Pırıltı
10 Ağustos 2019 Öykü

Pırıltı


Twitter'da Paylaş
0

Aynanın karşısına geçti, karşılaştığı bedene dikkatli gözlerle baktı. Tombul ve mavinin her tonunun hâkim olduğu bacaklarına, düşük omuzlarına, boğum boğum boynuna, ellerine baktı. Görmek istediği ince ve uzun bacaklar, kemikli dik omuzlar, beyaz ve damarlı boyun ve tırnak uçları pembe ellerdi. Bir sıra gözetmeden göz bebeklerinin tesadüfen değdiği uzuvlarını inceledi. Ama sadece aynadan izledi. Gözlerini aynadan bir an olsun ayırmadan çünkü kendi bedenine çıplak gözle bakacak kadar cesur değildi. Bedeniyle hesaplaşmaya gücü yoktu. Kendi bedeninin aynadaki yansımasıyla yüzleşebilirdi sadece. Aynada gördüğü o değildi sanki. Ona çok uzaktı. Bu kadar uzak olmasının nedeni aynanın insanda yarattığı derinlik hissi miydi? Hiçbir iz yoktu ona tanıdık gelen. Elini uzatıp aynadaki yüze dokunmak istedi. O sırada parmaklarını ve elini fark etti. Pek insan eline benzemeyen sağ elini. Bir zamanlar narin, beyaz, ince parmaklarının nasıl karardığına, sertleştiğine, kısalıp kalınlaştığına öfkeli gözlerle baktı. Bir zamanlar sadece ellerinin güzelliği hakkında neler söylenmezdi ki. İnce parmaklı güzeller kaç şiire, masala, destana konu olmuştu. Tıpkı onun gibi. Belki bir peri kızı olacak kadar güzel değildi ama bir zamanlar en azından elleri bir peri kızının elleri olabilecek kadar güzeldi. Hatırladığı ile gördükleri aynı değildi. Ama olsun, bir nedeni vardı amaçsız yere yanmadı elleri. Evet evet gerçek bir nedeni vardı. O yüzden ellerinin son hali çok dokunmamalıydı ona. Artık gözlerini başka bir noktaya dikebilirdi. Gözlerine.

Gözleriyle karşılaştığı an ile aynanın önünden kaybolması bir oldu. Hızlıca giyinmeye başladı. Öfkeden çatılmış iki kaş ve kızarmış bir yüzle nefes bile alıp vermeden kazağını ve eteğini giydikten sonra aynanın karşısında duran yatağa kendini bıraktı. Oturduğu yerden aynaya baktı. Bu sefer görmeye çalıştığı aynanın kendisiydi. Aynaya yansıyan iki kapaklı, çekmecelerinden biri yerine oturmayan kenarları sarı çizgili mavi kapaklı eski dolap, altın rengi kaplamaları yıprandığı için bakır rengine dönen tokmağı ile ahşap kapı, kim bilir kaç kez sökülen ipleri yayılır da bütün halıyı kaybederiz endişesiyle kenardaki saçakları yakılan halı ve az önce giyilecek bir şeyler ararken yere saçılan birkaç parça eskimiş elbiselerdi. Oturduğu noktadan aynaya bakıldığında görünmezdi. Ama bu bile sinirlerini yatıştırmadı. Hatta gördüklerinden dolayı daha da sinirlendi. Her zaman her şeyi olduğu gibi göstermekten başka ne işe yaramıştı ki bu ayna. Fakirliğinin üstüne bir de dağınıklığını açığa çıkarmanın ne gereği vardı. Bundan daha önemli şeyler yaşanıyordu aralarında ama o en önemsiz şeyleri çıkarıp önüne seriyordu. Tartışmada asıl konudan uzaklaşıp konuyu dağıtan ve bunun bile farkında olmayan kişiler gibi davranıyordu. Ama tek farkla, o bunu yaparken her şeyin farkındaydı. Asıl amacı senin tüm kusurlarını sana hatırlatmaktı. Sana aslında düşündüğünden daha da kötü olduğunu göstermek istiyordu. “Hissettiğinin daha da fazlası kadar rezilsin.”

Gözlerini aynadan ayırdı ve başını ellerinin arasına alarak bir süre sakinleşmeye çalıştı. Sağ kaşını sağ elinin baş parmağı, sol kaşını da işaret parmağıyla ileriye doğru itti. Bu sayede iki kaşı arasındaki sinir çizgisini yok etmeye çalıştı. Çünkü kendiliğinden kaybolacak gibi değildi. Başı ellerinin arasında aynaya bir kez daha baktı. Bu sefalet bu ev bu çocuklar bu beden nasıl olmuştu da onu hapsetmişti. Bakışları aynada, elleriyle hayretten açık kalan ağzını kapatmaya çalışarak gözleri dolu dolu oturduğu yerde hayal kırıklıklarını yanlış başlangıçlarını düşünmeye başladı.

Yavaş ve yorgun adımlarla, oysa gün daha yeni başlamıştı yorulmak için çok erken bir saatti, aynaya doğru ilerledi. Şimdi tam karşısındaydı. Elleri yana düşmüş kendi yüzüne bakıyordu kısık gözlerle. Gözlerini kısarsa belki görmek istediği kızı görebilir umuduyla. Bu sarkık yüz ona mı aitti, çökük yanaklar, etrafı çizgi çizgi olmuş bu yüz onun yüzü müydü? Peki ya o ağız, bir insanı güzelleştirenin dişleri olduğu gerçeğini acı acı tecrübe etmişti zaten. Gözlerinin içindeki pırıltı neredeydi peki? Onu nerede kaybetmişti? Onu asıl kahreden de oydu, kayıp pırıltı. Göz pınarlarından akıttığı yaşlarla birlikte kayıp gitmişti çok zaman önce. Şimdi yanında otuz yıl önceki o kız vardı. İkisi birlikte aynadan birbirlerine bakıyor ve susuyorlardı. Hâlâ güzel ama kırgın ve yorgun. Tıpkı içim gibi. İçimdeki ben gibi.

– Şimdiki ben seni büyüttü küçük kız en azından bunu yaptı. Sana her gün yaşaman için izin verdi. Yaşamı hissetmen için seni özgür bıraktı. Yaşadıklarını yüklenip gitmelisin. Beni artık özgür bırakmalısın şimdiki benle yaşamalıyım.

– Ben sendim bir zamanlar.

– Ben beni hep yanlış yollarda yürüttüm.

– Bir zamanlar ilk günahın bedelini cennetten kovularak ödemiş insanoğlu. Sen de ilk günahının bedelini kendi bedeninden kovularak ödedin çok mu?

– Az m?

– Sana yaşamak için bir fırsat verirdi az mı? Sadece nefes al ve ver, uyu uyan, güneşe ve aya bak, ye ve iç, sev sevilmesen bile bunlar yetmez mi?

– En başa dönmemi istemez misin?

– Bu imkânsız. İmkânsızı düşünmeye gerek yok. Sen sadece büyüdün, büyürken yanıldın, sonra da hata yaptın, sonra bir hata daha yaptın bir daha ve bir daha… Ama yaşadın. Yaşamının anlamlı olması için bir nedene ihtiyacın yok. Yaptıkların için de nedene ihtiyacın yok. Sonuçları seni mutsuz etse bile. Bu senin hayatın bana yaptıkların için seni suçlayamam.

– Peki o zaman bu kırgınlığın neden?

– Çünkü sen hayata kırgınsın.

– Artık adımları daha da yavaşlamıştı pencereye doğru ilerlerken bunu fark etti. Tuhaf ama bu durum onu gülümsetti bu sefer. Pencereden göründüğü gibiyse bugün hava bayağı soğuk olacaktı. Çoraplarını giymeli ve ellerini kremlemeliydi. Daha fazla kurumalarına izin vermeyecekti artık.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR