“Az yavaş ol Sadi. Sana yetişeceğim diye ayaklarım şişti.”
“Yavaş olacak vakit mi hanım? Gecenin kör karanlığına kaldık; hem bakalım yolumuzu bulabilecek miyiz?”
“Senin yüzünden Sadi, kaybettin bizi. Allah verede gidene kadar korkmasa çocuklar. Duydun mu geçenlerde Mehmet efendinin başına gelenleri?”
“Duydum, çok üzüldüm. Kendi halinde bir garibandı. Yola saçılmış aldıkları, çok yazık oldu.”
“Öyle, çok yazık oldu. Karısına nilüfer çiçeği almış, onlar saçılmış yollara. Pek severdi karısını, bir dediğini iki etmezdi. Sabahlara kadar çalışır da kuaföre yollardı karısını. Pek yazık oldu. Yolun üzerinde öylece kalmış ölüsü günlerce.”
“Ne olmuş Nadire? Ben de sabahlara kadar çalışıyorum. Sana aldığım gelinliği kim almış bu zamanda? Peh, seninki de laf yani. Kaybolduk iyice, şu gençlere bir soralım yolu.”
“Gençler, canım gençler. Şu Sadi amcanız kaybetti bizi, bir yol gösterin.”
Gençlere bakıp bir müddet beklediler. Cevap vermeye hiç niyetleri yoktu. Gerisin geri uzaklaştılar. Sadi yine konuşmaya başladı.
“Hiç saygı kalmamış Nadire bu zamane gençliğinde. Eskiden, yaşlılara yardım eder, kol kanat gererlerdi. Hatırla, bu gençlerden dernek kuran, hayvanları, yaşlıları koruyan, kollayan, yardım eden bile vardı. Kalmadı artık o gençlerden, kalmadı. Gerçi yaşlı sayılmayız biz.”
Sessizce devam ettiler yola, akşam iyice çökmüştü. Nadire’nin dermanı kalmamıştı. Sadi’nin de pek farkı yoktu aslında ondan ama adamlığına laf ettirmek istemiyordu. Zaten hiç sevmezdi karısını; soğumuştu ondan. İşyerine yeni gelen Semiye’ye kayıyordu aklı. Semiye’nin yeşili yok kimselerde, diye düşünüyordu her gece. Boşanmak da olmazdı şimdi. Üç çocukla nasıl bırakacaktı Nadire’yi. Aç biilaç kalırlardı. En çok üzüldüğü ise sevişme isteği kaybolmasıydı. Hâlbuki çok yaşlı sayılmazdı, arzuları olabilirdi pekâlâ.
Arkada kalan Nadire gözlerini vitrin camlarından alamıyordu. Nasıl ışıltılıydı, nasıl güzeldi sokaklar, renk renk kumaşlar hele o ince topuklu ayakkabılar… Boyu kısaydı da biraz... Çocuklar, ev, yemek derken hepten bıraktım kendimi, diye söylendi. Bereket versin ki Sadi duymadı. Yoksa gecenin bu vakti sokak ortasında kavga ederlerdi.
Çıkmaz bir sokağa saptılar. Umutları tükenmiş gibiydi. Nadire’nin uzun dili dışarıya çıkmıştı. Susadığı belli halini dillendirme ihtiyacı duydu; “Sadi bir yudum su bulalım, boğulacağım çok yoruldum.”
Sağa sola bakındı Sadi, su yoktu, sinirleri tepesine çıktı. “Sanki bir kendisi susadı, kendisi yoruldu, her şeye söylenmeyi de pek seviyor,” dedi sessizce.
“Su mu yok. Sık dişini, az kaldı. Yolumuzu buluruz şimdi.”
Biraz daha yürüdüler, bu sokağın da evlerine çıkan sokak olmadığını anladılar. Artık tükenmişlerdi. Nadire taşın üzerine geçip oturdu. Yola atılan izmariti alıp dudağının kenarına sıkıştırdı. Ceplerine baktı, çakmağı yoktu. “Sadi ateşin var mı?” diye sordu. Oflayarak ceplerini yokladı Sadi: “Yok, bende de yok, evde zıkkımlan sigaranı.”
Yeterince gergin olan Nadire patladı: “Sus, kes sesini bizi kaybettiğin yetmezmiş gibi cık cık konuşma, çocuklarım korkudan ölmüştür, senin umurunda mı adam? Varsa yok iş. Sanki çok para kazanıyorsun da… Milletin evine bak, bir de benim evime bak. Damım başıma akıyor. Senin derdin iş değil, bilmiyor muyum ben, aklın fikrin başka kadında, salak mıyım ben Sadi?”
İçini çeke çeke ağlamaya başladı Nadire. Sadi ağzını açıp tek kelime etmedi. Az ileride duran iki adamı fark etti. Çakmak istemek için onlara doğru ilerledi. Sigarasını içsin de rahatlasın, diye düşündü.
Adamlara yaklaştı, “İyi akşamlar beyler, ateşinizi alabilir miyim ?” dedikten sonra beklemeye koyuldu. Adamlar cevap vermedi. Sadi inatla sorusunu yeniledi. Sessizlik devam etti. Tam arkasını dönüp gidecekken köşeyi dönen bir kadın gördü. Kadın sigarasını tüttüre tüttüre gidiyordu. Kadınlar anlar halden, diye söylendi: “Hanımefendi çakmağınızı alabilir miyim?”
Sorunun cevabı gelmeden sokakta kıyamet koptu. Arabadan inen silahlı adamlar kadına doğru ateş etmeye başladı. Sadi boylu boyunca yola devrildi. Nadire elindeki izmariti fırlatıp, oturduğu taşın arkasına saklandı. Sadi’nin kanı yola akmaya başladı. Gözlerini kapanmadan hemen önce Semiye, diye ünledi sokağa.
Nadire sokak boşaldıktan sonra kocasının başına gelip gözyaşı döktü. Cesedini kenara kadar çekiştirdi. Ellerini açıp bir Fatiha okudu. “Hoşça kal, Sadi,” dedikten sonra gözyaşları içinde oradan uzaklaştı.
…
“Nadire, kalk canım. İyi misin?”
Nadire korkuyla açtı gözlerini. Kalbi küt küt çarpıyordu. Sadi ona bir bardak su uzattı. Nadire içti, kuruyan dili damağı sözcüklere büründü. “Ah, çok şükür kâbusmuş.”
Sadi yanına sokulup sıkıca sarıldı. Uzunca bir müddet öyle kaldılar. Sessizliği Nadire bozdu: “Rüyamda insandık. Seni öldürdüler, çok korktum. Ah çok şükür kurbağayız hâlâ.”
Sadi sessizliğe büründü. Hemen sonra konuyu değiştirmek için Nadire’ye döndü: “Canım gelinliğini bir an önce al sen. Akşama sıkışma.”
“Doğru diyorsun, çıkayım ben.”
“Düğün salonunu nilüfer çiçeğiyle süsleyecekler.”
“Biliyorum,” dedi Nadire. Apar topar giyinip çıktı.
Akşam salon doldu taştı. Eş, dost, akraba… Ufaktan başlamıştı oynamaya genç kurbağalar. Zaman geçtikçe geçti. Nadire, gelmedi. Sadi renkten renge giriyordu çaresiz. Gelen davetliler sıkılıp birer, ikişer terk ettiler salonu. Gecenin sonunda salonun ortasında bir başına kalakaldı Sadi.
Nadire gelmedi, kimse Nadire’ye ulaşamadı. Doğrusu ulaşmaya da çalışmadı.
Nilüfer çiçeğinin altından zıplayan iki kurbağa akrabası kaldı Sadi’nin.
“Vıraakkk vırakk.”
Sadi’nin ağzından dökülen son cümle bu oldu.






