Aklımızı, ruhumuzu, geleceğimizi ve yaşamlarımızı onaracak olan bilime inanalım.
Mine Ataman ile geçtiğimiz günlerde Elma Yayınevi’nin popüler kültür-bilim serisinde yayımlanan yeni kitabı I. Açlık Savaşı hakkında konuştuk.
Serkan Parlak: Mine Hanım yeni kitabınız I. Açlık Savaşı geçtiğimiz günlerde Elma Yayınevi etiketiyle okurla buluştu. Kitabınızı kurgularken ilham kaynaklarınız neler oldu? Özellikle tarım, gıda, beslenme ve iklim krizi alanındaki okumalarınız, gözlemleriniz, araştırmalarınız ve deneyimleriniz metninize nasıl yansıdı?
MA: En önemli ilhamım dokuz yaşındaki kızım. Onun yaşaması muhtemel olumsuz dünya şartları; sıradan bir birey, bir anne olarak en büyük endişem. Çocuklara bıraktığımız geleceğin özrü kabul edilemez. Kendi ellerimizle yerle yeksan ettiğimiz dünyaya bir de hiçbir şey yokmuş, olmayacakmış gibi çocuklar getiriyoruz. Öbür taraftan yirmi beş yıla yakın içinde bulunduğum tarım/gıda/iklim ekosistemindeki hızlı değişim, sorun ve önerilerin mutlaka yazılması gerekliliğini doğurdu.
SP: Tarım, gıda ve iklim ilişkisini geçmişten bugüne ve geleceğe kronolojik bir mantıkla ele alırken, dengeli biçimde düzenlenen bölüm başlıklarını nasıl belirlediniz, nasıl bir çalışma yöntemi uyguladınız ve baştan sona kitabınızın ortaya çıkış süreci nasıl gelişti?
MA: Amacım konunun eskiye dayanan bağlantılarını da ortaya koymaktı. Bu açıdan basit de olsa bir kronoloji takip ederek bugün yaşadıklarımızda dahli olan bütün konuları işlemek istedim. Modern insanın açlık savaşını başlatacak her devrim, her duygu, her ihmal, her suç bilinmeliydi ki dönüşüm için elimizde güçlü doneler olsun. Olanı biteni bütün çıplaklığıyla ortaya koymak istedim. Açlık savaşı, gıda kaynaklı bir savaş olmaktan çok öte bana kalırsa. Yaşadıklarımız türümüzün hezeyanları, ruhumuzdaki yokluk, yoksunluk. Bu anlamda her başlığı uygarlık ekseninde, duygularla birleştirerek kaleme aldım.

SP: Kitabınızın adı: I. Açlık Savaşı. Çizgisel zaman mantığıyla, Türkiye ve Dünya Tarihi üzerinden düşündüğümüzde bu başlık nelere karşılık geliyor?
MA: Gelecek için; gelmez, daha var, gelse de kurtulsak gibi cümleler kuruyoruz. Oysa gelecek geldi. Açlık savaşı bir milyara yakın insan için gerçek ölüm sebebi. Bize kısmen uzak gibi durunca savaş yok sanıyoruz. Yeşil dönüşüm için tarımda bütün taşlar yerinden oynuyor. Geçmişte kullandığımız ürünler değişiyor. Yerine biyoteknoloji ürünleri koymak zorundayız. Hazır mıyız? Yeni bir beslenme uygarlığı inşa etmeliyiz, gözümüz yeterince doydu mu? Savaşların yalnızca topla tüfekle yapılmadığını bilmemize rağmen, hâlâ açlık savaşının emarelerini bekliyoruz. Savaş başladı: tarlada, tohumda, suda, toprakta. Peki, hangisinde yeterince donanımlıyız?
SP: Mine Hanım, kitabınızın var olan tarım, gıda, beslenme ve iklim krizi kitaplarından farkı nedir, bu alanla ilgilenen okurlar kitabınızı neden almalı?
MA: Buna pek tabi ki okur karar verecek. Bildiğim, özellikle de Türkiye’de, içinde bilim, uygarlık, tarım, gıda, iklim olan başka bir kitabın olmayışı. Bilimsel bilgi ağırlıklı kitabım, aynı zamanda hayatın kendisini sorgulatan saptama ve analizlerle dolu.
SP: Kitabınız farklı bakış açısı, özellikle dil-anlatım tarzınızın belirgin biçimde ön plana çıktığı özgün üslubunuzla zihin açıyor. Tarım, gıda, beslenme ve iklim ve tarih disiplinlerinde derinlikli okumalar yapmak isteyen okurlar için heves uyandırıyor. Öğretici cümleler, açıklayıcı bilgiler, sosyolojik yorumlar var ancak tartışan, sorgulayan, özgün biçimde anlatmaya çalışan, bazen soru soran yer yer mizahî, sezgisel diliyle farklı bir yerde duruyor. Ne dersiniz?
MA: Farklı olmak çok zor. Özellikle ülkemizde kişisel gelişim eğitimlerinde, sosyal medyada “farklı ol/kendin ol” naraları atıp gerçek hayatta hakikati değil kahramanlığı yüceltiyoruz. “Güzel bir kitap, farklı” cümlesini kurup yeriyor muyuz övüyor muyuz belli değil. Zira benim düsturum Cemil Meriç’in “Aydın, geleceğin fikir işçisidir” cümlesi. Bugün anlaşılmayan her cümle, her keder, eminim çok yakında karşılık bulacak.
SP: Uzun zaman çalıştıktan sonra nasıl bir hisle son noktayı koydunuz kitabınıza? Yazarken yeni şeyler keşfettiniz mi; duygu, düşünce dünyanıza kitabınızın ne gibi katkıları oldu?
MA: Pek çok duyguyu aynı anda hissettim. Bu konuyla alakalı elbette söylenecek çok şey var, hatta bazı bilim insanı arkadaşlarım “İçinde çok fazla bilgi var,” diyerek eleştiriyor. Modern insan bilgiye tamahkâr değil, “Bir kitap varmış, içinde güzel şeyler yazıyormuş,” deyip tüketmek istiyor. Bilimin alıcısı çok az. Çok yapraklı kitaplar daha açılmadan sıkıcı bulunuyor. Eskiden felsefe yapma derlerdi, şimdi onu bile kimse kullanmıyor.
SP: Mine Hanım, Dünya ve Türkiye özelinde depremler, salgın, iklim krizi, ırkçılık, savaşlar, göçler ve temel eşitsizlikler üzerinden düşündüğümüzde bu zorlu günleri daha az hasarla atlatabilmemiz nasıl mümkün sizce?
MA: Belki yeniden insan olmayı deneyebiliriz. Uygar, öğrenen, affeden, vazgeçen, yeni mutluluk kaynakları tanımlayan, haz koleksiyonculuğundan vazgeçen, gerçeklerle barışan, iç dünyamızı hayalet şehre dönüştüren anlamsız hayallerden vazgeçen bireyler olursak gelecek pek tatlı olabilir. Yeter ki güç, iktidar, beğenilme ve onay görme ilişkisiyle aramıza mesafe koyalım. Aklımızı, ruhumuzu, geleceğimizi ve yaşamlarımızı onaracak olan bilime inanalım.






