüsüyle bir hayvan gibi hareket ediyordum. Delikten çıkıp da mağaranın girişine geldiğimde arkama bir kez olsun bakmadan koşup uzaklaşmak istedim o Allah'ın belası yerden. Dizlerim tutmadı, düştüm ilk başlarda, dört ayakla süründüm. O böğürtlen çalıları, deve dikenleri ve eğrelti otlarının arasında yaralı, vahşi bir hayvan veya çarpılıp insanlıktan çıkmış pis bir mahluk gibi - çarpılmamış olduğum ne malum? - hırlayarak, soluyarak, başı yukarı, tökezleye tökezleye koşarken düşündüğüm tek şey iblislerin, habis ruhların mezarlığı olan o cehennemî vadiden bir an önce çıkıp kurtulmaktı.
Mağaralardan ne kadar uzaklaştığımı hatta uzaklaşıp uzaklaşmadığımı bilmiyordum. Kâbuslarda ya da karabasanlar çöktüğünde ne yaparsanız yapın kaçamaz, koşamaz, kurtulamazsınız ya, işte ben de sanki hiç ilerleyemiyor hep o zifiri karanlığın içinde soğuk soluğunu ensemde duyduğum şeyin kıllı toynakları arasında çırpınıp duruyordum. Ama nihayet sağımdaki suyu ve ilerideki antik taş köprüyü görebilir olmuştum. Dış dünyadan, nehirden çıkan sesleri işitiyordum ama uğultu ve derinlerden gelen bir boğuntu şeklinde beynimin içi değirmen taşı gibi dönüyordu. Soluk soluğa koşarken bir yandan da bana en yakın veya tanıdık bir çıkış yolu arıyordum. Nehrin üzerine bembeyaz bir sis çökmüştü. Su, köpüklü dalgalarını hızla, hınçla sürüklüyor, götürüp kayalara çarpıyordu. Vadinin aşağılarındaysa gümbürtüler, boğuk yankılanmalar aniden artıp azalan çağıltılar duyuluyordu. Sisin, dumanın çöktüğü vadinin içinde ulumaların, anırmaların, gülüşmelerin ve inlemelerin ayyuka çıktığı kıran kırana bir savaş var da, bazı dünya dışı, hayali varlıklar birbirlerini boğuyor, boğazlıyor sanırdınız. Başımı kaldırıp yukarı baktığımda iki yandan huşuyla yükselen ıssız uçurumları gördüm. Kayalar sivri, kara ve gölgeli burunlarını boşluğa doğru nasıl da uzatmışlardı. Uçurumlara aşağıdan bakınca fark ettiğim perspektifsel derûnilik, yüreğime hem tekinsiz bir korku hem de bir tür tanışıklık hissi salmıştı. Sanki ölmüşüm, gömülmüşüm binlerce sene cehennemde, kör zindanlarda kalmışım da sonra azaplardan kaçıp kurtularak bu bilindik dünyayı, benim ait olduğum yaşama; annemin, kitapların, yaz gecelerinin, renklerin ve güzel kokuların olduğu hayata dönmüşüm gibi sevinmiş, duygulanmıştım. Bakışlarımı uçurumlardan indirip karşı karşıya dikilmiş devasa iki duvar gibi duran, nehrin yanlarındaki granit kayalıklara çevirdim ve o kara, koca ağızlı, kocaman boşlukları görünce yeniden dehşete kapıldım. Vahşi bir seremoniyi seyretmek için çevresine milyonlarca insanın toplandığı dev bir çukurun içindeymişim gibi hissettim. Korku ta ciğerlerime girdi, tir tir titredim ve gözüme, uçurum başlarında, mağaraların ağzında durmuş beni izleyen, bana gülen, garip garip şamatalar yapan cinler, periler, şeytanlar ve üzgün üzgün bakan ruhlar gözüktü. Sonra bir şey gözlerimi uzaklara, o en uçtaki küçük mağaraya çekti, orada bir şey vardı, tam o anda içim boşaldı, dizlerimin bağı çözüldü ve tökezledim. O küçük, ücra mağaranın içinde gözlerini dikmiş benim her hareketimi izleyen saçı sakalı ağarmış, sıska, kara kuru, yarı çıplak bir adam gördüm. İçime, yüreğimin derinliklerine sözcükler fısıldıyordu. Sanki her yanda kornolar, tefler, kavallar çalıyordu. Aklımın çoğunu kaçırmıştım orada belki de. Yeniden güç verdim bacaklarıma ve inleyerek, haykırarak ölümden kaçar gibi koştum. Antik taş köprünün üstünden geçen eski ipek yolunun izlerini görür görmez de yönümü o yana çevirdim ve düzlüğü takip ederek ta Koca Pur'a kadar ölümüne koştum. Koca Pur'u tırmanıp da tepeye varınca, yani sislerin içindeki ırmağı, vadiyi, mağaraları epey aşağıda bırakınca olduğum yere yığıldım ve başladım ağlamaya. Neye uğradığımı şaşırmıştım, dişlerim birbirine vuruyor, sıtmaya tutulmuşum gibi zangır zangır titriyordum. Tam olarak ne yaşamıştım? Mustafa'ya ne olmuştu? O şey, o sesler neydi? Bir an, tüm bunların bir kâbus, kendi kafamda uydurduğum bir halüsinasyon olduğuna inandım o tepede. Biraz dinlenip de duyularımdaki bulanıklık durulmaya başladığında nehrin öte taraflarında koyun, keçi sürüleri gördüm. Bir çoban hayvanlarını suya indiriyordu. Benim de dilim damağım kurumuş, ağzımın içi kâğıt gibi olmuştu. Avuçlarımın içine sayısız dikenler batmıştı. Eğilip ayaklarıma bakmaya bile korkuyordum.
Tepede bir süre dinlenip de nefesim biraz olsun düzene girdikten sonra ayağa kalktım ve ekin tarlalarının kıyılarından Kuru Dere'ye doğru yürüdüm. Orada küçük bir pınar da vardı ve o dere her zaman ıssız, insansız bir yer olduğu için eve gidiş rotama da çok uygundu. Bayır aralarından, kimsenin beni göremeyeceği eğimlerden geçerek yaklaşık yarım saat yürüdükten sonra uzaktan pınar başını gördüm. Derenin iki yanındaki boz, demirkırı yamaçların cansızlığına, kuraklığına karşın pınar suyunun nüfuz ettiği yerlerde insanın içine ferahlık veren çayırlar, yarpuzlar yeşermişti. Berrak, cam gibi bir göze oluşmuştu çıktığı kaynağın ağzında. Çayırların içinde kurbağalar vıraklıyor, suyun içindeyse kara kara iribaşlar yüzüyordu. İki elimi yarpuz yapraklarının arasındaki uygun bir yere koyup iyice eğilerek ağzımı suya gömmüş kana kana içiyordum ki suyun karardığını fark ettim. Kalın yağmur bulutlarının güneşin önüne durduğunu sandım önce ama birkaç saniye geçmedi ki bu sefer suyun yüzeyi yemyeşil alacalı bir renge büründü. Anlam veremedim bu duruma, anlık bir kargaşa yaşadım içimde, fakat birden aklımı kaçırtacak kadar bir korku girdi içime çünkü bir çift fosforlu gözleriyle dev gibi bir örümceğin kapkara yansısını gördüm suda. Ağzından veya bacaklarından onlarca bilyanın boş bir mazot varilinin içinde takırdayarak dönmesi gibi metalik, gürültülü, boğuk sesler çıkarıyordu. Bedenimdeki tüm tüyler ürperdi, buz gibi oldum ve kanım içime dondu sanki. Dirseklerimin ipliği çözüldü ve suya yığıldım. O bilinçle bilinçsizlik arası, yarı baygın bir haldeyken dev örümceğin kaburgalarımı yarıp içime girdiğini görür gibi oldum. Aradan ne kadar zaman geçmiştir bilmiyorum ama gözlerimi açar açmaz ani, içgüdüsel bir hareketle bir çırpıda kalktım ve ardıma bakmadan ciğerlerim şişip de soluğum kesilene kadar koştum yine. Dereden çıkmış, düz ovaya gelmiştim. Dizlerim titriyor, kalbim, göğsümü yırtıp çıkacakmış gibi zonkluyordu. Dilim damağım kurumuş, kav gibi olmuştu. Ağzımın içini hissetmiyordum, boğulacak gibi olmuştum. Elimden geldiğince öksürerek, tıksırarak boğazımdan biraz olsun sıvı çıkarıp ağzımı ıslatmaya çalıştım. Hala ardıma bakmaya cesaret edemiyordum, cehennem çukurlarından çıkıp gelen o yaratık cismen arkamdan gelmese bile korkusu, ürküntüsü hatta ta kendisi zihnime sızmıştı ve o günden beri de içimden çıkmadı.






