Melek
26 Şubat 2020 Öykü

Melek


Twitter'da Paylaş
0

Günlerdir yaşamı bana zehir eden göğüs kafesimdeki ağrıya hayıflana hayıflana hastaneden çıktım. Bir süre yakıcı güneşin altında yürüdüm. Etrafı uzun ağaçlarla çevrili bir park gördüğümde serinlemek için boş bulduğum bir banka oturdum. Çok geçmedi ki göğüs kafesimin orta yerinde tanıdık olduğum o ağrı belirdi. Ellerimi kaburga kemiklerim üzerinde birleştirip öne doğru kıvrıldım. Bu sırada az ötemde su satan bir çocuk yanıma gelerek iyi olup olmadığımı sordu. Onun sorusuyla beraber toparlanmaya çalışıp başımı kaldırdım, tebessüm edip iyi olduğumu söyledim.

Daha sonra buralarda bir taksi durağı olup olmadığını sordum, bir an evvel eve gitmek istiyordum. Çocuk kafasını yukarı aşağı sallamakla yetindi, halimi yeterince iyi bulmadığından olacak bir kolumu sıkı sıkı tutup durağa kadar bana eşlik etti.  Ondan ayrılıp taksiye binerken içimde göğsümdeki ağrıdan da öte, farklı bir ağrı belirdi: Su satıcısı yufka yürekli bu çocuk, hiç var olmamış çocuklarımın ve dolayısıyla hiç var olmamış torunlarımın eksikliğini bana anımsattı.

Masanın üzerinde duran tansiyon ilacımdan içtikten sonra yatağıma uzandım. Uyuyup ağrımın geçmesi umsam da üst kattan gelen yatak gıcırtısının sesi buna engel oldu. Kendisini tanıttığı ismiyle Berna’nın, faturaların üzerinde yazılana göre ise Melek’in yatağından gelen bu ses bir büyücünün mırıldanmalarını andırıyordu.  Sesteki ritim, ilk anda beni öfkelendirmiş olsa da bir süre sonra sakinleştim. Öyle ki, olsa olsa birkaç dakika sonra sanki Berna’nın üzerinde tepinen adam benmişim de şimdi işim bittiği için gücüm tükenmiş gibi uykuya daldım.
Ancak ilk önce rüyamdaki belli belirsiz gölgelerin haykırışı sandığım bir süre sonra üst kattan geldiğini anladığım bağrış sesleri uykumu böldü. Üsttekiler için az önce her şey yolundayken neden şimdi kavgaya tutuştuklarını anlayamadım. Üstelik kavgaları yalnızca bağrışmalarla sınırlı kalmıyordu, sağa sola fırlatılan kimi eşyalar üst tavanımda parçalanıyordu.

Olsa olsa yarı yaşımda olan Berna ile daha önce uzun uzadıya hiç sohbet etmemiş olsam da –herhalde yönetici onu binadan atmak için imza toplarken imza atmadığımı öğrendiğinden olacak– karşılaşmalarımızda her defasında bana selam verirdi.  Bu genç ve alımlı kadına karşı bir yanım şefkat beslerken bir yanım onun bedeniyle bir ve bütün olmanın hayalini kurardı.
Bir süre adamın Berna’ya zarar vermesinden endişe etmeme rağmen elimden bir şey gelmeyeceğini söyleyip kendimi avuttum. Ama sonra hiçbir şey yapmadan öylece duruyor olmayı kendime yediremedim. Çünkü artık işler çığırından çıkmış gibiydi, tavan adeta üzerime yıkılacaktı.  Kararsızlık içerisinde yataktan çıktım. Evin kapısını açarak sanki bir şeyi değiştirecekmiş gibi bir süre merdivenlerden yukarıya baktım. Binadakilerden hiç kimsenin olaya müdahale etmeyeceğini biliyordum, komşular Berna’dan neredeyse tiksiniyorlardı. Böyle bir olayın yaşanmasından keyif aldıklarını bile tahmin ediyordum, çünkü bu sayede polisi çağırabilecekler ve yaşanan rezaleti kayıt altına aldırabileceklerdi.

İçimden polisi beklemek gelse de onlar gelene kadar Berna’nın canının yanma ihtimali beni düşündürüyordu. Merdivenlerin başında beklediğim sırada üst kattaki kapı açıldı: Hırıltılı ses tonu apartmanda yankılanan adam Berna’yı öldürmekle tehdit ediyordu.

Adamın gitmesini birkaç dakika daha bekledim ama kavgalarını kapı önünde de sürdürdüler. Bu sırada adamın attığı tokadın sesi kulaklarımda çınladı. Kalbim yerinden çıkacakmış gibi atıyordu.  Kavgalarına müdahil olursam, adamın yaşıma bakmadan beni pataklayacağını biliyordum.  Fakat belki de ömrümün son günlerini yaşıyordum, kaybedecek neyim var diye düşünüp bir anlık cesaretle merdivenleri tırmanmaya başladım.  

Korkumu, heyecanımı gizlemek için oldukça çaba sarf ederek adamla arama birkaç basamak mesafe koyup karşısına dikildim.  Beni görünce biraz da şaşkınlıkla ikisinin de bağrışları kesildi. Kaşlarımı çatarak tehditkâr bir ifadeyle gözlerimi adamın gözlerine diktim.  Adam ise bakışımı karşılıksız bırakmadı, beni baştan aşağı süzdü. Neredeyse kahkaha atarak “Ne oldu ihtiyar!” diye haykırdı. Ardından Berna’ya dönüp “Yoksa buna da mı veriyorsun, orospu, ” dedi.

Gücümü nereden topladım bilmiyorum sanki bu adamda ondan eser varmış gibi “Terbiyeni takın,” diye bağırdım.  Adam yine bir kahkaha patlattı. “Belanı arama ihtiyar,” deyip koca cüssesini bana doğru çevirdi. İçimden sürekli kaybedecek neyim var demeyi sürdürüyordum.

Çıkmadığım iki basamağı daha çıktığımda adamla boylarımızın neredeyse eşitlenmesine şaşırdım.  Bu arada Berna, sesi titreyerek “Polis gelmek üzeredir, bırak adamı,” diyerek araya girdi. Kafalarımızı neredeyse birbirimize tokuşturmuştuk; kendimi izlediğim belgesellerdeki güç gösterisi yaparak karşısındakini korkutmaya çalışan hayvanlardan birisi gibi hissediyordum.

Tüm gücümle ona saldırmayı planlamıştım ki adam “İkinizle de sonra görüşeceğiz,” deyip beni iteledikten sonra merdivenlerden inmeye başladı.  Benden korktuğu için değil polislerin gelebileceğini hesaba katarak gidiyor olmalıydı, yine de kendimi iyi ve güçlü hissettim.

Bu sırada Berna ile göz göze geldik. Ona karşı olan duygularım şimdi birbirine karışmıştı; hissettiğim bir baba şefkati miydi yoksa onu elde etmek arzusu muydu emin olamıyordum.
Gözlerini benden kaçırarak, “Sağ olun,” dedi.  Donuk bir ifadeyle kafamı salladım. Üzerine konuşulacak pek bir şey yoktu. Eve gitmek için arkamı dönmüştüm ki, “Size nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum, bir Türk kahvesi ikram edeyim isterseniz,“ dedi çekine çekine.

“Zahmet olmasın, Melek,” deyip bir süre durakladım, onu neden bu isimle çağırdığıma tıpkı onun gibi ben de şaşırmıştım.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR