Zaman duruyor sanki.
Bir an önce sabahın olmasını diliyorsun.
Geceleri uyumamanın aksiliği işte.
Uzun bir gecenin eşiğindesin yine.
Gündüzleri kolay oluyor pek tabii.
Çalışma masandaki klavye tuşlarında donuyor bakışların.
Şekerleme yapıyorsun birkaç dakika kadar.
Kendini algılamada zorlanıyorsun bu ara algıların kapalı ya da.
Salona girip koltuğuna kaykılıyorsun sabaha çok var daha.
İstemeye istemeye duvara çakılı dev ekrana bakıyorsun.
Kabak tadı veren bir dizi daha anti kahramanlarıyla bir arada.
Uzanıyorsun sonra yanı başında duran, babandan kalma yadigâr kanepeye.
Gözlerini kapatıyorsun bir anlığına da olsa.
Yazmak isteyip de hatırlayamadığın konular çat kapı dalıyorlar zihnine.
El yordamıyla sehpanın üzerindeki kâğıdı alıp ışığı yakıyorsun sonra.
Konuların bir tanesini tutabiliyorsun yalnızca kaleminin ucunda yarım yamalak.
Hava soğuk.
Gözlerini açıp kapatıyorsun birkaç kez penceredeki karanlığa bakarak.
Ağaç tepelerine, bina çatılarına çarparak ötüyor rüzgâr.
Yağmur yağmıyor burada bu arada.
Selvi dipleri dulu boylu boyunca mezarlıkta.
Etrafa saçılan yapay ve doğal çiçekler.
Her karesi hüzünle eşleşen fotoğraflar paylaşılıyor Facebook sayfalarında.
Yıldız, ışık yoldaşlığı, toprak bolluğu da art arda.
Sorular soruyorsun çoğaltarak tanıdığın herkese.
Sağlıklı cevap veren yok.
Yarım yamalak cevaplar da verenler oluyor öyle.
Yarı, yarım, yarıda kalan ömürler de kalıyor arada.
Dört duvarın üstüne üstüne gidiyorsun burada, bu odada.
Balkona çıkıyorsun arada.
Pencereden bakıyorsun öyle kimsecikler yok dışarıda.
İç sesine cevap veremiyorsun bu aralar.
Bundan böyle ne olacak, bunun burasında, buranın busunda, burada, bu arada…






