Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

24 Ekim 2023

Sanat

Picasso: Ölümün 50.Yılında Percheles’in Boğasını Yeniden Düşünmek

Bülent Tunga Yılmaz

Paylaş

0

0


İspanyol sanatı, tarih boyunca etnik, dinsel ve politik karşıtlıkların beslediği kanlı mücadelelerden; bu mücadelelerin vahşetinden, getirdiği ölümler, fiziksel ve ruhsal acılar ve yıkımlardan; yoğun ve alegorik bir dinsel/mistik spiritüalizmden ve ezoterizmden; duygusal-duyusal yoğunluktan, aşkınlıktan ve çoşkunluktan beslenmiştir. Bu da dünya sanat tarihine çığır açan; kendi alanlarında devrimsel dönüşümler gerçekleştiren büyük dehaların yetişmesine yol açmış; onların sanatlarının gücününü ve etkisini arttırmıştır: Miguel de Cervantes​, El Greco, Diego Velazquez, Francisco de Zurbaran, Esteban Murillo, Francisco de Goya, Joan Miro, Antoni Gaudi, Salvador Dali, Federico Garcia Lorca, Manuel de Falla, Isaac Albeniz, Luis Bunuel, Pedro Almodovar ve elbette Pablo Picasso… Picasso bu İspanyol dahilerin en çok bilineni, uluslararası alanda en büyük şöhrete ulaşanı olduğu gibi eserlerinde bu aşkınlık ve yoğunluktan, dolayısıyla da şiddetten en çok besleneni; hatta bu unsurların kişisel yaşamında da örneklerine rastlanılanlardan biri, belki de birincisidir.

Kahin Tiresias, Narkissos’un babasının oğlunun geleceği hakkında sorduğu soruya şu cevabı verir:

“Kendini tanımazsa uzun yaşar.”

Picasso, sanat tarihinin belki de gördüğü en büyük Narkissos, kendini çok erken tanımasına rağmen Tiresias’ın kehanetini haksız çıkarırcasına çok yaşadı ve çok çalıştı. Uzun ve sürekli akan bir nehire benzeyen yaşamı boyunca da kendini;  sayıları yaklaşık 14 bin’e yaklaşan tablolarını ve çizimlerini, 300’ün üzerindeki heykellerini, seramik çalışmalarını ve yaşamına giren kadınları suyun yansımasında gördü. Suda özellikle de kendi yansımasını, yapıtlarını ve onların etkilerini gördükçe egosu büyüdü; egosu büyüdükçe de bazılarının tanımlamasıyla bir canavara, Berger’in sanat tarihinin yazılmış en cüretkar ve tartışmalı biyografi çalışmalarından biri olan The Success and Failure of Picasso’da1 tanımladığı üzere bir vahşi soyluya dönüştü.

Dünya sanat tarihinde Leonardo da Vinci ve belki de Michelangelo dışında muhtemelen hiçbir ressam Picasso kadar duyulmamış ve tanınmamıştır. Picasso,  iddialı ama büyük oranda da doğru bir ifadeyle, tek başına büyük kitleler için modernizmin temsilcisi ve sembolü olmuştur. İki kere gezdiğim 2005-2006’de Sabancı Müzesi’nde düzenlenen Picasso İstanbul’da2 sergisi sırasında yaptığım gözlemler sanatla ilgisi olsun olmasın Picasso isminin tek başına nasıl bir imaj ve etki yarattığını bizzat görmemi ve deneyimlememi sağlamıştı.

picasso

Öldüğü gün The Guardian onu “20. Yüzyıl’ın en etkili sanatçısı” olarak tanıtmıştı. Fernando Colomo’nun 1911’de kısa bir süreliğine Mona Lisa’nın Louvre Müzesi’nden çalışması sonrasında Picasso ve sürrealist edebiyatın öncülerinden Fransız şair Apolloinaire’nin tutuklanmasını anlattığı filmi 2012 tarihli La Banda Picasso’nun sonunda olaya karışanların sonraki yaşamları hakkında uzun uzun bilgi verilirken Picasso hakkında tek bir şey söylenir: 20. Yüzyıl İkonu

Picasso daha sanatının ilk yıllarından itibaren dehasının, sanat tarihine yaptığı katkının ve modern bir ‘ikon’ olduğunun farkındadır. Çevresindekileri kendine esir eden ‘sonsuz ve sarsılmaz’ egosu; Berger’in tabiriyle “ilkel istila yeteneği ve vahşi doğası” ve ressam ile Paris’teyken fiziksel olarak karşılaşan Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Günlükleri’nde yazdığı üzere “karşılaştıklarını büyüleyen, çok kuvvetli, adeta bir hayvan gözünden çıkan bakışları”3 ile Picasso Berger’e referansla, çevresiyle ilişkisi olmayan, ilişki kurduğunda da çevresini ezen bir canavara dönüşmüştür.

Picasso’nun çevresi ile kurduğu bu eşitsiz, tahakkümcü ilişki elbette  tek taraflı ve ressamın kendiliğinden oluşturduğu, dolayısıyla da karşılığı olmayan bir şey değildir. Sanatının büyüklüğü ve yenilikçiliği; adeta sonsuzluğa uzanan yaratıcılığı ve dehası sayesinde, sanat simsarlarından koleksiyonculara; resme meraklı amatör sanatseverlerden genç sanatçılara ve hatta sanat ile çok alakalı olmayan ama aktüaliteyi takip eden yüksek sosyete mensuplarından sıradan halka kadar geniş bir kitleden gördüğü aşırı ilgi onun yüceltilerek neredeyse tanrısal bir konumuna oturtulmasına ve tüm bunların sonucu olarak da yaptıklarının ‘bir dahinin şımarıklıkları’ olarak hoş görülmesine neden olmuştur.

Alex Danchev, The Guardian’da Tate Liverpool’da açılmış ve bir politik figür olarak Picasso’ya odaklanmış Picasso: Peace and Freedom başlıklı sergi hakkında yazdığı yazıda4 şöyle der: “Fransız Komünist Partisi’ne olan bağlılığına rağmen sanatçı gerçek olarak tek bir partinin taraftarıydı: kendisinin”

Sanat tarihçisi Robert Rosenblum, sanatçının son dönemine dair yaptığı analizde son yıllarında Picasso’nun ileriye değil geriye baktığını; bu geriye bakış sırasında sadece sanat tarihinin Velazquez, Rembrandt ve Delacroix gibi eski büyük ustalarına değil kendisine de, eski Picasso’ya ve yapıtlarına da baktığını söyledikten sonra şöyle der: “Sadece eski ustalarla değil, sanki Batı Sanatı’nın ve tecrübesinin en büyük hazineleri arasında yer aldığından emin olarak kendi eserleriyle de bir diyaloga girer.” Torunu, Diana Widmaier Picasso da “doğduğumda dedemin karakteri sanatından büyüktü” yorumunda bulunur.5

Uzun yaşamasının da etkisiyle resim sanatının neredeyse ölümsüz, yaşayan mitolojik bir karakterine; modern sanat mitosunun adeta tek başına anlatıcısına dönüşmüştür. Sadece varlığı bile pek çok sanatçıyı ressamı korkutmuştur. Fransız ressam Dominique Thiolat, “eminim ki belirli bir sabırsızlıkla Picasso’nun ölümünü bekleyen tek ben değildim” der.

Picasso’nun bu mitsel konumunun; sonsuz egosundan ve çevresiyle kurduğu hükmedici/buyurgan ilişkilerin en ciddi kurbanlarının arasında ilk sırada kadınların olduğu günümüzde yadsınamaz bir tarihsel gerçek. Sanat tarihçisi, Picasso’nun ikinci çocuğu Maya’nın kızı ve ressamın muhtemelen çocukları içinde ona en yakın olan Maya’ya adadığı tablolarla ‘Picasso and Maya: Father and Daughter’ başlığıyla düzenlenen serginin küratörlüğünü de üstlenen Diana Widmaier Picasso, dedesinin sanılanın aksine kadınlara saygı gösterdiğini ve konumu kullanarak onları cinsel bir nesneye dönüştürmediğini ve kadınlara karşı her zaman açık olduğunu iddia eder.6 Kardeşi Olivier de dedesini savunurken “kadınların Picasso’nun yaşamına girdiklerinde onun neye benzediğini biliyorlardı. Anneannem onu ‘muhteşem korkunç’ olarak tanımlardı. Büyükbabam hayatına giren tüm kadınlarla bir aşk hikayesi yaşadı ve hiç kimseyi bir şey yapmak için zorlamadı(…) Pablo Picasso Pablo Picasso’dur. Sıradan bir kişi değildi ve anneannem onunla karşılaştığında bunu ve evli olduğunu biliyordu” der.7

Öte yandan bir diğer bir torunu, Picasso’nun en büyük çocuğu, ilk karısı Rus Balerin Olga Khokhlava’dan olan oğlu Paolo’nın kızı Marina Picasso ise, “kadınları cinselliğine teslim etti, uysallaştırdı, efsunladı, yuttu ve sonra da tuvalinde öğüttü”8 diyerek kuzenlerinin tam karşısında yer alır. Tabi bu yorumlarda torunların ebeveynelerinin babaları Picasso ile ilişkisinin de etkisi olabileceğini akılda tutmak gerekir. Marina Picasso’nun babaannesi Olga, Picasso ile ölümüne kadar çok şiddetli bir savaş verirken Diana ve Olivier’in anneanneleri Marie-Theresa adeta büyülenmiş bir şekilde Picasso’ya bağlı ve sadıktır. Ölene kadar uysal bir şekilde ona bağlı kalmış; Picasso ölünce de adeta yaşamının bir anlamı kalmadığını düşünerek kendi yaşamına son vermiştir. Keza Picasso nezdinde de en büyük çocuğu, Olga’nın oğlu, alkolik, işe yaramaz Paolo ile babasına çalışmalarında ona destek olan ve sürekli yanında bulunan en büyük kızı Maya  da aynı değildir.

Onu savunan torunlarının görüşleri pek çok açıdan anlaşılabilir ve hatta ciddi oranda haklılık payı taşıyor olsalar da tanıklıklar, tarihsel belgeler ve anılara dayanarak pek çok kişi Picasso’nun kadınlar ile ilişkileri karşısında onlar kadar bağışlayıcı ve anlayışlı olamıyor; özellikle de konuya günümüzün #Metoo merceğinden bakanlar.

#Metoo bireysel bir adalet arayışından bir toplumsal harekete dönüşme emareleri göstermeye başladığında, bu sürecin Hollywood ve sinema ile sınırlı kalmayacağını; bütün bir sanat tarihine yayılacağını ve daha da ileriye gidilerek geçmişe dönük bir cadı avına, bir ‘purge’, bir arınma orjisine dönüşeceği riskini de beraberinde getirebileceğini tahmin etmek zor değildi. Nitekim bu tahminin bir gerçeğe dönüşmesini görmek için uzun süre beklemeye de gerek kalmadı. 2018 yılında, sanatçı Michelle Hartney #metoo hareketinden ilhamla, Metropolitan Müzesi’nde Gaugin ve Picasso’nun eserlerinin olduğu bir sergide sanat tarihinin en büyük ikonlarından mizojinist olanları ifşa iddiasıyla hazırladığı; içinde Roxana Gay’in 2018 tarihli ‘Can I Enjoy the Art But Denounce the Artist’ başlıklı makalesinden ve Hannah Gadsby’nin Nanette gösterisinden alıntılar bulunan duvar çıkartmaları ile bir gerilla gösteriyle hazırlamıştı. Paul Gaugin #metoo hareketinin sanat tarihinde de etkisini gösterme sonrası başlayan sürecin de ilk büyük kurbanı oldu. Tahiti dönemine ait ırkçılık ve reşit olmayan genç kadınlarla yaptığı evlilik iddiaları Gaugin üzerindeki alevli tartışmaların bugün bile devam etmesine yol açıyor. Böyle bir cadı avında Picasso’nun sanat tarihinin kanonunu oluşturan büyük isimler arasında kazana ilk atılmak istenecekler arasında yer alacağını tahmin etmek zor değil.

Günümüzün en azılı Picasso düşmanlarından Avustralyalı komedyen ve aynı zamanda Haziran-Eylül 2023 tarihleri arasında Brooklyn Müzesi’nde It’s Pablo-matic: Hannah Gadsby başlığıyla gerçekleştirilen serginin küratörü Hannah Gadsby stand-up gösterisi Nanette’de ressama olan nefretini şöyle açıklamıştı: “Kübizm. Bir anda tüm perspektifler. Bu perspektiflerden bir tanesi bir kadının mı? Hayır. Sadece ç.künün üstüne bir kaleydoskop filtresi koyuyorsun.”9 Gadsby Picasso’yı mizojeniden muzdarip bir akıl hastası olarak da tanımlamıştı. 

Sanat eleştirmeni Eliza Goodpasture da Picasso’nun büyüklüğünün gürültü, büyüklük, orijinallik, şok ve huşu ile tanımlandığını ekledikten sonra maçoluk ve şehvani bir erkeklik ile de ayrıştırıldığını iddia eder. Goodpasture, Picasso’nun sanatını ama onun yaşamını organize ederek ama onunla ilgilenerek ve onun tablolarını doldurarak etrafındaki kadınların var ettiklerini iddia eder. 10

Goodpasture’un kötü ama hırslı bir boşanma avukatının dilekçesini andıran “saçlarını süpürge eden kadın” çağrışımı ne kadar yüzeyselse “sanatı için resmettiği ve beraber olduğu kadınların insanlıklarını ahlaksızca gözardı ettiği” yorumu de büyük oranda doğrudur. Alex Needham, The Guardian’daki makalesinde Picasso’yu “20.Yüzyıl’ın en etkili sanatçısı ama aynı zamanda canavar bir kadın düşmanı”11 olarak tanımlar. Sanat eleştirimeni Adrian Searle da Picassonun sanatını insan bedeni parçalarıyla beslendiğini; sevgililerini parodik ve pnömatik birer oyuncağa, acının karikatürlerine çevirdiğini söyler ve ekler “sanatı için olmasa bile, kadınlara kötü davranan canavarlardan biridir.”12 Paris’te bulunduğu dönemde ressamın incelediği yapıtları hakkında Tanpınar da şöyle yazar: “Picasso insanı ve insana ait şeyleri insanın dışında aramasa ne olurdu”.13

Picasso’nun gerek sanatında gerekse de günlük yaşamında bir hümanist olmadığı; çevresindeki insanlara pek de ‘insanca’ davranmadığı konusunda şüphe yok. Buna karşın Picasso ile birlikte sanat tarihinde, hatta düşünce ve felsefe tarihinde de örneklerine sık rastlayacağımız bu tipte ‘büyük isimlerin’ karakterlerine dayanarak sanat ve düşünce tarihi kanonunun yeniden yazılması; bu büyük  isimlerin yaptıklarından sorumlu tutulması ve kanonun hangi cinsten veya ırktan olursa olsun, diğerlerinin insanlığına değer veren isimlerinde yeniden oluşturulması düşüncesi ise #metoo radikallerinin ulaşabileceği noktayı göstermesi açısından ilginç. Picasso ile başlayacak bir kanon temizliği sonrasında hali hazırda tartışılmaya başlayan Gauguin, ki onun kabahatleri Picasso ile kıyaslanamayacak düzeydedir, ile birlikte Dali, Klimt, Balthus, Lucian Freud gibi ressamlarla devam edecek mi ve sonra da edebiyata ve mizojonist eğilimleri olduğu savıyla Freud, Hegel, Schopenhauer, Nietzche’ye gelir mi? Politik doğruculuk ‘kanona girecek sanatçı’ seçiminde ana kriter haline geldiğinde sanat tarihini içinde kaç büyük sanatçı bulunabileceğini ise ayrı bir tartışma konusu.

Roxane Gay 2018 tarihli ‘Can I Enjoy the Art But Denounce the Artist’ başlıklı makalesinin sonunda şu sonuca ulaşır: “Deha için çoğunlukla ödenen bedeli gözardı ederek daha fazla yaratıcı dehanın sunağında tapınamayız(…) Parlak, orijinal, gizemli ve başkalarına saygıyla davranma yeteceğine sahip yaratıcılar da var. Yüzümüzü dönmemiz gereken sanatsal çalışmalar bunlar olmalıdır.”14 Gay bu vargıya ulaşırken yazısında örnek verdiği popüler kültürden Johnny Depp, Bill Cosby ile sinema tarihinin en önemli yönetmenleri arasında yer alan Roman Polanski ve Woody Allen arasında da bir ayrıma gitmiyor ki bu zaten başlı başına ayrı bir tartışma konusu.

Ana konuya dönersek: Peki gerçekten öyle mi? Gay’in önerdiği gibi yüzümüzü sözünü ettiği sanatçılara dönelim ama örneğin Picasso öyle olmadığını için ona ve benzerlerine yüz mü çevirelim? Sanat yapıtı ve sanatçı arasında bir ayrım yapmayı bırakalım mı? Söz konusu haklarındaki iddiaların önemli bir bölümü tarihsel gerçeklikleri ifade etse de Gauguin ve Picasso gibi sanat tarihine yaptıkları etki ve katkılar yadsınamayacak/vazgeçilemeyecek kadar büyük olan dehalar olduğunda da bu geçerli olacak mı?

Teorik açıdan; bilimsel bir perspektif ile bakıldığında hele de Picasso gibi yaşamı ile sanatı arasında neredeyse hiçbir sınır olmayan; çocuklarını, dostlarını, hayatına giren kadınları tablosuna yansıtan, az bilinen ama onu ciddiye alınması gereken bir şair yapan şiirlerini adeta birer günce olarak kurgulayan bir sanatçı için bu ayrımı yapmak neredeyse imkansız. Öte yandan Gay’in önerdiği gibi bu ayrımı ahlakı düzlemde yapmayı bırakmak ne oranda mümkün? Bu soru da bir başka önemli normatif tartışmayı, sanatın ahlaki olmak zorunda olup olmadığı sorunsalını gündeme getiriyor.

Sanat dünyasının özellikle büyük sanatçıların yaptıkları istismarları tolere ettiği ve sanatı her şeyin üzerinde gördüğü gerçeğini kabul etmekle birlikte özellikle günümüzde bu konu bağlamında yapılan tartışmalarda zamansallık ve mekansallığın önemli ölçüde gözardı edildiği de bir gerçek. Bu noktada da, en azından kendi adıma, uzun zaman en sevdiğim ressamlar listesinde yer alan ve sadece İspanya’da ve Fransa’da adına kurulan müzelerde değil; dünyanın farklı bölgelerindeki farklı müzelerde de onun izini sürmüş bir Picasso ve sanat meraklısı olarak kendi adıma ölümünün 50. Yılı’nda onu yeniden düşünmeye ve anlamaya çalışıyorum. Bu tavrın tartışmalı olduğunun; hatta ciddi bir öfkeyi de kendine çekebileceğinin de farkındayım. Öte yandan bu tavır, yaptıklarını hoş görme veya amiyane tabirle veya lümpen bir maço dille ifadesiyle ‘tüm kadınlar Picasso’nun sanatına kurban olsunlar’ gibi bir söylem değil. Bu, ekonomik/finansal bir metaforu kullanırsak, 2008 Ekonomi Krizi’nde tüm yanlış uygulamalarına rağmen ‘batmak için çok büyük’ denilerek kurtarılan bankalar gibi, sanat tarihinde yadsınamayacak; insanlığın ve medeniyetin zihninden silinemeyecek kadar büyük bir sanatçıyı tüm hastalıkları, zaaf ve erdemleri ile bir insan ve bir bütün olarak yeniden anlama çabası.

Adrian Searle, Picasso’nun bir insan olarak tartışma götürmez korkunçluğunun sanatındaki ağzı açık bırakan karmaşıklığın ayrılmaz bir parçasını olduğunu vurguladıktan sonra şöyle diyor: “Picasso olmadan Picasso’ya sahip olamazsınız.”15 Onu, aralarında sanat meraklıları gibi gözüken ama işi gücü sansasyon olan ‘socielite’lerin, sanat magazincilerinin ve sanat simsarlarının ortaya koyduğu gibi magazinel boyutu ön plana çıkarılan; tarihi ve kültürel bir kült kişilik ve 20. Yüzyıl ikonu olarak görmenin ötesine geçip sanatının özüne dönmemiz gerekiyor. Başka bir deyişle Picasso’yu bir ressam olarak, sanat tarihinin en önemli isimlerinden biri olarak doğduğu ve yaşadığı tarihsel-kültürel -politik bağlam içinde görmek ve anlamak… 

Picasso, ülkesi İspanya’nın politik, ekonomik, tarihsel ve kültürel olarak derin bir kriz yaşadığı bir dönemde doğmuş; büyümesi ve sanatının filizlenmeye başladığı ilk gençlik yılları da 20. Yüzyıl’ın doğuşunun ve modern toplumun sancılarının içinde geçmiştir. Her ne kadar babası bir ressam ve bir akademi profesörü olsa da Endülüs’te, maço ve patriarkal kültürün günlük yaşamın parçası olduğu bir kültürel ve toplumsal iklimde doğup büyümüştür ve yaşamı boyunca o iklimi ve coğrafyayı içinde taşımıştır. Şöyle der kendisini tanımlarken:

 Ben beyaz bir babadan ve Endülüslü küçük bir bardak can suyundan doğdum. Ben Málaganın benim soyumu sürdüren, başı yasemin çiçeklerinden bir taçla bezeli boğası Percheleste, on beş yaşında bir kızın kızının kızı olarak dünyaya gelen anneden doğdum.”

Çok sevdiği kız kardeşi Conchita daha yedi yaşında difteriden ölmüştür. İspanya İç Savaşı yüzünden çok bağlı olduğu annesinin cenazesine katılamamıştır. Ülkesi aktif olarak girmese de İki dünya savaşını savaşların ana taraflarından biri olan Fransa’da deneyimlemiş; II. Dünya Savaşı sırasında Nazi işgali altındaki Paris’te yaşamıştır.

Bir İspanyol olarak yaşadığı evrendeki her şeye bir ritüelmiş gibi mistik bir gözle bakmış; her şeyde ezoterik bir anlam aramıştır. “Biz İspanyollar gözü bir cinsel organ olarak görürüz” der. Örneğin tırnaklarını ve saçlarını sadece Maya’nın annesi Marie-Theresa’ya kestirir; çünkü bir şekilde onların ele geçirilip kendisine kara büyü yapılacağı korkusunu taşır.16

Sanatını duyu ve his ile yıkıcı ve vahşi yaratıcılık belirlemiştir. Picasso’nun  sanatı binlerce çalışmaya konu olsa da akademik ve kültürel değildir. Onunki İçinde doğduğu yüzyıl, kültür ve coğrafyanın da şekillendirdiği karakterinin de etkisiyle vahşi, içgüdüsel, coşkun ve aşkın bir sanattır. Kendini bir tür yarı insan- yarı boğa olarak görür. Bu çift-karakterlik sanatına olduğu gibi çevresindeki insalara, özellikle kadınlara da olan davranışlarına da etki eder; bir tür Dr. Jeykll ve Mr. Hyde sendromundan muzdariptir.17 İlk başyapıtılarından biri olan ve resim sanatında modernizmin dönüm noktalarından biri olarak kabul edilen Avignonlu Kadınlar sanatsal muhteşemliği ve anıtsallığı yanında asıl da vahşi nasıl da öfkeli ve ilkeldir. Tabloya baktığınızda sanat eleştirmeni Adrian Searle’nin Picasso için yaptığı “sanatını beden parçalarıyla beslediği” yorumu adeta vücud bulur.  Sanatı ve yapıtları hakkındaki genel izlenimin ve sanat tarihçilerinin ve eleştirmenlerin yazdıklarının kapsamının derinliği ve karmaşıklığı yanında “insanlardan sanattan ne anlamak istiyor fakat niçin bir kuşun şarkısının manasını anlamak istemiyorlar” veya “her çocuk bir sanatçıdır; sorun büyüdüğümüzde nasıl sanatçı kalabileceğimizdir“ diyebilen; yaşamın inceliklerini ve detaylarını vurgulayan duyarlı bir romantiktir. Sanatından fırsat buldukça vakit geçirdiği çocuklarına karşı şefkatli ve bonkör; kızı Maya’nın ilk adımlarını attığı pembe patikleri yaşamının sonuna kadar saklayacak kadar bağlı ve duygusal bir babadır. Picasso nitekim en bilinen tablolarından birini, 1938 tarihli İlk Kar tablosunu Maya’yı bu pembe patikleriyle ilk adımlarını attığı günün anısına yapar. Buna karşın Francois Gilotun yanağında sigara söndürmek isteyen adam da odur.

picasso

Tüm bu mizojenik geçmişi, #MeToo hareketi ve ‘sanata feminist bakış’ tartışmaları içinde ölümünün 50. Yılı’nda Picasso’yu sanatsal, kültürel ve toplumsal olarak nasıl konumlayacağız?

Günümüzde Picasso etrafındaki bu tartışmaların ana akım sanat dünyasını ve sanatçıya olan ilgiliyi olumsuz olarak etkilediğini söylemek  hala çok zor. 50. Yıl anmaları İspanya ve Fransa Kültür Bakanları’nın katılımı ile resmi bir törenlerle başlatıldı. Ülkesi İspanya ve yaşamının 65 yılından fazlasını geçirdiği ikinci vatanı Fransa’da sadece onun eserlerini sergileyen müzeler başta olmak üzere dünyanın pek çok yerinde Picasso’ya adanan sergiler ve etkinlikler düzenlendi; düzenlenmeye devam ediyor.18 Buna karşın The Economist’te Picasso’nun günümüz sanat dünyasındaki etkisi ve tablolarının değerlerinin tartışıldığı bir yazıda eleştirmen Ben Luke, günümüzün yaratıcıları içinde Picasso’nun artık bir esin kaynağı olmadığını, genç sanatçıların esin kaynakları arasında Marcel Duchamp’ı, Philip Guston’u, hatta Louise Bourgeois’yı saydıklarını ama Picasso’nun bu listede yer almadığını söylüyor.19 Luke’un bu yorumu sonrasında ‘Resim tarihinin en büyük ressamları, Botticelli’den Van Gogh’a; Degas’dan Cezanne ve Matis’e ve Ernst’ten Klee’ye onlarca anıtsal ressam ve yapıtlarının ‘genç sanatçıların esin kaynakları’ arasında mıdır’ sorusu akla geliyor. Aynı makale, Picasso’nun kişisel yaşamı ve kadınlara davranışları dolayısıyla #MeToo hareketinin uyanışıyla birlikte sanatçının değerinde bir düşme olabileceğini iddia ediyor ve örnek olarak özel yaşamları dolayısıyla Balthaus ve Dali’nin değerinin koleksiyonerler ve eleştirmenler nezdindeki düşüşünü örnek gösteriyor. Makale ayrıca Brooklyn Müzesin’deki  Its Pablo-matic sergisinin erkeklik, mizojini, deha ve yaratıcılık arasındaki ilişkiyi sorgulayan içeriğinin de Picasso imajı ve mitosu üzerinde olumsuz bir etki yaratabileceğini de iddia ediyor.

Sanatçının 50. Yıldönümü dolayısıyla düzenlenen sergiler içinde muhtemelen en tartışmalı ve aykırı olanı bu serginin küratörleri Lisa Small ve Cathrine Morris yaptıkları kısa söyleşide feminist sanat küratörleri olarak günümüzde Picasso’ya ancak feminist eleştirinin lensi ile bakılabileceğini söyledikten buna rağmen Picasso’nun yapıtlarını ve sanatını artık konuşmayacağız demenin sanatçının sanat dünyasındaki somut etkisinden dolayı ‘ahmakça’ bir hareket olacağını kabul ediyorlar. Small feminist bile olsalar Picasso’nun sergide yer alan sanatçıların üzerinde negatif olarak değerlendirilmesi zorunlu olmayan etkilerini görmenin ilginç olacağını da ekliyor.20

Finansal değer söz konusu olduğunda yine The Economist’teki makalenin de aktardığı üzere 1999-2021 arasında Picasso’nun tablolarının değeri 20. Yüzyıl sanatına yönelik genel sanat pazarının iki katı hızda büyümüş durumda.21 Sadece iki yılda, bir sergi ve bazı tartışmalar dolayısıyla bu hızın azalması mümkün müdür? Mevcut verilere göre Picasso’nun dünyanın en pahalı  20 tablosu içinde üç tane tablosu yer almaktadır: Les Femmes dAlger (1955), Garçon à la pipe (1905) ve Nu au Plateau de Sculpteur (1932)

Sanat Eleştirmeni Sebastian Smee, the Washington Post Gazetesi’ndeki makalesinde “Picasso, gerçekten, ne kadar iyiydi” diye sorarken aynı zamanda “Hangi Picasso” diye de sorar ve cevaplar: “Mavi Picasso, Pembe Picasso, Kübist Picasso, Gerçeküstücü Picasso, Geç Picasso, Seramikçi Picasso”… Cevaplarken de onun günümüzde, hele de 50. Ölüm Yıldönümü’nde aynı zamanda bir pazarlama aracı ve bir marka haline dönüştüğünden de bahseder.22 Günümüzde Picasso’nun yapıtlarının, örneğin canlı gördüğüm Guarnica tablosunun, tıpkı bir Klimt ve onun Der Kuss (Öpücük) tablosunun başına geldiği gibi, gibi Freudyen bir perspektiften ifade etmeye çalışırsak, skofili orjilerinin arzu nesnelerine dönüştüğü söylenebilir. Öte yandan sanat yapıtlarının pazarlama ve müzelerde kitle turizminin bir tüketim aracına dönüşmesi uzun zamandır bir fenomen olarak karşımızda durmasına rağmen tıpkı Klimt ve diğer örneklerde olduğu bu  durum Picasso olmadan sanat tarihini tartışamayacağımız ve hatta anlayamayacağımız gerçeğini ortadan kaldırmaz. BBC Sanat Editörü Mark Bell BBC’nin 2023 Sonbaharı’nda Picasso hakkında yayınlacağı belgesel ile ilgili olarak şöyle diyor: “Picasso’nun muhteşem erkek sanat yıldızlığı düşüncesi sorgulandı ama hala reddedilemeyecek devasa bir figür olarak duruyor.”

Bir sanatçının sanatı ve yapıtları ile özel yaşamı arasındaki çizginin ne olacağı; insan olarak çok kötü ama büyük bir sanatçı olan bir kişinin sanatına hayran olmak, onun sanatını yüceltmek davranışlarını ve hatta başkalarına çektirdiği acıları onaylamak anlamına mı gelir? Yazıyı bu konuya iki sinemacının getirdikleri yorumlarla son vereyim:

Roman Polanskinin 2019 Venedik Film Festivalinde Dreyfuss davasını anlattığı son filmi An Officer and A Spy ile Jüri Özel Ödülü’nün alması üzerine Polanski’nin geçmişi yüzünden çıkan büyük tartışmalar sonrasında jürinin bir üyesi olan yönetmen Paolo Virzi ‘‘Değerlendirilenin kişi değil film olduğunu ve jürinin sadece filmlere odaklandığını” söylemiştir. Fransa’da anti-semitik görüşleri ve Nazi işbirliği dolayısıyla çok tartışılan modern Dünya ve Fransız Edebiyatı’nın en büyük yazalarlarından Louis-Ferdinand Celine hakkında bir film yapan yönetmen Emmanuel Bourdieu da Celine hakkında de şöyle der: “Bir tarafta bir edebi deha öte yandan nefret, en ilkel ve kaba öfkeyle dolu vulgar bir adam olarak tanımlanabilecek paradoks tüm bu tartışmaları körüklüyor.”

Görünen o ki ilgili her bağlam ve fırsatta bu konu sanat dünyasında daha çok tartışılacak; Picasso’ya olan sanatsal ve magazinel ilgi de varlığını devam ettirecek.

1 John Berger , The Success and Failure of Picasso, Vintage, 1993

2 24 Kasım 2005 - 26 Mart 2006 tarihleri arasında düzenlenen sergi toplam 254 bin kişi tarafından ziyaret edilmiştir.

3 Ahmet Hamdi Tanpınar, ‘Günlüklerinin Işığında Tanpınar’la Baş Başa’, haz. İnci Engünün ve Zeynep Kerman, Dergah Yayınları, İstanbul, 2022., s.58-9

4 Alex Danchev, ‘ Politics’, The Guardian, 8 Mayıs 2010

5 Victoria Woodcock, ‘Under His Spell - my life Picasso’, Financial Times, 24 Şubat 2022

6 Woodcock, a.g.m.

7 Dalya Alberge, His life was full of contradictions: Picassos grandson defends the artists behaviour towards women, The Guardian, 26 Ağustos 2023

8 Woodcock, a.g.m.

9 Hannah Gadsby, ‘Nanette’, Stand-up Gösteri, 2018: Netflix

10 Eliza Goodpasture,  Alex Needham, Notoriously cruel: should we cancel Picasso? Collectors, artists, critics and curators decide, The Guardian, 7 Nisan 2023 içinde.

11 Alex Needham, Notoriously cruel: should we cancel Picasso? Collectors, artists, critics and curators decide, The Guardian, 7 Nisan 2023

12 Adrian Searle, Alex Needham, Notoriously cruel: should we cancel Picasso? Collectors, artists, critics and curators decide, The Guardian, 7 Nisan 2023 içinde.

13 Tanpınar,  a.g.e.

14 Roxane Gay, ‘‘Can I Enjoy the Art But Denounce the Artist’ , https://www.marieclaire.com/culture/a16105931/roxane-gay-on-predator-legacies, 06 Şubat 2018

15 Searle, a.g.m.

16  Bu Surviving Picasso filminde Francois Gilot’un ağzından aktarılır. Daha kapsamlı bilgi için bknz. Arianna Huffington , ‘Picasso: Creator and Destroyer’, The Atlantic, 1988.

17 Dalya Alberge de The Guardian’daki makalesinde bu konuyu BBC’nin sonbaharda yayınlanacak olan belgeselinde bir yorumcunun dile getirdiğini aktarır.

18 2023 yılında Picasso’ya adanan sergi ve etkinliklerin bir listesi için bknz: https://www.museepicassoparis.fr/fr/celebration-picasso-1973-2023

19 Ben Luke, ‘The Market for Picasso may be about to turn’ , The Economist, Mart 30, 2023

20 Lisa Small ve Catherine Morris, Objectifying women? He was damn good at it!, Alex Needham, Notoriously cruel: should we cancel Picasso? Collectors, artists, critics and curators decide, The Guardian, 7 Nisan 2023

21 The Economist, a.g.m.

22 Sebastian Smee, ‘How good, really, was Pablo Picasso?’, The Washington Post, Nisan 3, 2023 

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Her Nesne Bir Sanat Eserine Dönüşebili..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

P. D. &. L. Moon

6 Ekim 2025

Mega Influencerların Yükselişi

Mega influencerlar halkın hayal gücüne yön verir. Ve gerçeklerden çok anlatıların önem kazandığı bir dünyada savaşlar hayal gücünde kazanılır, hayal gücünde kaybedilir.Epistemolojik bir krizin son safhalarındayız. Yapay zekâyla donanmış çağımızda hakikat fikri -ne olduğ..

Devamı..

Kapitalist Kişisel Dönüşümün Olmazsa O..

Fabien Trécourt

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024