Öğretmen
7 Ocak 2020 Öykü

Öğretmen


Twitter'da Paylaş
1

Ülkenin en iyi Anadolu liselerinden birinde ilk yıllarım. Hem orta kısımda ders veriyorum, hem lisede. Genellikle lise sınıflarında uyguladığım bir yöntem vardı. Her öğrenci, ders kitaplarının dışında, ilgi alanındaki bir konuyu seçecek, bir hafta içinde o konu ile ilgili araştırma yapacak, ve hazırladığı dört beş sayfalık bir yazıyı, on dakikalık bir sunumla arkadaşlarıyla paylaşacak ve sunumun sonunda, diğer öğrencilerin konu ile ilgili sorularını yine on dakika ile sınırlı bir sürede yanıtlayacaktı. Bu yöntemle, sunumu hazırlarken okuma, yazarken yazma, sunarken konuşma ve sorulara yanıt verirken hem anlama hem de konuşma becerisini geliştiriyordu öğrenci.

Yeni aldığım Lise 1/A sınıfındayım ve öğrencilerimle konu seçimlerini yapıyoruz. Sırayla herkes yanıma geliyor, seçtiği konuyu ve sunum planını bana açıklıyor, ben de hangi kaynaklardan yararlanabileceğini söylüyor ve önerilerde bulunuyorum.

Orta sıralardan, çelimsiz, o güne dek tartışmalara katılmayan, sessiz, bu öyküde Ali diye anacağım bir öğrencim yaklaştı bana ve sıkılgan bir tavırla konu seçemediğini söyledi.

Öğrencileri yeni tanıyordum, o nedenle de ilk önce ilgi alanını sordum Ali’ye.

Kekeleyerek, “Futbol,” dedi.

“Futbol çok genel bir konu,” dedim. “Futbolun nesi?”

Yüzüme baktı, derin bir nefes aldı ve yine kekeleyerek, “Bilmiyorum,” dedi.

“Yani,” dedim usulca, “futbolun bir endüstri olarak dünyadaki yerini mi, yoksa eleştirel açıdan futbolun gereksizliğini mi, yoksa ulusal ve uluslararası dostluğun gelişmesindeki katkısını mı, ya da beklenenin tam tersine düşmanlığı körüklediğini mi ele almak istiyorsun?”

“En son söylediğinizi düşünüyorum,” dedi yüzü kızararak ve yine kekeleyerek.

Çocuktaki bu konuşma bozukluğunun İngilizce’den kaynaklanıp kaynaklanmadığını anlamak için Türkçe konuşmaya başladım. Sonuç değişmemişti. Sözcükleri ya da heceleri yineleyerek, büyük bir zorlukla ve sıkıntıyla konuşuyordu Ali. Ben, konuşmasında hiçbir anormallik yokmuş gibi, konusunda örnek olarak gösterebileceği, Avrupa ve Güney Amerika’da kanlı biten futbol karşılaşmalarından bahsettim. Bunları geliştirebileceğini, ve neden futbolun toplumlar ve topluluklar arasında düşmanlık tohumları ektiğini kanıtlayabileceğini ve de güzel bir çalışma olacağına olan inancımı belirttim. Teşekkür etti, gitti yerine oturdu.

Dersten sonra Ali’nin daha önceki yıllardaki İngilizce öğretmenlerini buldum. İki yılı hazırlık sınıfı olmak üzere Ali’nin dersine benden başka dört öğretmen daha girmişti. Onlara Ali’yi sordum. Tümü de anımsadı.

“Peki,” dedim. “Bu çocuk için ne yaptınız? Bu çocuk bu konuşmayla sınıfları nasıl geçti?”

Aldığım yanıtların hemen tümü aynı gerekçe ve anlayışa dayanıyordu. O konuşunca arkadaşları güldüğü için, zor duruma düşürmemek amacıyla ona soru sormadıklarını, tartışmalara katılmamasını hoş gördüklerini ve acıdıkları için de yıl sonunda geçer not verdiklerini belirttiler.

Şaşkındım. Öfkeliydim. İnanın, Milli Eğitim Bakanı olsaydım, o an, orada, o dört öğretmenin görevine son vermekte bir an bile tereddüt etmezdim. Ama ne yazık ki, ben de onların statüsünde bir öğretmendim. Sadece acı acı gülümseyebilirdim, o kadar. Ve öyle yaptım.

O günden sonra Ali ile yakından ilgilenmeye başladım. Futbol tarihi bilgim pek de iyi olmadığı için, ona yardımcı olabilmek amacıyla ben de futbol literatürünü tarıyor, elimden geldiğince çalışıyor, edindiğim bilgileri Ali ile paylaşıyordum.

Sonunda Ali’nin sunum günü geldi çattı. Dersin ilk sunumu onundu. Endişeliydim; ya bu deneme onun sorununu daha karmaşık ve içinden çıkılmaz bir duruma sokarsa? Çok dikkatli olmalıydım. Sınıfın ileri gelenlerinden kızlı erkekli on öğrenciyi boş bir sınıfa topladım. Onlara durumu anlattım. Tüm arkadaşlarıyla tek tek konuşmalarını istedim ve sonunda öğretmenlik yaşamımda bir kez daha kullanmadığım tehdidi savurdum. “Bakın,” dedim. “Ali sunumunu yaparken sınıfta bir tek kişi gülmek değil, gülümserse tümünüzü sorumlu tutarım ve o gülen kişiyi hiç düşünmeden dördüncü kattan aşağı atarım!”

Sınıfa girdik. Yoklama yapıldı. Bilmiyormuşum gibi davrandım. “İlk sunumu kim yapacak?”

“Ben,” dedi Ali, ayağa kalktı.

“Buyur o zaman,” dedim. “Mikrofon senin Ali,” diye de espri yaptım kürsüden kalkarken.

Ali kürsüye geçti, ben onun yerine oturdum. Sınıfa baktım. Herkes ciddiyet içinde. “İyi,” dedim kendime. “Çocuklar görevlerini yapmış.”

Ali konuşmasına başladı. Başlangıçta bir hayli tutuktu. Her takıldığı yerde, hoşgörü ve içtenlikle önünü açıyordum. Lâkin dikkat ettim, konuştukça Ali’nin kekemeliği azalıyordu. Ben sürekli Ali’ye bakıyor, gülümsüyor, parmaklarımın uçlarını “güzel” anlamında birleştirerek ona gösteri- yorum ve söylediklerini başımla onaylıyorum. Sunumun son bölümü mükemmele yakındı. Üstelik birkaç espri de yaptı konuşmasını bağlarken.

Bir alkış koptu sınıfta. Sorulara geçildi. Soru yanıt bölümünde daha da açılmıştı Ali. Resmen bir şovmen gibi davranıyordu. Açıkçası, böyle bir değişimi ben bile beklemiyordum. Süre bittikten sonra Ali bir kez daha söz aldı. “Arkadaşlar,” dedi. “Sunumu hazırlarken, yardımlarını benden esirgemeyen ve bana cesaret veren öğretmenime yürekten teşekkür etmek isterim.”

Yerimden kalktım, önümü ilikledim. Yarı yolda karşılaştık Ali ile. Parlamentoda tarihi konuşmasını tamamlayan bir başbakanın elini sıkar gibi sıktım elini, kutladım.

İkinci konuşmacı kalktı, sunumunu yaptı. Sıra sorulara geldiğinde Ali’nin parmağı havadaydı.

Ağzım büyüktür zaten, bu kez gerçekten de kulaklarıma dek yayılmıştı.

Dersten sonra öğretmenler tuvaletine gittim. İki damla yaş aktı gözümden. Yıkadım yüzümü sonra, aynaya baktım. “Aferin len,” dedim kendi kendime...


Twitter'da Paylaş
1

YORUMLAR


Saadet Ekşi
İhtiyaç duyulan bir eğitimci yaklaşımı...
12:26 PM

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR