Epepe’deki – bu bilinmez kent için önemli bir temsil olduğu anlaşılan – gökdelenin sürekli yinelenen kentsel formu, muhtemelen New York’ta bir sokak fotoğrafından hareketle oluşturulmuştur.
Kurmaca eserlerden yola çıkarak bilim üretebilir miyiz? Başka bir deyişle “sahte” olan, “gerçek” olana dair bilgi verir mi? Bu tarz sorulardan kurtulmanın en makul yolu, coğrafyayı kurmaca yazının kendini daha rasyonel hale getirmek için kullandığı bir araca indirgemektir. Fakat bunu yapmak yerine, kurgusal yazını mekânsal pratikler ve kavramlar üzerine düşünme yöntemi olarak ele almak bize farklı bakış açıları kazandırır.
Peki bu tarz edebi materyallerden yola çıkarak coğrafya pratiği yapabilir miyiz? Ya da kurgusal bir karakterin maceraları bize mekânlar ve mekânsal pratikler hakkında farklı bir bilgi verir mi?
Macar yazar Ferenc Karinthy’nin (1921-1992) Epepe isimli romanı, akademisyen ve etimoloji uzmanı Budai’nin neler olup bittiğinin farkına varmasıyla başlıyor. Helsinki’de düzenlenecek olan bir konferansa katılmak için yola çıkan ve bindiği uçakta yorgunluktan uyuyakalan Budai gözlerini bilmediği bir ülkede açar. İnişte hâlâ sersem gibidir. Gümrük formaliteleri, otele yollanacak bagajlar, şehir merkezine giden otobüsü bulmak gibi standart havalimanı prosedürlerini otomatik hareketlerle, adeta bir uyurgezer gibi tamamlar. Dışarısı karanlıktır. Otobüs hareket eder, banliyölerin içinden geçer ve otelin önünde durur. Biri ona inmesini işaret ettiğinde, saniyeler içinde Helsinki’de olmadığını anlar: “Helsinki’ye daha önce de gelmiş olan Budai’nin gözleri tanıdık bir binayı ya da kıyı şeridini bu kez boşuna aradı.”*
Aynı zamanda bir gazeteci ve çevirmen olan Karinthy’nin 1969 yılına tamamladığı romanı, ilk sayfadaki önerme üzerine kurulu: Budai Helsinki’de değildir, nerede olduğunu bilmemektedir ve öğrenme imkânı da yoktur. Ülkede yaşayan insanlar onun konuştuğu dillerden herhangi birini anlamadığı gibi o da ülkede konuşulan dili anlamaz, hatta bildiği onca dil içinden hiçbirine benzetemez. Fakat bir an evvel Finlandiya’nın başkentine, Helsinki’ye ulaşması ve iş arkadaşlarıyla buluşması için insanlarla iletişim kurması gerekmektedir. Zaman içerisinde başlangıçtaki bu hedefi önemini yitirir ve onun yerini sadece eve dönme amacı alır. Kendisini terk edilmiş, kaybolmuş, bağlarını yitirmiş biri gibi hisseder. Olağanüstü mekânsal bir dünyanın içinde gezinen bir serseri haline gelir ve apayrı bir deneyim yaşar.

Romandaki kurgusal durum, diğer tüm kurgusal durumlar gibi karakterin referans aldığı mekânlarla ilişkilidir: Budai’nin Macaristan’daki eski yaşamı, geçmiş alışkanlıklarının mekânı, başka bir deyişle demir attığı alan giderek uzaklaşan bir nostaljiye dönüşürken sadece durmaksızın dolaşıp kendisi için anlam ifade edecek birtakım işaretler aradığı bu yabancı şehirde değil, kendi düşünceleri arasında da kaybolur. Romandaki bu kurgusal durum aynı zamanda mekânsallığa, bireylerin mekânı kullanma, işgal etme, içinde hareket etme ve sosyal ilişkiler vasıtasıyla ona olumlu ya da olumsuz değerler atfetme biçimlerine gönderme yapar. Budai her gün yorulmak nedir bilmeden şehirde dolaşır, bir dedektif gibi işine yarayacak ip uçlarını arar ve zaman içerisinde istemeden de olsa şehirde yaşamaya başlar. Yerleşik hale gelmekten başka seçeneği yoktur; yönünü bulur ve kendi yaşam alanını yeniden yapılandırır.
Romanı Karinthy’nin bakış açısından incelediğimizde karşımıza üç olgu çıkar: romanın yazıldığı dönemde Macaristan’ın jeopolitik durumu, Amerika Birleşik Devletleri’ne yaptığı yolculuk, konuştuğu dil.
Ferenc Karinthy 1969 yılında Epepe’yi yazmayı bitirdiğinde Macaristan’ın başkenti Budapeşte’de yaşıyordu. Metnin ilk versiyonunda mekân, Sovyet egemenliğinden kurtulmaya çalışan sosyalist bir ülkeydi. Epepe’de olayların geçtiği kasvetli şehir, heyula gibi dört tarafa dağılmış olan kurumlar, absürt insan kalabalıkları ve her yerde oluşan uzun kuyruklar bunlarla mücadele eden kahramanın Kafkaesk durumu bu politik sistemi yansıtır ve onun bir eleştirisi olarak görülebilir. Romanın sonu için aldığı notlarda “Devrim Bölümü” kısaltmasını kullanır Karinthy ve bu bölümü 1956’daki Budapeşte ayaklanmasına bir gönderme olarak tasarlar. Her ne kadar romandaki göndermeleri, yaptığı bazı değişikliklerle silmeye çalışsa ve nihai sona ilişkin sebep-sonuç ilişkilerini koruduğu devrimci eylem tasvirinin sisli perdesinin ardında saklı tutsa da bu durum yayın açısından ciddi problemlere yol açar.
Karinthy 1969 yılında üzerinde kalıcı etkiler bırakan bir Amerika seyahati gerçekleştirir. Epepe’nin seyahat dönüşü yazılmadığını biliyoruz. Bu bilgi mekânsal pratikle onun kurgusal ikizi arasında bağlantı kurmamıza yardımcı olur. Mesela Epepe’deki – bu bilinmez kent için önemli bir temsil olduğu anlaşılan – gökdelenin sürekli yinelenen kentsel formu, muhtemelen New York’ta bir sokak fotoğrafından hareketle oluşturulmuştur. Zira 1960’lı yılların metinlerinde gökdelenler, Amerika Birleşik Devletleri’nin tavır ve tutumuna karşılık gelecek biçimde kullanılan mimari formlardır. Budai’yi asıl şaşkınlığa düşürense bu gökdelenlerin inşa edilme hızıdır: “Sokağa döndü. Biraz daha ötede, o ana kadar gördüklerinden daha uzun bir gökdelen yapılıyordu. Budai katları saymaya koyuldu, boynu kopacaktı adeta. O âna kadar altmış dört kat çıkmışlardı, görünen o ki planlanan daha da fazlasıydı.” Neredeyse her gün şantiyenin önünden geçer, tamamlanan katları sayar ve zamanı inşaatın hızıyla işaretler. Kurgu ve gerçek arasındaki gözenekliliğin bir başka örneği de insan tiplerine yapılan göndermelerdir. Amerika Birleşik Devletleri’ndeki etnik çeşitlilik ve bu çeşitliliğin yarattığı izlenim romanda doğrudan tekrarlanarak Budai’nin karşı karşıya kaldığı gizemi yoğunlaştırır. Yüz şekillerine ek olarak ten ve saç renklerindeki farklılıklar etnik topluluklar üzerinden akıl yürütmesini engeller ve içinde olduğu muammayı daha da çetrefil hale getirir.
Ferenc Karinthy, Avrupa’daki dillerden çok daha farklı bir dil konuşur. Macarca, Avrupa kıtasındaki çoğu dil gibi Hint-Avrupa dil ailesine değil, Ural-Altay dil ailesinin bir parçasıdır. Zira Epepe’deki olay örgüsünün merkezinde de dil meselesi yer alır. Kendisi de dilbilim uzmanı olan Ferenc Karinthy, komşu ülkelerde konuşulan dillerle hiçbir ortak yanı bulunmayan bir dilin kültürel anlamda da nasıl farklılık yarattığını bilir ve romanında da buna benzer bir model üretir. “Budai’nin çalışma alanları sayesinde dil duyarlığı oldukça gelişmişti: Asıl alanı etimoloji ya da kökenbilim, yani sözcüklerin kökenlerinin araştırılmasıydı. Çalışmaları sırasında en sıradışı dillerle de uğraşmak zorunda kalmıştı: Fin-Ugor dilleri arasında, Macarca ve Fince dışında Vogulca, Ostyakça, sonra Türkçe, biraz Arapça, Farsça, eski Slavca, Rusça, Çekçe, Slovakça, Lehçe, Sırpça-Hırvatça. Burada konuşulan hiçbirine benzemiyordu.”** Fakat Karinthy, Fin-Ugor dillerini ortak bir referans haline getirir ve ülkede konuşulan dili yaygın dillerden kopuk bir tür dilsel nadirlik olarak göstererek durumu tersine çevirir.
Bu üç unsur sayesinde metin siyasi ve kimlik temelli bir katman kazanır. Karinthy’nin tasavvur ettiği biçimde, olağan zekâya sahip bir bireyin herhangi bir şehirde haftalarca kaybolmasını sağlamaksa edebi bir mucize. Karinthy’nin metni gerçeklik perspektifinden bakıldığında olasılık dışı olsa da içinde yaşadığı dünyayla, kültürle, ülkesinin tarihi ve kendine özgü mekânsal deneyimiyle yakından ilişkili. Bu da demektir metin, gerçeklik için bir tür amplifikatör işlevine sahip. Çalışmanın kendisi baştan sona kurgu olsa da, çatısını ve temelini oluşturan mekânsallık hayali değil. Zira edebiyat, dünya hakkındaki soruları farklı biçimlerde dile getirir. Jean-Louis Tissier, coğrafyacı Albert Demangeon’un 1930’lu yıllarda yaptığı Paris banliyöleri tasvirini, aynı banliyöde yaşayan Céline’in, Voyage au bout de la nuit adlı eserindeki tasvirle karşılaştırır: kurmaca anlatı, gerçekten daha fazlasını söyler. Ancak söyleme tarzı farklıdır ve bu şekilde bilimsel bilgiye katkıda bulunur.
Coğrafya deneysel bir bilim değil; bizler kavramlarımızı oluştururken doktorlar ya da kimyagerler gibi deneye başvuramayız. Çünkü coğrafya doğrudan insanlar üzerinden işler. Bu işleyişin içerisinde sadece bireysellik değil, kolektif birliktelik, mekânsal davranışlar ve mekânsal üretimler yer alır. Ve bireyler üzerinde mekânsal deneyler yapmak neredeyse imkânsızdır çünkü onları deneyimlerine ilişkin sorgulamaya tabii tutsak da deneyimin yaşandığı esnada ne tür değişiklikler ortaya çıktığını, başka bir deyişle deneyimin olay anında kişide bıraktığı etkiyi gözlemleyemeyiz. Zira insanları laboratuvar fareleri gibi çeşitli mekânlara yerleştirmek ve onları haberdar olmadıkları mekânsal durumlar maruz bırakmak düşünülemez. Dolayısıyla edebiyat eserleri, pratik edilemeyen coğrafi deneylerin yerine alternatif olarak kullanılabilir. Nitekim Luiz Ruffato’nun da ifadesiyle romanlar, “dünyanın içine çekilen” insanların hikâyelerini anlatan metinlerdir. Romanlarda tasvir edilen coğrafyaları analiz etmek, bireylerle yaşamlarının mekânsal boyutları arasındaki ilişkileri analiz etmek anlamına gelir. Edebi metinlerin incelenmesi, coğrafyacılar için disipliner anlamda pek az yanıt içerse de, bireylerin mekânsallığını keşfetmek için çeşitli ip uçları sunar ve bilimsel coğrafyayı insan varoluşuyla ilgili pratiklere yaklaştırır.
Çeviren: Fulya Kılınçarslan
Pascal Clerc’ün In L’Espace géographique’te yayımlanan “Épépé, A Case Study in Experimental Geography” isimli makalesinden kısaltılarak çevrilmiştir.
* Ferenc Karinthy, Epepe, Sf.7, Çev. Sevgi Can Yağcı Aksel, Notos Kitap, 2023
** A.g.e., Sf.30
*** A.g.e., Sf.19






