Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

12 Mart 2018

Öykü

Nasıl Yazar Olunur

Lorrie Moore

Paylaş

17

0


İlk önce başka bir şey, herhangi bir şey olmayı dene. Film yıldızı ya da astronot. Film yıldızı ya da misyoner. Film yıldızı ya da anaokulu öğretmeni. Dünya başkanı. Fena halde başarısızlığa uğra. En iyisi erken yaşta başarısız olman – mesela on dördünde. On beşinde, ket vurulmuş arzulara dair uzun haiku serileri yazabilmen için erken yaşta, kritik bir hayal kırıklığı şarttır. Bir göl, bir kiraz çiçeği, dağa doğru yola koyulmadan önce serçenin kanadına sürtünen bir rüzgâr. Heceleri say. Annene göster. Annen güçlü ve işbilir birisi. Vietnam’da bir oğlu ve muhtemelen aldatan bir kocası var. Leke göstermediği için kahverengi giyinmeye inanır. Yazdığın şeye şöyle bir bakacak, ardından donut kadar ifadesiz yüzünü sana çevirecek. “Bulaşık makinesini boşaltmaya ne dersin,” diyecek. Bakışlarını kaçır. Çatalları çatal çekmecesine tıkıştır. Benzin istasyonundan alınmış beleş bardaklardan birini kazara kır. Bu mecburi bir ıstırap ve çile. Bu daha başlangıç.

Lisedeki İngilizce dersinde Bay Killian’ın yüzüne bak. Yüzlerin önemli olduğuna karar ver. Gözenekler hakkında bir villanelle1 yaz. Cebelleş. Sone yaz. Heceleri say: Dokuz, on, on bir, on üç. Deneysel öyküler yazmaya karar ver. Böylece heceleri saymana gerek kalmaz. Bir gece oturma odalarında esrarengiz biçimde beliren bir tüfeğin açıklanamaz şekilde arızalanması sonucu yaşlı bir adamla kadının birbirini kazara vurmasına dair bir öykü yaz. Bitirme ödevin olarak Bay Killian’a ver. Öğretmenden geri aldığın ödevin üstünde şu yazıyor: “Bazı imgelerin çok hoş ama olay örgüsünden hiç anlamıyorsun.” Eve geldiğinde, kendi odanın mahremiyetinde, onun siyah mürekkepli yorumunun altına kurşunkalemle hafifçe şöyle yazıver: “Olay örgüsü ölüler içindir, gözenek-surat.”

Bulabildiğin bütün çocuk bakıcılığı işlerini kabul et. Çocuklarla aran çok iyi. Sana bayılıyorlar. Saçma sapan ölen yaşlı insanlara dair masallar anlat onlara. “Blue Bells of Scotland” –en çok bunu seviyorlar– gibi şarkılar söyle. Pijamalarını giyip birbirlerini çimdiklemeyi nihayet kestiklerinde, derin uykuya daldıklarında, evde bulabildiğin her seks elkitapçığını oku ve insanların gerçekten sevdikleri kişilere bu gibi şeyleri nasıl yapabildiğini merak et. Bay McMurphy’nin Playboy’unu okurken koltukta uyuyakal. McMurphy’ler eve döndüğünde omzuna hafifçe vuracak, kucağındaki dergiye bakıp sırıtacak. Ölmek isteyeceksin. Tracey ilacını içti mi, diye soracaklar sana. Evet içti, diye açıklayacaksın, çünkü büyük bir kız olup ilacını içerse ona bir masal anlatmaya söz vermiştin ve görünüşe göre bu da çok işe yaramıştı. “Ah, fevkalade,” diye haykıracaklar.

Kıvançla gülümsemeye zorla kendini.

Üniversitede çocuk psikolojisi bölümüne başvur.

Çocuk psikolojisi bölümünde birkaç seçmeli dersin var. Kuşları hep sevdin. “Ornitolojik Saha Gezisi” diye bir şeye kaydol. Salı ve perşembe günleri saat ikide. Dersin ilk günü 134 numaralı sınıfa geldiğinde herkes uzun bir masanın etrafına oturmuş metaforlardan konuşuyor. Bunları daha önce duymuştun. Kısa, azaplı bir bekleyişten sonra elini kaldırıp çekinerek, “Affedersiniz, burası Kuş İzleme 101 değil mi?” diye sor. Sınıf susuyor, dönüp sana bakıyor. Hepsinin yüzü aynı sanki – tahrip edilmiş bir saat gibi devasa ve ifadesiz. Sakallı biri kalın sesiyle gürlüyor: “Hayır, burası Yaratıcı Yazarlık.” Bunu baştan beri biliyormuşsun gibi, “Ah – tamam,” de. Elindeki programa bak. Buraya gelmeyi nasıl becerdiğini merak et. Belli ki bilgisayar bir hata yapmış. Kalkıp gitmeye davran ama sonra vazgeç. Öğrenci işlerinde bu hafta upuzun kuyruklar var. Belki bu hatayı sürdürmelisin. Belki yaratıcı yazarlık o kadar da kötü değildir. Belki kaderde vardır. Belki baban, “Bilgisayar çağındayız Francie, bilgisayar çağındayız,” derken bunu kastetmiştir.

Üniversite hayatını sevdiğine karar ver. Kaldığın öğrenci yurdunda pek çok hoş insanla tanışıyorsun. Bazıları senden daha akıllı. Bazılarının da senden daha aptal olduğunu fark ediyorsun. Maalesef hayatın boyunca dünyayı tam olarak böyle görmeye devam edeceksin.

Yaratıcı yazarlıkta bu haftanın ödevi, şiddet içeren bir olayı hikâye etmek. Amcan Gordon’la araba kullanmaya dair bir öykü, bir de kablosu bozuk bir masa lambasını açınca kazara elektrik çarpıp ölen iki yaşlı insanı anlatan bir öykü yaz. Öğretmen onları sana şu yorumlarla iade edecek: “Yazdıkların büyük oranda akıcı ve enerji dolu. Ama saçma bir olay örgüsü anlayışın var.” Daha ilk paragrafında, gövdelerinin alt kısmı dinamitle kazara havaya uçan bir erkek ve bir kadın hakkında bir öykü daha yaz. İkinci paragrafta, sigorta parasıyla, donmuş yoğurt standı satın alsınlar. Altı paragraf daha var. Öykünün tamamını sınıfta yüksek sesle okuyorsun. Kimse beğenmiyor. Olay örgüsü anlayışının acayip ve yetersiz olduğunu söylüyorlar. Dersten sonra biri sana deli olup olmadığını soruyor.

Belki de komedilere yoğunlaşman gerektiğine karar ver. Eğlenceli biriyle, lisede olsan “Cidden çok komik biri” diyeceğin ve şimdi yaratıcı yazarlık sınıfının “kendini küçük düşürerek komediye dönüşen” biri olarak tanımladığı biriyle çıkmaya başla. Bütün esprilerini bir kenara yaz ama bunu yaptığını ona söyleme. Eski kız arkadaşının isminden anagramlar üret ve sosyalleşme özürlü bütün karakterlerine bu isimleri ver. Ona eski kız arkadaşının bütün öykülerinde olduğunu söyle, ardından ne kadar komikleşebileceğini izle, gerçekten ne büyük bir espri yeteneği olabileceğini gör.

Çocuk psikolojisi danışmanın bölüm derslerini çok aksattığını söylüyor. Vaktinin çoğunu eğitim gördüğün alana harcamalıymışsın. Evet, deyip anladığını söyle.

Geçtiğimiz iki yıl boyunca süren yaratıcı yazarlık seminerlerinde herkes sigara içmeye ve aynı şeyleri sormaya devam ediyor: “Ama bu işe yarıyor mu?” “Bu karakteri neden önemsemeliyiz?” “Bu klişeyi kabul ediyor musun yani?” Bunlar önemli sorulara benziyor.

Senin sıranın geldiği günler, sınıf arkadaşların teksir makinesinde çoğalttığın kâğıtlarda didik didik olay örgüsü ararken onlara umutla bakıyorsun. Kafalarını kaldırıp onlar da sana bakıyor, sigaralarından derin nefes çekiyor, ardından bir tür tatlılıkla gülümsüyorlar.

Çoğu zaman moralin bozuk, kamburun çıkmış oturuyorsun. Erkek arkadaşın bisiklete binmeyi öneriyor. Oda arkadaşın yeni bir sevgili bulmanı öneriyor. Kendine zarar verdiğin ve zayıfladığın söyleniyor ama yazmayı sürdürüyorsun. Sana mutluluk veren tek şey gecenin bir yarısı, koltuk altların nemlenmiş, kalbin güm güm atarken, henüz kimsenin görmediği yeni bir şey yazmak. Sadece bu kısa, kırılgan, kendini kanıtlamak zorunda olmadığın sarhoşluk anlarında biliyorsun ki bir dâhisin. Ne yapman gerektiğini iyice anla. Bölüm değiştir. Anaokulu projendeki çocuklar hayal kırıklığına uğrayacak ama bir tutkun, bir dürtün, bir hayalin, talihsiz bir alışkanlığın var. Annenin söyleyeceği gibi, kötü bir çevreyle düşüp kalkmaya başladın.

Yazmak neden? Yazmak nereden geliyor? Bunlar kendine sorduğun sorular. Şunun gibi: Toz nereden gelir? Ya da: Neden savaş var? Veya: Eğer bir Tanrı varsa abim neden sakat?

Bunlar, kartvizitler gibi cüzdanında tuttuğun sorular. Bunlar, yaratıcı yazarlık öğretmeninin söylediği gibi, günlüğünde sormanın iyi olduğu ama öykülerinde pek sormaman gereken sorular.

Bu güz dönemindeki yazı hocan Hayal Gücü’ne vurgu yapıyor. Demek ki geçen temmuzda yaptığın kamp gezisiyle ilgili uzun betimlemeli öyküler görmek istemiyor. Gerçekçi bir içerikle başlayıp daha sonra bunu başkalaştırmanı istiyor. Farklı biyolojik kaynaklardan elde edilen DNA moleküllerini birleştirmek gibi. Hayal gücünün uzaklara açılmasına izin vermeni, yelkeninin rüzgârda iyice şişmesini istiyor. Bu Shakespeare’den bir alıntı.

Müthiş fikrini, büyük hayal gücü alıştırmanı oda arkadaşına anlat: Melville’in çağdaş yaşama uyarlanması. Öykü, Monomani ve New York, Rochester’daki büyük balığın küçük balığı yediği hayat sigortası dünyası hakkında olacak. İlk satır, “Fishmeal deyin bana,” diye başlayacak ve öykü Richard adında, sürekli depresif olduğundan nüktedan karısı Elaine’in “Mopey Dick” diye çağırdığı, banliyöden menopozlu bir kocayı konu alacak. Arkadaşına şöyle söyle: “Mopey Dick, çaktın mı?” Oda arkadaşın sana bakıyor, suratı büyük boy bir Kleenex kâğıt mendil kadar boş, ifadesiz. Kanka gibi yanına gelip bir kolunu ağır yükten çökmüş omuzlarına atıyor. Konuşma terapisindeki gibi yavaşça, “Baksana Francie,” diyor. “Hadi çıkıp birer büyük bira içelim.”

Seminerdekiler bu öyküyü de sevmiyor. Sana acımaya başladıklarından şüpheleniyorsun. Şöyle diyorlar: “Neler olup bittiğini düşünmen gerek. Hikâye bunun neresinde?”

Sonraki dönem yazı hocan, şahsi deneyimden yola çıkarak yazmaya kafayı takıyor. Bildiğinden, başına gelenlerden yola çıkarak yazmalısın. Ölümler istiyor, kamp gezileri istiyor. Başından geçenleri düşünüyorsun. Üç yıl içinde üç şey oldu: Bekâretini kaybettin, annenle baban boşandı ve abin Kamboçya sınırından on beş kilometre uzaklıktaki bir ormandan yarım bacakla, dudağının kenarına yerleşmiş daimi bir sahte sırıtışla eve döndü.

İlkiyle ilgili şunu yazıyorsun: “Yeni bir alan yarattı, acıtıyor ve bana ait olmayan bir sesle çığlık atıyor: ‘Artık aynı değilim ama iyi olacağım.’”

İkincisi hakkında, mutfaklarında meçhul bir mayına basıp kendilerini kazara havaya uçuran yaşlı bir çifti konu alan detaylı bir öykü yazıyorsun. Adını, “İyisiyle Kötüsosisiyle” koyuyorsun.

Sonuncusuyla ilgili hiçbir şey yazmıyorsun. Bunu anlatabilecek kelime yok. Daktilon vızıldıyor. Aklına hiçbir kelime gelmiyor.

İçkili üniversiteli partilerinde insanlar, “Ah, yazıyorsun demek? Ne yazıyorsun?” diyor. Krakersiz peynirsiz şarabı fazla kaçıran oda arkadaşın lafı yapıştırıyor: “Ah, Tanrım, hep aptal erkek arkadaşı hakkında yazıyor.”

Hayatın ilerleyen dönemlerinde şunu öğreneceksin: Yazarlar açık ve âciz metinlerden ibarettir, yazdıklarını aslında anlamazlar, bu yüzden kendilerine dair söylenen şeylere yarım inanmak zorundadırlar. Ama sen henüz bu edebi eleştiri seviyesine ulaşmış değilsin. Dördüncü sınıftayken biri seni obua derslerini aslında sevdiğin, annenle babanın gerçekte bu dersleri zorla aldırmadığı konusunda suçladığında olduğu gibi kaskatı kesilip, “Hiç de bile,” diyorsun.

Belli bir konuyla özellikle ilgilenmediğin, dilin müziğine meraklı olduğun, hecelere çok –çok– ilgi duyduğun konusunda ısrar ediyorsun, çünkü onlar şiirin atomları, zihnin hücreleri, ruhun nefesi. Başının dönmeye başladığını hissediyorsun. Gözlerini plastik şarap bardağına dikiyorsun.

Birinin, “Heceler mi?” diye sorduğunu işitiyorsun, insanlar ağır ağır bir derinliğin güvenli beyazlığına doğru süzülürken ses canlılığını yitiriyor.

Gerçekten de ne hakkında yazdığını merak etmeye başla. Ya da anlatacak bir şeyin olup olmadığını. Hatta anlatacak şey diye bir şeyin olup olmadığını. Bu düşüncelere günde en fazla on dakika ver; mekik çekmek gibi, zayıflamana sebep olabilir.

Bir yerde, yazmanın her zaman kişinin cinsel organlarıyla alakalı olduğuna dair bir şey okuyacaksın. Bunun üstünde durma. Sinirlerini gerer.

Annen seni ziyarete gelecek. Gözaltlarındaki halkalara bakıp sana kapağında kahverengi bir evrak çantası olan kahverengi bir kitap verecek. Başlığı şöyle: Nasıl Şirket Yöneticisi Olunur. Ayrıca istediğin Bebek İsimleri sözlüğünü de getirmiş; karakterlerinden birine, yaşlanan palyaço-öğretmene yeni bir isim gerek. Annen başını sağa sola sallayıp şöyle diyecek: “Francie, Francie, hatırlıyor musun, bir zamanlar çocuk psikoloğu olacaktın?”

De ki: “Anne, yazmayı seviyorum.”

O da şöyle diyecek: “Yazmayı sevdiğin kesin. Elbette. Yazmayı sevdiğin kesin.”

Kafası karışık bir müzik öğrencisi hakkında bir öykü yaz ve şöyle bir başlık at: “Gözlüklü Olan Schubert’ti Değil mi?” Çok büyük bir başarı değil ama iki kemancının resital salonunda kendilerini kazara havaya uçurdukları kısım oda arkadaşının hoşuna gidiyor. “Bir defasında bir kemancıyla çıkmıştım,” diyor ağzındaki sakızı patlatıp.

Şükürler olsun ki başka dersler de alıyorsun. On dokuzuncu yüzyıldan kalma ontoloji problemlerine ve omurgasızların çiftleşme ritüellerine sığınabiliyorsun. Küre biçimli belli yumuşakçalarda “Kollu Seks” denen bir şey var. Örneğin erkek ahtapot çiftleşme sırasında bir kolunu dişinin bedenine soktuğunda ucunu kaybediyor. Deniz biyologları buna “Yedi Cennet” diyor. Bunları bildiğine memnun ol. Sadece bir yazar olmadığına memnun ol. Hukuk fakültesine başvur.

O andan itibaren pek çok şey olabilir. Ama en önemlisi şu olacak: Sonunda hukuk okumaktan vazgeçiyorsun ve bunun yerine, yetişkinliğinin epeyce, adamakıllı büyük bir kısmını insanlara sonunda hukuk okumaktan nasıl vazgeçtiğini anlatarak geçiriyorsun. Bir şekilde yeniden yazmaya başlıyorsun. Belki yüksek lisans yapıyorsun. Belki tuhaf işlerde çalışıp geceleri yazma dersleri alıyorsun. Belki bir roman üstünde çalışıyor, gün içinde duyduğun tüm zekice sözleri ve samimi mahrem itirafları bir kenara not ediyorsun. Belki arkadaşlarını, eş dostunu, dengeni kaybediyorsun.

Erkek arkadaşından ayrıldın. Artık “Seni seviyorum” diye fısıldamak yerine “Bana muamele çek bebeğim” diye bağıran erkeklerle çıkıyorsun. Bunun yazmana faydası var.

Eninde sonunda elinde iyi kötü bitmiş bir müsvedde var. İnsanlar ona az biraz sıkıntılı bir ifadeyle bakıp, “Yazar olmak hep hayalinizdi herhalde, değil mi?” diyor. Dudakların kupkuru kesiliyor. Mesela dünyadaki bütün hayaller gerçekleşebilir olsa, yazar olmanın ilk yirmiye bile girebileceğini sanmıyorsun. Eskiden çocuk psikoloğu olmak istediğini söyle onlara. İç çekip, “Eminim çocuklarla aranız çok iyidir,” derler her zaman. Sert sert bak. Ayaklı bir bıçak gibi olduğunu söyle.

Dersleri bırak. İşleri bırak. Eski tasarruf bonolarını bozdur. Artık elindeki siğiller kadar bol vaktin var. Bütün arkadaşlarının adreslerini ağır ağır yeni bir adres defterine geçir.

Sil süpür. Boğaz pastilleri çiğne. Yazdığın fragmanları biriktirdiğin bir dosya tut.

 

Yanları kararmış bir gözkapağı.

Komplo olarak dünya.

Olası olay örgüsü? Bir kadın bir otobüse biner.

Tut ki bir aşka davetiye çıkardın ve kimse gelmedi.

 

Evde bol bol kahve iç. Howard Johnson’ın yerinde lahana salatası sipariş et. Gittiğin ve gideceğin yerlerin haritasından yapılmış sırılsıklam konfetilerin nasıl görüneceğini düşün – mönünün arkasındaki kırmızı yıldızda “Buradasınız” yazıyor.

Ara sıra bir sayfa kadar bomboş suratıyla bir flört, yazarların sık sık yılgınlığa düşüp düşmediğini soruyor. Bazen öyle bazen değil, de. Bunun çocuk felcine çok benzediğini söyle.

“İlginç,” deyip gülümsüyor flörtün, sonra da kolundaki kıllara bakıp hep yaptığı gibi, hepsini aynı yönde düzleştirmeye başlıyor.

İngilizceden çeviren: Tülin Er

1 Üç mısralık beş kıta ve dört mısralık bir son kıtadan oluşan, toplam on dokuz mısralık şiir formu. Adını, Jean Passerat’nın 1606’da yazdığı “Villanelle (J’ay perdu ma Tourterelle)” şiirinden alır. (ç.n.)

Lorrie Moore 1957’de New York’ta doğdu. Birds of America, Like Life ve Self-Help adlı öykü kitaplarının yanı sıra Who Will Run the Frog Hospital? ve Anagrams adlı romanları da bulunmaktadır. Kitaplarıyla Irish Times Uluslararası Roman Ödülü, Rea Kısa Öykü Ödülü ve PEN/Malamud Ödülü’nü kazandı. Halen Wisconsin Üniversitesi İngilizce Bölümü’nde profesörlük görevini sürdürüyor. Türkçede yayımlanan eserleri: Boşlukta Bir Kapı (Sel, 2010), Havlama (Everest, 2016).

 

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Modern Dünyanın Anlatı KriziStuart Jeffries
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Oggito

13 Temmuz 2025

Vizesiz Tatil Yapabileceğiniz Yerler

Farklı kültürler tanımak ve yeni yerler keşfetmek istiyorsanız, bütçenizi yormayan bir tatil için Türkiye’den vizesiz gidilen ülkeleri tercih edebilirsiniz. Hem kolay hem de ekonomik yurt dışı tatili için sadece pasaport ve kimlik kartıyla gidilen çok sayıda yer b..

Devamı..

Polisiye Roman Yazmak Halat Örmeye Ben..

Çağnam Erkmen

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024