Öğle Arası
24 Eylül 2018 Öykü

Öğle Arası


Twitter'da Paylaş
0

Dilan’ın karşısında bu defa, boşlukta dalgalanan bir deniz duruyordu. Gözleri uzaklarda denizin bağlandığı bir kara parçası arıyor, aynı anda üzerinde oturduğu kumsalı çıplak ayaklarıyla deşiyordu. Ellerini pamuktan eteğinin üstünde, bacak arasını saklar biçimde mühürlemişti. Sıcağın içine kadar girmesini istemedi Dilan. Bugün, güneş erkekti.

Gül’ün sesi duyulduğunda, öğle arasının bitmesine yaklaşık elli dakika kalmıştı.

“Dilan! hadi gel, katıl bize.”

Dilan, ne ayaklarını ne ellerini yerinden oynatabildi. Nazikçe başını çevirerek, “Böyle iyiyim, siz yiyin,” dedi.

Gül ikna olmadı. “Hadi ama gel,” diyerek oturduğu yerden doğruldu. Gül’ün hareket ettiğini gören Dilan, ellerini, ayaklarını ve sepetini topladı. Yanlarına gitti.

“Hasan nasıl?” diye sordu Gül ilkin.

“Aynı,” diye cevap verdi Dilan.

“Sen nasılsın peki?” dedi bu defa Naz. “Bugün bağda seslendim sana, duyuramadım. Elini kanatmışsın galiba, umarım önemli bir şey değildir.”

 “Ha, yok.” dedi Dilan, gözlerini kaçırarak. “Bıçağın ucu değdi biraz.” 

Hasat zamanları bağda üzüm topluyordu Dilan. Bıçağıyla bağ bozma ustasıydı artık. Olgunlaşmış üzümü ayırt edebiliyor, acele etmeksizin kendine has bir ritimle kesiyor, buğusu gitmesin diye avucuna değdirmeden, nazikçe sepetine koyup, biriktiriyordu. Diğer kadınlarla birlikte, güneş doğmak üzereyken başlıyordu hasat. Güneş tepeye vardığında, sıcağın üzümleri çatlatmasından endişe edilip, işe ara veriliyordu. Bu defa, asmalarında kendi hallerine bırakılıyordu üzümler. Akşamüstü serinliğine kadar.

Toplama işi bittiğinde sepetler eşliğinde yokuş aşağı taşınıyordu üzüm sepetleri. Okuldan sıkılmış kasabanın çocukları o ânı iple çekip, üzümlerle birlikte salıveriyorlardı kendilerini. Ve bu sene ilk defa, hasat sonrası budama işi için de çağrılmıştı Dilan. Bu nedenle, gündüzleri Hasan’a bakmak gitgide büyüyen bir sorun oluyordu.

Kaza, on dört ay önce olmuştu. Ağır ağır geçen o on dört ay boyunca, yalnız Dilan bakmıştı Hasan’a. Ona sulu yemekler yapıyor, kaşık kaşık yediriyor, bedenini sabunlayıp siliyor, altını değiştiriyor, soyuyor, giydiriyor, sonra yeniden soyuyor ve yeniden giydiriyordu. Evin içinde çiğ bir acıma duygusu sarıp sarmalar olmuştu her şeyi. Dilan’ın eşyaları birer birer elden çıkarması da işe yaramıyor, gün be gün çoğalan boşluğu tek başına doldurması gerekiyordu.

Öğle arasının bitmesine kırk dakika kaldığında, herkes bir hayli acıkmıştı. Bazıları önlerine,  bazıları denize bakıp, akşamdan hazırladıkları peynirli ve etli ekmekleri afiyetle yemeye koyuldular. Bedenleri, çocukları ve erkekleri üzerine konuştular. Yemeklerini bitirdiklerinde yerlerinden doğruldular. Kumsalda bir sürü ayak izi bırakarak, bağa doğru yol aldılar. Dilan da kadınların arasına katıldı.

Yürüyüş esnasında, Naz, Dilan’ın arkasındaydı. “Dilan, bekle n’olur,” dedi. Bal rengi uzun saçlarını savurarak, Dilan’ın yanına doğru hızlandırdı adımlarını. Vardığında nefes nefeseydi. Yokuştandı elbet. Dolgun göğüsleri, beyaz gömleğinin iliştirilmemiş düğmeleri arasında her nefes alışında dalgalanıyor, etrafa pudra kokusu yayıyordu. Güneş, güzel bedenini iyice ısıtmış, ısının fazlası, inip kalkan göğsünde bir ter damlası oluvermiş, belli belirsiz duruyordu. Eliyle sessizce Dilan’ın eline dokundu. Dilan, beklenmedik bir şekilde çekti elini. Kalçasının yanına koydu. Naz’ın üzerinde taşıdığı ter damlasına düşmüş gözlerini, öteye attı.

O biricik damla, yakın zamana ait puslu, sessiz bir günü çağırmıştı. Beş hafta önce bir öğle vaktiydi. Dilan ve Naz, sahilde, gözlerden uzak, dalgalardan nasiplenerek ıslanıyorlardı. Geçen senenin üzümlerinden yapılmıştı içtikleri şarap. İçildikçe gökyüzünün teni griden siyaha, onlarınki açık pembeden şeftaliye çalıyordu. Dilan gençliklerinden kalma bir şarkıyı mırıldanıyor, Naz’ın içine cesaret birikiyordu. O cesaretten olacak, Naz birdenbire öpüverdi Dilan’ı. Dillerinde deniz tuzu ve üzümden doğmuş melez bir tadı paylaştılar. Dilan, hafif utangaç gülümsedi. Naz, başını Dlian’ın sol göğsüne yasladı, gövdesini denize saldı. Dilan, bedenine yaslanmış Naz’ı usul usul okşadı. Davetkâr olmaktan ziyade, bir gerçeği kabul etmiş gibiydi. Kalp atışları duyulabiliyordu.

Naz’ın sesi tekrar duyulduğunda, diğerlerinin gerisinde kalmışlardı.

“Neden uzak duruyorsun?” diye sordu Naz.

Hemen cevap vermedi Dilan. “Hasan’la ilgilenmem gerekiyor,” dedi bir zaman sonra.

Cevap, Naz’ın hoşuna gitmedi.

“Söyledim ya sana, yardım edebilirim, beraber bakabiliriz Hasan’a,” dedi.

Geçen hafta, Dilan bağdayken Naz, Hasan’a bakmak için birkaç defa eve uğramıştı. Dilan bunun iyi bir fikir olmadığını düşünmüş, fakat zorunluluktan kabul etmişti. Evlendikleri günden beri Hasan, Dilan’ın Naz ve diğer arkadaşlarıyla görüşmesinden pek haz etmemiş, Dilan, bu durumu Hasan’ın geçkin orta yaş hallerine bağlamıştı. Evliliklerini takip eden günlerde de, Hasan’ın gücünü sarsabilecek hiçbir şeye gönül gezdirmemişti Dilan. Bir çocuk sahibi olmak dahil. Hasan, bu fedakârlığın karşılığını mutlak bir bağlılıkla ödüyor, başka kimselere ve şeylere ihtiyaç duymaksızın yaşayıp gidiyorlardı. Yaşamak böyle akıp giderken, kimsenin anlam veremediği bir şey olmuştu kaza.

“Hasan, benim sorumluluğumda,” diye cevap verdi Dilan. Keskin.

Dilan’ın soğuk ve mesafeli tavrı, Naz’ı baştan çıkarıyordu.

“O artık bir yük, görmüyor musun?” dedi Naz.  

Bu cevap karşısında öfkelendi Dilan. “Bu seni ilgilendirmez,” diyebildi. Bir süre aynı yerde, kara saçlarının gölgelediği ela gözleriyle Naz’a bakarak durdu. Ardından, bağa doğru yürümeye koyuldu.

Naz kalakalmıştı, neyin yanlış gittiğini düşünmeye başladı zihninde. O öğle arasına çakılmıştı. Dilan sahilde nasıl da güzel söylemişti o şarkıyı, sesi havada ne güzel süzülmüştü. Gülümsemesi nasıl da yumuşatmıştı yüzünü. Ve nasıl sımsıkı sarmıştı Naz’ı kollarında. Dilan’ın solgun dudaklarına nasıl renk verebilmişti Naz. O an ve sonrası nasıl da sadece birbirlerine yazılmıştı sözcükler.

Bu düşü bırakabilecek gücü kendinde bulamadı. Dilan’ın ardından koşmaya başladı. Koştukça rüzgâr pudra kokusunu bedeninden alıp götürüyor, gözleri buğulanıyordu.  

Yetiştiğinde, “Dilan üzgünüm, lütfen konuşalım,” dedi.

Bu defa yokuş ikisini de nefes nefese bırakmıştı.

Dilan döndü. Naz’ın içindekileri görüyor gibiydi. Yine de, dilinde biriktirdiği sözcükleri olduğu gibi söylemeye karar verdi.

“Bazen çok yoruluruz Naz, öğle arası veririz. Sonra yine devam ederiz.”


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR