“Öldürürüm seni,” dedi Mustafa.
“Öldür,” dedi Esme, “Zaten öldürmeyip de ne yaptınız bana.
Beni her gün her gün öldürüyorsunuz,”
Yılanı Öldürseler, Yaşar Kemal
Saman kokusu sarmış her yanı ellerim karnımda büzülüyorum sıkı sıkı tutuyorum ki üşümesin gün ağarmış çoktan açıyorum gözlerimi güneş yükselmiş ışıklar üstüme üstüme değiyor kör pencereden uzun uzun dışarı bakıyorum evlerin arasında meydanda duruyor anam gözlerimin önünde çok az kalmış bana doğru birkaç adım daha atsa ulaşacak halini görüyorum ayaklarında derman kesilmiş bekliyor oracıkta belli ki çok yorulmuş zavallı ayakları elleri gözleri gözlerime değiyor sanki biraz daha nefeslense dinlense beklese kalkacak ayağa ulaşacak bana göz kapakları aşağı düşünce çivit mavisi gözleri kapanıyor işte o anda her şeyim elimden alınmış kaderimle baş başa kalmışım bu nem kokan samanlıkta ne kadar daha durabilirim duramam karşıda evlerin barkların bahçelerin arasında bir ev var ulaşılmaz orada bir kenarı görünen benim de anamın da gideceğimiz değil evimiz meçhul Kaf dağının ardında belki biliyorum belki bilmiyorum eski günler yok artık çok uzakta başımı sokacak bir dam olsa yeterdi bir çatı anam geceleri babamı anlatırdı uzun uzun çok çok eskiden bakışları yalım gibiymiş sokakta giyitlerini giyip gezerken çekinirmiş bakamazmış ahali amma ve lakin vurulmuş vurmuşlar onu ölmüş belki de öldürülmüş sebepsizmiş öyle söylenmiş konuşulmuş her yerde şaha kalkmış atlar koca koca boynuzlu geyikler kurtlar çakallar keklikler kartallar serçeler insanlar cenazesindeymiş babamın hep beraber mezarının toprağı çökmeden anam beyin evinde yanaşma olmuş çıkmış birdenbire tarlamız tapanımız evimiz barkımız hep beyin eline geçmiş bir gün durup dururken yine ortalık karışmış belli ki anam orada fazlalıkmış bey bir gece apansız gelmiş kapı kapalıymış pencereden girmiş havalanıyormuş içerisi sıcakmış yerin bin kat altında bir kulübe bahçenin en dibinde cayır cayır yanan bir cehennemmiş o akşam anam kalmış bir başına yoklarmış bahçıvanla karısı haberi olmuş belki de bey kendi göndermiş atılmış aniden üstüne üstüne ne olduğunu anlayamamış anam bağırsa bir işe yaramazmış bey pencereyi kapamış anam elden bir şey gelmez demiş ama yine de bağırmış kendini kurtarabilecek sanki kimseler duymamış duyamazmış ertesi gün elde avuçta beş parasız ortada kalmış en azından küçük bir bohça yapsaymış anamı gören kim ona bakan kim dinleyen kim çaresiz düşmüş yollara varmış bilinmez bir diyara çalmış kapıyı başını sokacak bir yeri olmuş böylece bir sene dolmadan ben olunca iki sahipsiz birbirine yoldaş olur demiş kendi kendine lakin gel gör ki herkesin dili çözülmüş gözleri dört dönmüş yerinden çıkmış birden uzamış kırbaç olmuş kamçılarla darbeler sırtına sırtına inmiş ayağında derman kesilmiş işte o gün gece gelmiş sızmış kalmış ormanda alacakaranlıkmış çıksa gitse ulaşsa bir eve sanki kurtulacak adı gitmese ne olacak sahipsiz bir kadın kucağına bir bebek vardığı kaçıncı kapı bilinmez bir çatı olmuş günler geçmiş gitmiş sonra sonra birlikte beraber gelmişiz bu günlere güneş tepeyi aşınca samanlığın küçük penceresinden meydana baktım kasabanın çocukları delikanlıları kızları oğlanları eline ne geçirirse fırlatıyordu anama son atılan taş ensesine değdi zavallının yere düşüp bir daha kalkamadı bir bacağından atın terkisine uzun ince bir halatla bağlandığı gibi mezarlığın kıyısına götürdüler attılar bir çukura üstünü taze toprakla örttüler dedim herkes gidince saklandığım yerden çıkarım taze toprağı bulurum yaklaşırım usulca daha on dördümde ya varım ya yoğum anamın üstünde beyi gördüm evvelsi gece attığım taş başına isabet etti bir çığlık sardı her yanı kanlar saçıldı her yana ama öldürmedi yezidi samanlığa saklandım da kimseler bulamadı korkudan çıkamadım kasabanın meydanında anamın çaresiz bakışlarına karşılık veremedim dokunamadım koskoca bey üstümde ter kokusu işledi burnumdan içime aktı kaç defa geldi geldi gitti sırtıma sırtıma batan ince dal parçaları kanattı durdu kurudu elbisemde kırmızı kırmızı lekeler oldu kendimden geçtim her seferinde sıktım dişimi sımsıkı ses etmedim edemedim edemezdim anama dokunmasın yeter dedim uğrun uğrun yastığa döktüm içimi üzülmesin lakin anamın üstünde beyi görünce ne yapsaydım kurtarmaktan gayrı dayanamadım dayanamazdım bir de onu anam çağırmış diyor başı sargılı kanlar sızmış ince ince alnından süzülürken beyin zorla girdiğini söyledi durdu anam hiç kimse duymadı çocuklar delikanlılar kızlar oğlanlar etrafını sarmıştı ellerinde taşlarla gülüyorlardı durmadan bohçamı alayım kızımı yanıma katayım gideyim diye ağlıyor yalvarıyordu anam taşlar yağarken üstüne üstüne hemen tepeye çıkıp kendini buradan kurtarabilse arkasından yetişir taşırdım sırtımda giderdik en azından başka başka yerlere yurtlara şehirlere obalara köylere ama gel gör ki bir şey yapamam elden gelmez güç yetmez mezarına giderim ancak öper dururum muska niyetine bir avuç toprağını yazmama sarıp sarmalarım ellerim nemlenir geceleri yalnız kalınca basarım göğsüme anamın toprağını açar öper sürerim yüzüme kokusu güç verir beni kucaklar götürür ulaştırır gideceğim yere bir başıma kalksam gitsem ulaşsam nasıl ederim nerelere giderim bebeğimle hiç bilmem anam anam saçları birbirine girmiş anam belki açlıktan belki susuzluktan anam gözleri kapanmış açamamış düşmüş kalmış anam oturduğu yerde gücü tükenmiş şu çayırdan çavdar tarlasına gidiverse orada tepe düzleşiyor varır bir koşu yetişirdim de beni alır önüne katardı havada uçuşan taşlar yolunu kesmese sonrası kolaydı orası pek bir yokuş kalkamıyor zavallı son bir kez bakıyor onu kurtarmamı bekliyor zaar düşüyor kalıyor sonunda o tepeyi çıkamaz anam güç veremez şimdi tek bir söz edemez anam başımı sokacak bir yuva bulamaz önümde uzanan çayır durmadan kayıp giderken uzaklara çavdar tarlasından aşağıda ulaşılmaz oluyor iki ev birisi bahçıvan kulübesi işte orada kenarda küçük bir kulübe daha evin köpekleriyle meydanın ötesinde aynı tastan da olsa bir kap yemek yeterdi tarlaya varınca kurtulurdum köy bitiyor sonra yol düzleşiyordu o son taş var ya kahrolası o son hayın taş nefesini kesti gençten bir kız çocuğunun attığı samanlıktan çıkamadım yanına varamadım kurtaramadım artık gün geçiyor güneş batıyor biraz uyusam dinlensem hemen gece olur böylece çavdar tarlasından geçer birkaç baş toplarım katık olur göz yaşlarıma anamın toprağından bir avuç bohçama korum burası ne kadar soğuk ellerim karnımda iyice bastırıyorum ısıtıyorum küçüğüm üşümesin yavrucağım kibrit mi bu sesler geliyor dışardan köpekler havlıyor evler uzakta zar zor görünüyor şaha kalkmış atlar koşuyor koca koca boynuzlu geyikler kurtlar çakallar keklikler kartallar serçeler insanlar bir ateş topu yükseliyor samanlıkta çakıyorum kibriti çakıyorum bir bir samanlara karanlığa gömülüyor çavdar tarlası kimse göremiyor kendi derdine düşmüşler şafak sökmüş erkenden evler barklar bahçeler hep yanıyor alevlerin arasından kelebekler havalanıyor gökyüzüne teker teker mavi kelebekler konuyor gecenin karanlığına bulutlara sıralanıyor geçiyorum taze toprağın başına karanlıklar aydınlanıyor anamın bir avuç toprağı boynumda sarılıyorum sımsıkı öpüyorum kokluyorum yürürken bakıyorum ara ara çivit mavisi gökyüzünden bana ellerini uzatıyor yalım yalım kelebekler saçılırken uzaktan bulutların üzerinde gölge oluyor gün ağarırken erkenden kalkıp yola düzülüyorum şafak söküyor anam anam güzel anam bir avuç toprağın koynumda küçük yavrucağımla çalıp duracağım bilinmez kapıları bir çatı bir dam bir yuva arayacağım durmadan.






