O Ânı Bir Daha Gören Olmadı
4 Şubat 2020 Öykü

O Ânı Bir Daha Gören Olmadı


Twitter'da Paylaş
0

Vodina Caddesi'ni ağır adımlarla geçerken eski evlerin solgun ışıkları üstüne vuruyordu. Mutlu değildi. O da biliyordu ki ait olduğu yer orası değildi. Mutsuzluğu her halinden belli oluyordu. Daha sabahleyin işyerinde saçma sapan bir nedenden sinir patlamaları yaşamış, haklı da olsa kendini haksız duruma sokmuştu. Sonrasında yol cehennem gibi geçmişti. Hayatında ilk defa, yolda olmayı ve etrafı izlemeyi bu kadar çok seven adam, trende uyuklamıştı ve hatta neredeyse ineceği durağı kaçıracak olmuştu. Sağındaki banka atm'sine baktı. Elini pantolonunun sağ cebine attı, birkaç bozuk para vardı, sol cebini kurcaladı. Parmağındaki aslanlı yüzüğünün ağzında yer alan dişler yüzünden eli tam olarak cebine giremedi. Buna da çok sinirlendi.

"Öfff" diye bir ses çıkararak yürümeye devam etti. İçinden, Zaten bugün de yatmamıştır. Neyi bekliyorum ki, diye geçirdi. İlerideki karanlık sokaktan içeri girdi. Balat'ın eski cumbalı evlerinin arasından adım adım geçerken birden aklına, döndüğü yer geldi. Hafiften bir iç geçirdi. Sonra daha derin bir solukla iç geçirdi. Anlamsızca etrafına baktı. Kesinlikle buraya ait değildi. Ne bu evler ne bu sokaklar oydu. Sokağın üzerinde yer alan oval ışık rüzgârdan bir o yana, bir bu yana sallanırken, mutsuzluğu da içinde deliler gibi sallanıyordu. Hayır başı dönmüyordu ama içini sanki bir şeyler kemiriyor ve içten içe onu eritiyordu.

Sokak ayrımına geldiğinde tulumbacının önünde biraz durdu. Tatlıları seyretti. Aç değildi, canı da aslında tatlı çekmiyordu ama tulumbayı yemeyi de çok ama çok severdi. Zaten canı çekse de dükkân kapalıydı. Sanırım sadece onu sevindiren bir şeyleri görüp, azıcık da olsa mutlu olmaktı amacı. İkiye ayrılan yolun sağ tarafından yürüdü. İrili ufaklı kafelerin arasından geçti ve işkembe kokularının arasında trafik ışıklarına vardı. Gecenin soğukluğunu burada, trafik ışıklarında dururken iyice hissetti. Sonuçta karşısı Haliç'ti ve deniz kıyısında, bu yağmursuz kış gününün soğuğu daha da beter olacaktı. Ama içinden, Deniz illa ki iyi gelir, denize varmalı, deniz havasından iyisi var mı, diye söylenirken yeşil ışık yandı. Hızlı adımlarla ilk caddeyi geçip otobüs durağının oraya vardı. Diğer caddeye gidene kadar yine kırmızı ışık yanmıştı. Şöylece etrafına baktı. Rüzgârdan savrulan ağaçlar, karanlık, yıldızsız bir gece, yerlerde dal kırıkları, tek tük geçen arabalar... Hiçbirinin bir anlamı yoktu onun için. Sonra arkasını döndü. Balat'a baktı. Eski, bakımsız evlere, kör bakışlarla karanlık bakan dükkânlara, tepelerdeki çarpık apartmanlara, hepsine iyice, derin derin baktı. Yaşadığı evin yokuşuna doğru gözlerini çevirdi. Apartmanların arasında evini seçemedi. o kadar kalabalıktı, o kadar yığın yığındı ki bakarken dahi boğulur gibi oldu.

Oysa evin terasından baktığında Üsküdar'dan süzüle süzüle gelen vapuru ve onun bir o kadar aheste dalgalarının maviliklerde yayılışını seyrederdi. Bu seyir hali belki de onun, buradaki en ve tek mutlu olduğu anlardı. Ama o anlara da ancak çamaşırları asarken sahip olabiliyordu. Hani kaç ay olmuştu bir kez dahi çıkıp da terasta, elinde kahve, Haliç'i ve yedi tepeyi izlememişti, sadece keyfi olsun diye. Ya terası yıkarken, ki martılar sağ olsun çok pisletirlerdi ama o da onları ekmeklerle ve bulgurla beslemeyi çok severdi ve mükafat olarak da martılar dışkılarıyla ödüllendirirdi ya da çamaşır asarken ancak teras keyfini çıkarırdı. Zaten o an sevdiği kadın da evi topluyor ya da temizliyor olurdu. İşbölümü yaptıklarında yükte hafif ama canı da en yakan, özellikle de içi yakan işler hep ona düşerdi. Çünkü alışık olduğu yaşam tepelerin ardında, göklere uzanan yüksek binalardaydı. Zaten bu saatte de çıkıp gezme nedeni oydu. Onu bu ülkede hiçbir zaman anlamayıp, sıkıntılara düşüren insan kitlesiyle aynı yerde yaşıyor ve orada da farklı giyinip, farklı sözlerle konuştuğundan garipseniyordu. Kısacası birkaç kilometre ötede alıştığı yaşamdan uzakta, sanki çok uzak bir gurbetin garibiymiş gibi yaşıyordu. Işıklar yanında yine ağır adımlarla karşıya geçti ve inşaat sahasının içinden geçip, halı sahanın yanındaki kaldırımdan sahile doğru yürüdü. O an, sanki ona hoş geldin der gibi bir ağaç rüzgârın sertliğine kapılıp aşağı yukarı dallarını eğdi. Bulutların arasından parlak bir yarım ay belirdi. Adım adım denize yaklaştı. Derin bir nefes çekti, başına ağrılar girdi. Geçsin diye daha derin bir nefes çekti, İçi yandı, başı daha da ağrıdı. "Off," dedi, denize baktı. "Bana bu denizin bu yakası haram sanki, bana bu evler, bu semt haram." Mutsuzluğunu yanı başına oturduğu Haliç'e anlattı. O ânı bir daha gören olmadı


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR