Mevsimsiz
8 Kasım 2019 Öykü

Mevsimsiz


Twitter'da Paylaş
0

Üzerinde, Samuel Beckett’in, Gırtlağına kadar batmışsan yapacağın en iyi şey şarkı söylemektir, cümlesiyle Derya’dan kart gelmişti en sıcak mevsimde. Yazlıklarda hayat durmuşken bu pek havalı olmuştu. Sarsılmıştı millet, rehavetten uyanıvermişti. Ya da ona öyle gelmişti. Ne fark eder. Kart orada, Beckett’in portresi ve altında sözleriyle duruyor işte. Anasından kalma tuvalet masası aynasının kenarına tutturulmuş. Aynayla aynı yaştaymışçasına çillenmiş, alay edişiyse taptaze.

Kış gününde uğranmayan evin boşluğunda büyüyor kartpostal. Kenarına beyaz bir şerit dönülmüş, havaî mavi zemine yerleşmiş siyah beyaz fotoğrafından Samuel dikmiş gözlerini bakıyor, müstehzi. Eşofmanlı adam dönüp açık mutfağa seğirtiyor. Buzdolabında hep onu bekleyen mıknatısı kırık açacağı alıp kara torbadaki şişelerden birini açmasıyla ekşi bir koku yayılıyor. Biranın ilk yudumunu içiyor, taptaze, diri, daha evvel tatmamış gibi.

Adamın, yatak odasına dönüp aynadan kartpostalı çekip almasıyla köşesi yırtıldı kaldı çerçevede. Oracığa yatağın ayak ucuna ilişti, bıraktı kamburu çıksın. Orantısız genişlikte ve perdesiz yazlık pencerelerden cimrice dökülen ışıkla, duvarların uçuk mavisi soğukta nemle parlıyor. Dirseklerini dizlerine dayayınca çelimsiz omuzları sivrildi, iki eliyle tuttu karta baktı. Sırf önyüzüne, Samuel’e. Yer yer kırlaşmış dağınık saçların kapladığı başı ağırlaşmış gibi yavaş yavaş öne sarkıyor. Uzandı yere bıraktığı şişeden birkaç fırt daha çekti, yine baktı. Burnunda sinsi küf kokusu, yılları hesap etmek istedi önce, sonra vazgeçti. Okulu bitirmelerinden epey sonra olmalıydı, yani o gideli çok olmuştu. Habersiz bıraktığı onca yıldan sonra, yazlığa yollanmış bir kartpostal.

Derya böyle biri mi. Hatırlaması artık zor. Nasıl biri? Derken sol elini yumunca yıllarla gevremiş kart kırılıverdi. Gözlerini de yumdu, öbür elindeki biranın kalanını mideye indirdi. Kendini sırtüstü yatağa bırakınca örtüde birikmiş toz, loş ışık huzmelerinde yükselen bir sise dönüşüyor yavaşça, bir buluta. Elleri gevşiyor. Gevşedikçe, sımsıkı tuttuğu şişe de kartpostal da serbest kalıyor. Kahverengi tombul şişe usulca bedenine doğru yuvarlanıp durdu, ağzından son damlayı usulca akıttı, otuz yaşındaki adamın gri eşofmanını ve artık rengi seçilmeyen solgun yatak örtüsünü lekeledi. Uyuşma başladı. Etkisi geçmeden öbür şişeyi açmak için doğruldu.

Acaba sırf kendisi mi delicesine mutlu olmuştu? Bu soru defalarca dönüyor zihninde, beynini kuşatan bu kaosa takıntı denmişti birtakım doktorlar tarafından. Hayatının ilk ve tek aşkı... ve son. Kartpostalla mühürlenmiş, soru işareti bir ilişki.

Meşhur kartın arkasına yazdığı iki sözcüğü ve imzasını yalnızca ilk eline ulaştığında ve bir defaya mahsus okumuştu. Öylece yollamış hem, zarfsız, çıplak. Postacı ve kim bilir kimler okumuştur. Sonra, o aynanın kenarına sıkıştırıldı ve kaldı. Rahmetli anası çillenmiş aynayı parlatırken bile, elindeki bezi kart çerçeveye aitmiş gibi itinayla etrafından dolaştırırdı. Veda simgesinin dokunulmazlığı mevsim silsilesinin izlerini sergiliyor şimdi. İlişkinin de, kartpostallı vedanın da mekânı tam burası. Tıkanmış bir arter gibi... Derya ona hiçbir cevap, hiçbir reaksiyon, hiçbir karşılık ya da eylem fırsatı vermemişti.

Şu boyasız darmadağın kayıkları saklayamayan kayıkhane. İlk buluşmalarının, sevişmelerinin kucağı barınak... Erkenden kararan havada el yordamıyla yazlık evin kapısını kapadı, doğruca oraya gitti. Fermuarını indirdi, artık taşıyamadığı şişelerce birayı eprimiş ağ kalıntılarının, kopuk iplerin, kenarları rüzgarla havalanan muşambaların yığıldığı mabedin duvarına işedi. İzbelikte bir kedinin fırlamasıyla yok olması bir oldu. Arkasını yaşadıklarına döndü, otoyola yürüdü. Sokak lambaları kışın karanlığına boyun eğmiş, sönük. Yer yer çamur göletleri parlıyor. Adam için hangi yöne gideceği o anda anlamsız. Kendini tek şerit asfalta vuruyor. Ayakları birbirine dolanıyor. Banketin berisinde adam boyu otların bürüdüğü kayraklar ve ötesinde adasız karanlık kurşuni deniz, uysal kumsalın kıyısını yosunlarıyla örtmüş. Sağ ayağına baktı, ileri uzattı, istemsizce sola doğru indi ayak, bir su birikintisine bastı. Sanki başkası yürüyor. İçinden kahkahalar yükseliyor. Günün geceye karıştığı saatlerde adam tüy gibi ilerleyiveriyor. Kafasındaki ağırlığa rağmen uçarcasına. Ara sıra dönüp arkasına baktığı da oluyor. Sonra yukarılarda, gökyüzünde gözlerini gezdiriyor. Uçsuz bucaksız özgür. Toprağı unutması mümkün, ayaklarını basmasa eğer. İçinden nağmeler yükselmeye başlıyor.

Filizlenen fışkınlara benzer, her bir filizden uzayan dallara, tomurcuklardan toparlanan goncalara, goncalardan çiçeklenen güzelliklere benzerdi. Renk-ahenk olurdu, nerde gizli kaldığı belirsiz meyveler. Güfteleri söyleyişini işitiyor.

Varmak için bir hedef lazım. Ama hatırlamıyor şimdi, aldırmıyor. Ayakları adımlar atıyor yalnız. İki yana açtığı kollarından aşağı sarkan, iliklenmemiş montu bir çift kanadı andırıyor. Şarkı söylerken istediği kadar bağırabilir. Buralar onun. Başını arkaya atmış halde yüzüyor ya da yürüyor. O seslendikçe bulutlar yoğuşuyor, mordan karanlığa dönerken iri damlalar düşmeye başlıyor teker teker.

O sırada, gözleri kamaştıran dev kamyon farlarının yalayıp geçmesiyle bir adamın bankete doğru savrulduğu seçiliyor, bez bir kukla gibi bariyerlere düşüşü. Ardından tekrar kararıyor ortalık. Adamın cebinden birkaç bozukluk yuvarlanıyor, buruşuk bir kartpostal düşüyor. Beni unut – Derya, sözcüklerinin solgun mürekkebi ağırlaşan yağmur damlalarıyla çözülüyor.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR