Mustafa Bey büyük müdür masasına dirsekleriyle abanmış, düşünüp duruyordu. İçinde bir sıkıntı vardı ama neden? Başını sola çevirdi. Camın ötesinde Şubat ayına yakışmayan masmavi bir gökyüzü. Ağzını memnuniyetsizlikle şapırdatıp önüne döndü. Emekli olan eski amiri Necip Bey’in odası yenilenirken kurtardığı bu aşınmış, ağır, kenarları çıtalı, uçları masifli, DMO malı masanın karşısında duvarı boydan boya kaplayan raflar vardı. Raflarda yılların belini büktüğü, karıştırılmaktan yıpranmış dosyalar. Yürürlükten kalkmış standartlar, yazışmalar, yıllar önce acar mühendislerken yazdıkları raporlar. Dosyaların sırtlarında, aralarında bir parmak toz. Kim bilir kaç yıldır kimse merak edip de şu dosyada ne var diyerek elini sürmüş değil. Çıkarıp silkelese öksürüğü tutar. Aslında doldur çuvala, at çöpe gitsin. Kimin umurunda. Kim anlayacak yokluklarını? Belki o emekli olduktan sonra atarlar çöpe. O zamana kadar burada baş başa oturmaya devam.
Temizlikçi kadını çağırıp şunların tozunu aldırsa? Beceremez ki musibet karı. Islak bezle siler, mahveder kâğıtları. Dosyaların yerlerini karıştırır. Keşke dokunmasaydı dedirtir sonunda. Karşı odadaki Cem Bey adam olsa, onu çağırıp kadının başına dikerdi. Doğru düzgün iş yaptığını denetlesin diye. Kendisi dursa başında, nasıl olur? Koskoca başmühendis Mustafa Bey, efsane müdür Necip Bey’in masasında oturan Mustafa Bey, bir kadının toz almasını denetlemez. Yakışık almaz bu iş.
Ayağa kalkıp masasına geriden baktı. Bir sürü yazı. Gelen yazılar, giden yazılar, cevap verilecekler, dosyalanacaklar. Ama bir türlü eli varıp da şu yazılarla işini bitiremedi bu hafta. Bazıları geçen aydan. Hepsinin bir mazereti var. Birinin yeni test sonuçları gelecek, öbürüne cevap yazmadan önce materyalden görüş alacak, vs. Yani masası karmakarışık, toplanması da şu an imkansız.
İçi kurur gibi olmuştu, ağzını şapırdattı. Bu oda mı bunaltıyor beni, diye düşündü. Herkesin odasının mobilyaları yenilenirken kendisi aksine, diğerlerinin eskilerini de toplamıştı. Etrafı batırırlar, istemem diyerek de geçen yaz odasını boyatmamıştı. Sıva üstünden geçen kalorifer boruları, alt taraflarından nem alıp şişmiş, kenar bantlarını patlatmış suntalar. Yılların sigara dumanının tavanın köşelerinde bıraktığı koyu lekeler. Kasvetli bir yerdi bu oda. En çok da şu dosyalar. İçi sıkıldı yine. Yere batasıca daire. Komple satsalar, özelleştirseler de herkes rahat etse.
Pencereyi açıp temiz havayı içine çekti. Hava güzel. Güzel olmasına güzel de henüz aylardan şubat. Bu ne olacak? Kış mevsiminde kış yaşanmayacak mı artık? Bu havaya aldanıp tomurcuklanan bitkiler, ağaçlar, bir hafta sonra bastıracak karın, donun altında can verince iyi mi olacak? Yok, her şey sırasında güzel. Dünyada nizam, intizam kalmadı.
Böyle düşüne düşüne ılık, temiz havaya hınçlanarak pencereyi kapattı. Masasına baktı. İçi sıkıldı. Bilgisayarı açsa, gazeteleri ikişer kez okudu zaten. Her gazetedeki magazin sayfalarını, ünlü kadınların yarı çıplak resim galerilerini çoktan tarayıp bitirdi. Onlardan da bıktı. Saat kaç? İkiye geliyor. Hah, servise bineyim de çarşıda biraz dolaşayım, diye düşündü.
Serviste tanımadığı gençlerden birinin yanına oturdu. Kimseyle sohbet etmeyi içi çekmiyordu. Artık iyiden iyiye seyrelmiş bembeyaz saçlarını parmaklarıyla alnına doğru tarayarak, kendisini pek sevimli gösteren o paytak yürüyüşüyle servisten indi. Kızları bu yürüyüşüne bakıp gülümsüyorlardı artık. Ensesi ve yenleri fazla giyilmekten aşınıp parlamış, sertleşmiş deri ceketinin önünü kapattı. Eski servis otobüsünden boşalan memur karıları çarşı iznine çıkmış askerler gibi hızlı adımlarla kalabalığa karışırken bir kenarda bekledi. Tanıdık görmek istemiyordu bugün. Ama tanıdığı biri ona bakıyordu: kendisi. Beklediği dükkân önünde, ayakkabıcının vitrin camında yansımasını inceledi. Bu neredeyse dizlerine gelen bol, siyah deri ceketin içinde bir çocuk gibi görünüyordu. Hem kilo almıştı son zamanlarda, hem de bu ceket yüzünden. Yoksa gerçekten yaşlandıkça kısalıyor muydu insan? Yüzünü cama yaklaştırıp baktı. Ağzına doğru sarkan meşhur pos bıyıkları. Onlar da yüzüne haşin bir anlam katmıyor. Oysa zamanında çekinirlerdi Mustafa Bey’den. Kızar, kızdı mı bazen iki de tokat atıverirdi. Şimdi ne tokadı, çaycıdan çayı yalvararak alacak yakında. Amir diye bir sümsük getirdiler başına, bir rapor yazdırmaktan aciz. Neyse ki Mustafa Bey’e karışmıyor. O canı istediği zaman geliyor, canı istediği zaman çıkıp böyle çarşı pazar dolaşıyor. Bu serbestlik güzel de, ihtiyaç duyulmamak kötü.
Adam sende. Bunaldım be. İçini çekti. Uzun Çarşıya doğru yürüyordu şimdi. İki yanından hızlı adımlarla, neredeyse seke seke giden liseliler başını döndürüyordu. Okuldan mı kaçmış teresler? Hava da sıcak. Sanki Şubat değil de Mayıs. Sıcağı hesap edebilse sabah içliğini giymeden çıkardı. O zaman da inadına soğuk olur. Yok, takvimde Nisan’ı görmeden içliği çıkarmak akıl karı değil.
Bir emekli olsaydım, diye geçirdi içinden. Her gün aynı daireye gitmek, aynı nursuz yüzler, bir sürü evrak. Çay iç dur. Ölene kadar çalışacağız herhalde. Ama emekli olsa ne olacak? O zaman resmen atık malzeme. Ölümü bekle köşende. Her sabah işe giderken en azından karısına hoşça kal deme lüksü var şimdi. Hayırlı işler diler karısı, biraz saygı gördüğünü hisseder. Evde oturursam karım da bana düşman kesilir. Zaten düşman mı, dost mu hala anlayabilmiş değilim. Bunca sene oldu, dur bakayım, tam otuz dokuz sene. Seneye kırk olacak. Dile kolay.
Dört kız evladımız oldu, torun torba, hastalıklar, ameliyatlar, ne günler geçirdik. Yine de bana bakışında bir şeyler sezerim. Buz gibi olur bazen. Bunun tarafı hep böyle zaten. Kayınçolarını düşündü. Karısının tarafına bir türlü ısınamamıştı. Birbirleriyle de soğuk bunlar. Üç kardeş, üçü de birbiriyle konuşmaz. Benim yaşım altmış üç, diye düşündü. Bizimki elli yedi olmuş demek.
Onu aldığında karısı on sekiz yaşındaydı. Durup etrafına bakındı. Büyük tabelasından ışıklı harfler akan bir çorbacının önündeydi. Geçen hafta bu çorbacı yoktu. Düşündü ama emin olamadı; buralardaydı galiba, bir sinema vardı. Nişanlıyken gelirlerdi, tabi yanlarında karısının küçük erkek kardeşiyle. Aralarına otururdu kerata. Şimdiki gibi kucak kucağa film izlemek nerede?
Deri ceketini çıkarıp koluna aldı. Çorbacıya baktı. Nasıl acaba? Yirmi çeşit çorba diyor. Düşündü, yok. Canı çekmedi.
Yürümeye devam etti. Bir yere oturup çay içse, içi dışı çay olmuş. Rakı içse asıl, rakı. Eskiden şu meydana bakan meyhaneler vardı. Beyaz gömlekli garsonlar meze getirirdi. Yaz sıcağında yoldan geçerken kapıdan gelen mayhoş içki kokusunu ve o nefis serinliği hatırladı. Bir ulu çınar altı gibi serin. Sanki su şırıltıları geliyor. Berrak su şırıltıları. Berrak su ama nasıl berrak. Mübarek cam gibi. Öyle cam gibi berrak ve serin bir dere mi akıyordu acaba buralarda? Yoksa o görüntüyü Sapanca taraflarından alıp buraya mı yapıştırmıştı? Belki de bir süs havuzu filan vardı.
Minibüsler muhtemel yolcuları uyarmak için korna çala çala gelip diğer araçları sıkıştırarak sağa yanaşıyordu. Bir sürü araba, egzoz dumanı. Her taraf toz. Dünyanın üzerinde bir parmak toz var be. Üff! Gömleğinden bir düğme açıp yakasını silkeledi. Ne zaman çarşıya çıksa hem kafasını dağıtmaktan hoşnut olur, hem de her şeye böyle kızardı. Ama bugün değişik bir sıkıntı vardı içinde. Nedense. Daha zorunlu emekliliğine de iki yıl var. İki yıla kim öle, kim kala. Belki üçüncü torununu da kucağına alır. Belki de alamaz, hayatta kalmanın garantisi mi var? O dağ gibi Necip Bey daha geçen hafta kalp krizinden küt diye gitmemiş miydi?
Dili damağı kurudu. Su alacak bir büfe var mı diye etrafına bakarken yanından genç insanlar bir sel gibi akıp gidiyordu. Ulan yavaş! Teker teker geçin, bok mu var koşturuyorsunuz? Hay anasını bilmemne yapayım diye bastı küfrü, döndü geri. PTT’nin aradan doğru Hulusi’nin yerine. O küfle karışık neşeli koku yüzüne çarpınca sakinleşti. Onu bir yankı karşıladı. “Bira çeek, Mustafa ağabeyim mekana girişşş yaptıı!”






