Babasını köyün koruluğunda iki yük odun için vurdular. Annesi, cenaze suyunun ısıtıldığı kazanın başında, gövdesini yerlere atarak döşünü dövdü, başındaki yazmayı çıkarıp saçlarını yoldu. Ağabeyini fişekledi köylüler, "Git öcünü al, kanı yerde kalmasın babanın," dediler. Başını eğdi ağabeyi, "Yapamam," dedi. Amcaları yoktu, dayıları yoktu, babalarından başka bir şeyleri yoktu. Köylünün gözünde adamdan sayılmadılar, şerefsizmişler, korkakmışlar, diye damgalandılar. Çok sürmedi, başka bir adama vardı anası. Otuz yaşında kadın, yetmişinde herifin koynuna girdi.
Boynu iyice büküldü, başı hep yerde gezdi. Ağabeyi kaçtı köyden, alıp başını gurbetlere gitti. Artık hepten yalnızdı, üzgündü. Babasının yüzünü, gülümsemesini, atları sevmesini, sık sık söylediği, "Sen benden uzun yaşa oğul, ömrün benimkinden uzun olsun," lafını düşünüp kara hülyalara daldı. Kaya başlarına, uçurum başlarına koştu ağlamaya. Ekin tarlalarında, çorak derelerde dolaştı. Köylüye kızdı, dünyaya kızdı, Tanrı'ya kızdı, devlete kızdı ve yumruklarını sıktı. Ve tırnaklarıyla etini yırtıp kanını akıttı.
Büyüdü, on dört yaşına geldi. Perihan isminde, kaz güden, eli yüzü pak bir kıza gönlü düştü. "Peşimi bırak," dedi Perihan, "sana göre değilim ben." Kalbi kırıldı, sonra kendi kendine söndü içindeki ateş. Yine de delikanlı yüreği gücendi. Nehre yüzmeye gitmek istedi bir gün. Yolunu kesti akranları, "Git başka yerden geç, burası sana yasak," dediler. "Başka yol yok ki," dedi, "nereden geçeyim?" "Siktir lan piç!" deyip ittiler, yere düşünce güldüler. Kalktı, üstlerine yürüdü, birinin gömleğinden tutup kendine çekti, düğmeleri koptu, yırtıldı gömleği çocuğun. Ağladı çocuk, annesi geldi, "Kim yaptı bunu?" diye sordu kalabalığa. "İşte şu, öldürülen oduncunun oğlu," dediler hep bir ağızdan. Yaklaştı kadın kendisine. Yumruğunun içiyle vurdu defalarca yüzünün bir yanına. Güldü çocuklar. Hepsi birden, "Ha ha ha ha!" diyerek güldüler. Yüzünü ateş bastı, göğsü şişti, şişti, şişti ve inmedi. Gözünden yaş geldi, dudaklarını ısırdı, yumruklarını sıktı ve arkasını dönüp gitti.
O günden sonra nereye gidecek olsa önü kesildi. Bostana giderken önü kesildi. Çeşmeye giderken önü kesildi. Köyün içinde gezerken yoluna çıkıp sataştılar. Bakkala gidiyordu bir gün, önüne bir kız çıktı, kendisinden büyük, iri, güzel bir kızdı. Tişörtünün yakasından tuttu kız. Kızgındı. "Sen," dedi, "kardeşime piç demişsin doğru mu?" "Doğrudur, demişimdir," diye cevapladı, derin, karmaşık ama dümdüz bir kılıç gibi ışıldayan gözlerle. Kız yüzünü iyice yaklaştırmıştı onun yüzüne. Sövüyor, hakaret ediyordu kız ona. Duymuyordu, çünkü kızın dudaklarına vermişti tüm dikkatini. Ne kadar da dolgundu dudakları, kırmızıydı, greyfurt dilimi gibi tel tel kurumuştu ve titriyordu. Keşke öpebilsem bu dudakları, diye düşünürken bir tokat yapıştırdı kız bunun yüzüne. O yandaki kulağı uğuldadı. "Ağzına sıçarım senin lan," dedi kız ve bir tokat daha geldi arkasından. Sonra bir tane daha, bir tane daha ve bir tane daha... Kız yorulmuştu, hırsını almıştı, gitmesine izin verecekti ki, sırık gibi uzun ve sıska bir adam geldi. "Ne oldu Sanem, kim bu?" dedi sırıtarak. "Şu vurulan adamın piçiymiş, kardeşime küfretmiş dayı," dedi. "Vur vur," dedi kızın dayısı, "bırakma hemen orospu çocuğunu, iyice dağıt ağzını yüzünü."
Biraz daha büyüdü, liseye yazıldı. Kitapları sevdi, okulu sevdi. Avukat olması gerekirmiş, öyle dedi bir öğretmeni. Ağzı iyi laf yapıyormuş ve hırslıymış ve kafalıymış. Avukat olacağım o zaman, diye ahdetti kendi kendine. Münazaraların, okuma kulüplerinin ateşli hatibi oldu.
Güz başlarında köyüne, annesini ziyarete gitti. "Düğün var oğlum" dedi annesi, "düğünü izlemeye gitsene." "Sevmem ben düğünleri, hem kimmiş evlenen bilmiyorum," diye cevapladı o da. "Nace'nin kızı yok mu, tanırsın sen de Perihan'ı," dedi oğluna kadın. "Avrupa'ya götürecekmiş kocası düğünden sonra." Yutkundu, "Evleniyor zaar o kız," dedi yalandan bir ilgisizlikle. Ama avukat olacaktı o. Aşkı, sevdası okumaktı şimdi. Yine de yüreği buruldu, içini sızlattı Perihan'ın evlenmesi. Kalkıp gitti, gidip bir dam başında izledi davullu zurnalı düğünü. "Kim bu?" dedi onu gören köylüler, "biz niye tanımıyoruz bu oğlanı?" "Şu Zahe'nin oğluymuş anam," dedi avratlardan biri, "güzelleşmiş, boy pos atmış baksana." "Heye bacım, benzemez olmuş onlara," dedi başka bir kadın.
Avrat uşak geniş bir kalabalığın ortasında, davulcu kaptırmışken kendini çaldığı havanın ritmine, zurnacı da kaldırmıştı burnunu havaya kendinden geçercesine. Biri vurdu omzuna tam o sırada. "Hele gel kardaş," dedi uzun boylu, babayiğit bir oğlan. "Hele gel kimsin sen, kimlerdensin? "Neyine gerek?" diye sordu çam yarması oğlana, "Kim olduğumdan sana ne?" "Düzgün konuş lan," diye çıkıştı oğlan, "burası benim köyüm, oturduğun bu dam da benim." Sustu, bir çift tüfek namlusu gibi dikti gözlerini oğlanın kibirli yüzüne. Ve birdenbire anımsadı; eskiden hep yolunu kesen çetenin başıydı bu oğlan. Kaynamış kahve köpüğü gibi bir öfke kabardı yüreğinden, kabardı ve tam taşıp dökülecekken dudaklarının arasından, "Bela arama oğlum," dedi oğlana alaycı bir tebessümle, "hadi işine bak." Karanlıkta birer birer toplandı başına köyün gençleri. İçlerinden biri kusar gibi bağırdı, "Şunun ağzına iki tane vur da gitsin la!" Basınçlı bir hava üflenmiş gibi öfkeyle şişti yine göğüs kafesi. Önünde sırıtan oğlana kollarını balyoz gibi sallamak, nefesi kesilene kadar vurmak, iki ayağından tutup sürüklüye sürükleye kaya başına götürmek sonra da çene kemiklerinden tutup, "Özür dile lan! Özür dile, yoksa şu uçurumdan aşağı atacağım seni, it oğlu it!" diye haykırıp, göğsünde sıkışmış tüm havayı boşaltmak istedi. Okulu düşündü sonra, hayallerini, şehirleri, gelecekteki dostlarını ve bu cahil zorbaların çok uzağında yaşayacağı mutlu günleri düşündü. Yüksek tavanlı bir duruşma salonunda, takım elbisesiyle kendinden emin, muzaffer duruşunu getirdi aklına. Değmez bunlar için, diye geçirdi içinden. Değmez, daha önemli kavgalarım olacak benim!
"Sizin eviniz olduğunu bilmiyordum, kusura bakma, insanların damına müsaade almadan çıkmak doğru değil tabii. İniyorum, tamam," dedi tiksintiyle bakarak etrafını sarmış kara kara başlara. Kalabalıktan akorsuz, pürtüklü bir ses geldi, "Entel dantel konuşma lan bizimle!" Duymazdan geldi, merdivenlerden sakince, düşmeden inersem gerisi kolay, diye geçirdi içinden. İndi. Ardından gülüşmeler, alaylar, laf atmalar, "Karı gibi, ibnenin teki," demeler... Sanki sırtına yüzlerce biz sokuluyordu da buz gibi kan damlıyordu bacaklarından aşağı. Yine de yürümeye devam etti. "Sen benden uzun yaşa oğul," demişti babası, "ömrün benimkinden uzun olsun."
Yürüyordu. Zorbalığı, kötülüğü, düşmanlığı ve onu yolundan çevirecek bütün şeytani ayartmaları ardında bırakmış gidiyordu ki "Babası gibi kancığın teki bu da!" diye kişnedi arkasından bir ses. Başı uğuldadı, kulakları kapandı, ağzı kurudu ve o anda kızıl göklerin böğründe dövülmüş tunçtan bir öfke düştü toprağa. Vuslata, şehvete benzer bir hazla saniyeler içinde bir özsu gibi topuklarından emilip saç uçlarına kadar yükseldi gazap. Gerildi, damarlarındaki bütün sıvılar çekildi. Bedeni sert bir tomruk gibi, kör bir nacak gibi, çekiç gibi kaskatı oldu ve döndü. Şimdi aylarca aç kalmış yırtıcı ve merhametsiz bir hayvan gibi koşuyordu kalabalığa doğru. Evi, köyü, vadiyi, bozkırı, dünyayı temelinden söküp tepelerine geçirecek kadar kuvvetle doluydu. Bir çırpıda, kana susamış kuduz bir köpek gibi dört eliyle tırmandı merdivenleri. "Kimdi lan o!" diye uludu. "Ulan babama kancık diyen hanginizdi?" Gerilmiş, son haddine kadar gerilmiş bir ok gibi bakıyordu damdaki kalabalığa. "Bendim lan ne var!" dedi biri, birkaç adım öne çıkarak. Uzun, cüsseli olandı bu. "Sen miydin? Demek sendin ha!" der demez oğlanın üstüne uçtu ve punduna getirip iki kolundan tutarak döndürmeye başladı gövdesini. Küçük bir çocukla oynar gibi kollarından tutmuş pervane gibi çeviriyordu kocaman oğlanı. Kalabalık ürkmüş, suspus olup geriye çekilmiş, bunun sonunun nereye varacağını görmek için izliyordu. Oduncunun oğlu, yılan pençelemiş bir atmaca gibi dönüp duruyordu iki kolundan tuttuğu oğlanla birlikte. Davulun ve zurnanın sesi uzuyor, kısalıyor, sünüyor, bir alçalıp bir yükseliyordu. İyice hızlandı, hızlandı, hızlandı ve bıraktı oğlanın kollarını. Oğlanın kocaman gövdesi hızla yuvarlanan bir loğ gibi önce toprak damın üstündeki bacaya çarptı ve bir bilardo topu gibi sekerek damdan aşağı düştü. Düşer düşmez de oduncunun oğlu üstüne atladı. Ve döndürülmekten beyni bulanmış, gözleri yuvalarından dönmüş, kendinden geçmiş oğlanın göğsünün üstüne karabasan gibi oturdu. Yumruğunu iyice sıkıp avuç büyüklüğünde sert bir taş haline getirdi ve hınçla, hırsla, acımasızca, dünyanın sonu gelinceye kadar durmayacakmış gibi vurmaya başladı oğlana. "Özür dile lan!" diyordu, yumrukları oğlanın kandan ve sümükten vıcık vıcık olmuş yüzünü yırtarken, "özür dile babamdan!"
Düştüğünde kuyruk sokumu yerdeki kayaya çarpan çocuk soluksuz kalmıştı. Hiçbir organını hareket ettiremiyordu. Gözlerini açtı oğlan. "Vurma," diyecekti ama gücü yetmiyordu. "Özür dile orospu çocuğu, özür dile!" diye bağırıyordu oduncunun oğlu. "Özür dilerim," dedi oğlan, "vurma, kurban olayım vurma, özür dilerim." Oğlanın başının biraz ötesinde, kesilmiş bir hayvanın bağırsaklarını, sakatatlarını gördü oduncunun oğlu. Uzandı, pembemsi bir soluk borusuydu elindeki. Altında, kendisinden merhamet dileyen çocuğun yüzüne yüzüne vurdu elindeki gırtlakla. "Bir daha babamın adına ağzına alırsan seni öldürürüm lan!" diye bağırdı. "Seni öldürürüm!" Soluk borusunu kamçı gibi oğlanın bir o yüzüne çarpıyordu bir diğer yüzüne.
Kalktı, kendisini izleyen damdaki kalabalığa çevirdi başını. Göğsü körük gibi şişip iniyordu. Kapkara, marazlı, yabanıl suratlar dam kenarındaki hezanların üstüne konmuş bir kuş sürüsü gibi izliyordu kendisini. Sanki kolunu kaldırıp ellerini çırpsa hepsi bir anda uçuşacaktı. Davulcu hızlı bir havaya geçmişti, zılgıtlar çekiliyor, tüfekler sıkılıyor, halayın kanatları bir sağa, bir sola doğru yatıyor düğün iyice şenleniyordu.
Arkasını dönüp gitti. Davul zurna sesleri şimdi çok uzaklarda, öteki köylerin birindeymiş gibi kesik kesik yankılarla geliyordu kulağına.






