İnsanın anlama, iç dünyasına varma çabasıyla beraber insanın, oluşlarını, akışlarını, kayıplarını sanatsal bir boyuta taşıma arayışı ile yaşama yaslanan ve hayattan fırçasını çekmeyen, varoluşunun getirdiği sıkıntıları çizimleriyle dillendiren, insanı çözme çabasını her tablosunda sürdüren ressam Hakan Yaşar ile çiziminin yolculuğuna çıktık.
Sanatsal olanla bağını korumayı sürdürürken dünyanın çoğalan karmaşasında, zamanın içinde kalma çabası veren insanı odağına alan ressam Hakan Yaşar, sanatın amacı nedir, insanı resim yapmaya, roman, şiir ve öykü yazmaya iten nedir? Bireyin gizeminde yolculuk yapma, insanı insana anlatma ihtiyacının ötesinde aslolan kendini anlatma biricik olma ihtiyacı mı? Gibi birçok soruya kapı aralıyor. Ancak insan denen varlığın hayatına devam edebilmesinin, yaşamı dayanılır kılmanın, ölümü kanıksamak ya da ölümsüz olma arzusudur belki de sanat. Hayatın ve sanatın gerekliliğini anlama çabamız uygarlıkların binlerce yıllık sürecini içine alan çok kapsamlı bir şekilde bugüne ulaşan bir dizi ilişki ve bütünlük içinde karşımıza çıkar.
Hayat mı sanatı, sanat mı hayatı besler ya da sanatçı olunur mu, sanatçı doğulur mu? Bu tür soru ve yanıtlar dünya var olduğu sürece ters yüz edilerek yataklarını hep genişleteceğinden kuşku duyulabilir mi? Çelişki ve zıtlıklar imgeyi besleyen ana damarlar olsa da, gerçeği estetize etme çabası, kaygısı hem bilinç isteyen bir kavram hem de içgüdüsel bir itki olsa gerek. Sanatın ve sanatçının sesini yükseltme çabası, vazgeçilmeyen kendini dayatan bir gerçekliktir, bu gerçekliğin yaydığı aydınlık, farklı dönemlerde çeşitli dini, ideolojik ve geleneksel yaklaşımlardan dolayı sürekli bastırılmıştır.

İnsanın ihtiyaçlarına cevap olacak aletleri bilinçli veya tesadüfen üretmeye başlaması belki de sanat olgusunun başlangıcıdır. Aslında bu noktada, insan doğası icabı söylenenden, anlatılandan ziyade gördüğüne rağbet etmeye geliyor. Görsel gücün muhasebesini yapabilmek için resim sanatının tarihsel yolculuğunu izlemek gerek. Lascaux mağarası, Magura Mağarası, Cueva de las Manos mağarası (Eller Mağarası) Altamira Mağarası gibi farklı bölgelerde, mağaralarda elde edilen çizimler sanat ve çizim tarihine büyük bir ışık tutuyor. Böylece kültürlerin beslenme kaynaklarına ulaşılmış olunur.
Sanat ve sanatsal eylem insanın hem kendi iç dünyasını hem de çevresini tanımasının, onunla iletişim kurmasının ve ilişkilerini geliştirmesinin, -bilimin yanı sıra- bir diğer biçimi, yöntemi ve sürecidir. Bu nedenle sanat eğitimi, sanayi devriminden beri çağdaş eğitimin ayrılmaz bir parçasıdır. Bataille’ye göre insan hayatı ihlal ederek sanatı icra ediyor. Yapaylık ve doğallığın birbirini beslemesi olarak da ele alabiliriz oysa. Zamanı durdurmanın başka yolu olmadığından belki de! Herhangi bir mağarada geçen zamanın bugüne aktarılması ihlal değil, zamanı bugüne taşıma olarak da kabul edebiliriz. Benzer bir durum “Mimesis Kuramı”nın sanatta “gerçeklik yoktur taklit vardır” anlayışında da mevcut. Nispeten dönemin koşullarına göre kabul görebilir ama bugünün koşullarında sanat gerçekliği içinde tutuyor/taşıyor.
Nietzsche’nin “Gerçeğin elinden ölmemizi önleyecek bir şey varsa o da sanattır” söylemi, sanatın nesneleri görme ve biçimleme arzusunun bağımsız olma ihtimalini hayal dünyasına dayandırır. Fakat sanatın evreni yani gerçekliği aştığı bir yere kadar doğrudur. Sanat bizi nesnelerin zorunluluğundan, belirsizliğinden ve çıkmazından kurtarır. Bu yolculukta sanatın nesnelerle şekillenen dünyası değil; devletlerin gerçekliği sanatsal faaliyetleri baskılıyor. Sanatın yaşam sınırları ülkelerin ideolojik, dini, siyasi ve sosyolojik birçok faktörüne bağlı belirleniyor. Birçok sanat faaliyetinin geri planda bırakıldığı Türkiye’de gelişimin çıkış noktasını yurt dışında arayan birçok Türkiyeli sanatçılar, yazarlar var. Son dönemin ilgi çeken isimlerden biri de Hakan Yaşar.
Uzun yıllardır yurt dışında olmanın ve sınırların çoğu zaman bireyde duygusal bölünmüşlüklere neden olduğunu dile getiren ressam, aynı duyguları sıkça yaşıyor. Fakat aynı duygusal bölünmüşlüğü yedi yaşında köyden kente, doğru dürüst Türkçe bilmeyen ve bunun zorluğunu her Kürt çocuğu gibi Konya’da yaşadığını belirtiyor. Bu noktada geçmişle bağın göçle çelişkisini dile getirmede fayda var. Kaynağından uzak akan suyun paklığı azalır; ancak zamanla verimliliği artar. Dolayısıyla Yaşar, insan yeteneğinin kendisini kendisi yapan öğelerini üst seviyede nasıl filizlendiğinin en önemli işaretçisidir.
Vatan kavramını kişinin doğduğu yer olmaktan çıkarıyor. Doğduğu ülke Türkiye olsa da hayatının üçte ikisini Norveç’te geçiriyor. Böylece Ülkem Türkiye mi yoksa Norveç mi? Sorusunu bir kenara bırakıp her ne kadar yüreğinin uzak bir parçası burada (Norveç) olsa da paleti neredeyse vatanının orası olduğunu belirtiyor: “Ben çizmeye başlayınca bana hiçbir yer uzak gelmiyor!” Bu doğrultuda modern insanın iç sıkıntılarla mücadelesi yersiz/yurtsuz olmasında ana etken diyebiliriz. Hayatının herhangi bir dönemiyle mekân kavramını aşan insanlar mesafe algısını tamamen değiştiriyor. Bireylerin kendi yeteneklerini fark etmesini, güvenini geliştirmesi, sanatsal yaratım sağlamak açısından, bireyin kişiliğinde beklendik etkinin yapabilmesi açısından Hakan Yaşar önemli bir ressamdır.
Sanatın mesafe algısını değiştirme gücünün yanında sanatı toplumsallıktan ve bireysellikten uzaklaştıran, öteki olmaya neden olayların ideolojik kaygılardan ileri geldiğini belirtmekte fayda var. Yaşar, “Türkiye’nin bugünkü resmine baktığımda baskı üzerine yapılmış mutluluğun resmini görüyorum. Sahte bir mutluluk/huzur/sevinç…” diyor. Güçlü bir sahte dünyada yaşayan milyonlarca insanın temel yaşam ihtiyaçlarına cevap bulma arayışı elbette sanatsal faaliyetleri geri planda bırakacaktır. Kimi heykellerin yöneticiler tarafından ucube diye nitelendirilip kaldırılması Türkiye’de sanatsal faaliyetlerin nasıl baskı altına alınmaya çalışıldığının en önemli göstergesi. Fakat Yaşar, sanatın her dalı dünyanın en iyi terapisidir. Belki de terapiye ihtiyacım vardı, iyi ki sanat girdi hayatıma. Niye başka bir şey değil de resim! Resimde daha iyi anlattığım içindir. Kendime yeni bir dünya kurdum resimle ve içinde ki insanları yaratıyorum… İfadeleri her ne kadar insanın iç dünyasında sahip olduğu gücün sanatsal üretime etkisini anlatsa da her ülkede aynı ruh hali maalesef bulunmuyor. Var eden/ oluşturan dünyamızın resim yaratma süreçleri elbette, insanlığın evriminin yelpazesinde gelişim kat eden temel bir yetidir. İnsan yaşamı her vakit var etme üzerine kurgulanıyor. Bu noktada sanatsal gelişimin varlığı kimi noktada sınırsızlığın ortak yeteneği olarak ifade edilebilir.

Bugünün Türkiye’sinde ve ülkenin şartlarında hayat oldukça iç karartıcı. Beslenmeyi dahil ederek okumak, izlemek, bakmak, sinemaya, tiyatroya gitmek gibi etkinliklerin zamanla daha zayıf kaldığını görmekteyiz. Ancak aidiyet ve kimliksel varoluşun çok güçlendiğine birçok örnek ile şahit olmaktayız. Bu tutumun resim çizme karşılığı konusunda Yaşar, son yirmi senede farklılaşan sosyalizasyon ve mobilizasyon süreçleri sonucunda maalesef yeni aidiyet ve kimlik algıları inşa edildi. Ekonomik şartlar ve hayata tutunma yukarda saydığınız “beslenmek için” gereken birçok şeyi zayıflattı. Ahlakı bozulan toplum yapısıyla karşı karşıyayız. Sanatçı/üreten için her olayda olduğu gibi burada da karşılığı fırçaya/kaleme/sese vereceği ilham olabilir. Bir ressamın, dünya görüşü, oluşturduğu inandığı ideolojik ve etik değerler üzerine zihinsel yorgunluğu her zaman olur. Mutlaktır bu. Çizime ruhunu, inceliğini, güzelliğini, farkını, derinliğini verecek olan bu değerlerdir.
Şiirin, resimin, müziğin… Her ne yapıyorsak diline/özüne dönmesiyle gelişme kat edilir. Günümüz sanat enflasyonunda söz konusu değerlerin yeri hakkında ise sanat üreten birey görüşünü, etik değerlerini, ideolojisini “para için” hiçe saydığı an resimde fabrikasyona, kopyaya, baskıya, “arabeskliğe” geçiş yapar, sanata ihanet etmiş olur ve bunun örnek sanatçıları çok Türkiye’de. Maalesef toplum kaliteden ve emekten daha çok popülist sanatçıya/sanata daha çok değer vermeye devam ettiği sürece “değerler” hakkında pek pozitif olamayacağını ifade ediyor. Sanatın temel direği üretenin kendisi ola bilmesi. “Sanat benim, ürettiklerim sadece benim bir parçam” diyebilmesi olarak değerlendiriyor. Resim sanatı bedenin var olan bilmecesini resime dönüştürür. "Doğa içimizdedir" der Cezanne. Bedenin ve çizimin aynı güzergâhta var olma çabası, görüşünün şu ya da bu biçimde oluşması gerekliliğini, onların var olan görünürlüklerini katlayıp çoğaltan, gözlerimizin önünde duran niteliğin, ışığın, derinliğin orada durmalarının nedeni, bedenimizde bir yankı uyandırmaları şeklinde kabul edebiliriz. İnsan iç enerjisiyle bedenin duyusal güzergâhlarından yola çıkarak etkinlik geliştirir. Bu etkinlik, bedensel, psikolojik, ruhsal tüm olanaklarını kullanır. Böylece resim sanatı, hayatın izdüşümünü biçimlendirir.

Diğer sanat dallarına göre resim sanatının ulusal çizgilerle sınırlandıran birçok ressam var. Çizimlerinde etnik simgeleri çokça kullanırlar. Bu durum kimi sanatçıda zenginlik olarak kabul görürken kimisi de üst bir malzeme olarak kullanır. Hakan yaşar bu minvalde, “Sanat hiçbir düşüncenin esiri ve sözcüsü olamaz onların üstündedir. Sanat evrenseldir. Bu işin yerli/millisi yoktur. Figüratif klasik çalışıyorum ve özellikle kadın çalıştığım için dünyanın her tarafında kadın kadındır, anne annedir, çocuk çocuktur, acı/mutluluk/sevgi/aşk/ölüm aynıdır… Sanatın vatanı, ırkı ya da “ulusal” çizgileri olmamalı bence.”
Geçmişten bugüne Türkiye’nin resim sanatı konusunda: Türkiye’nin sanat geçmişi eski değil. Gelişmesi ve daha iyi yerlere gelmesi için uzun bir süreç var. Özelikle figüratif klasik sanatta bakir sayılır. Söz konusu gelişme toplumun ve siyasetin dinamiklerine göre şekillendiği için Yaşarın vurguladığı uzun süreç maalesef çok daha karamsar bir tabloyu sunuyor bize. Bununla beraber karamsar tablonun en alt kademesini yüzeysel olarak değerlendirirsek ortaöğretim seviyesinde birçok okulda resim atölyesi bulunmadığı gibi resim öğretmenliği derslerine her sınıfa sadece bir saat ders verilmesi trajikomik bir durum. Öğrencinin geliştirilmesi gereken yeteneğinin kırk dakikada ne kadarını geliştirebileceğini yöneticiler daha iyi bilir sanırım!
Çalıştığı tarzı “Neo klasik” olarak değerlendiren ressam, çizim atmosferinde “Nebula” patlamalarını sıklıkla kullandığını belirtir. Yaşamışlığı ve melankoliyi her sanatçıda olduğu gibi kendisinin de ana besin kaynağını, ilham kaynağının ve öğretmenin doğa olduğunu bilimsel tekniği öğreten ve hataların tekrarlanmaması için rehber olarak kabul etmekte. Ne var ki sanat formları, aslında sonradan var olan, göreceli ve dinamik bir yapıdadır. Her ürün sanatsal yaratma süreci içinde oluşur. Bununla beraber tablolarında genellikle insan odaklı çalışan Hakan Yaşar, kaybolmuş insan duygusunu ortaya çıkaran birçok tablosu var: Her insan hayatı dünyanın her yerinden aldıklarıyla gelişir ve bir birey olur. Birey dünyanın kendisidir ve evren, birey var olduğu sürece dünyadır. Her birey vizyonu, davranışı ve yaşamı ile bir dünya yetiştirir ve inşa eder. Kendini insan yapmak diyebiliriz. Buradaki tek sorun, bireyselliğin egoizmle karıştırılmamasıdır. Çalıştığım her insan başlı başına bir dünya ve benim resimlerimde de bunu görecekler. Doğumundan önce ve ölümünden sonra birey artık bir dünya değildir. Bu yüzden ilk sergime “Her İnsan Bir Dünyadır” ismini koymuştum.

Çizimlerinde ifade bulan belirgin sesler, anlatılmak istenen özü yüzeye çok önemli noktalar var. Hafızamızı harekete geçirmek, dikkatimizi çekmek, odaklanmamızı sağlamak, hatırlatmak için varlar. Resimlerinin, ses ve nesnelerle olay örgüsünün ilişkisine dair sürekli sefilliği, fakirliği, mutsuzluğu, acıyı insanlara reva/hak görenlere. Dinle “terbiye” etmeye çalışıp sürekli üstümüzde kara bir gölge gibi neyi yapıp yapmayacağımıza karar verenleri karşı bir başkaldırı diye bilirim. İnsanın pozitif, negatif ve balans hali vardır. Gölge varsa ışıkta vardır, onu mutlaka dengeleyen de vardır. Hüzün varsa mutlulukta vardır, korku varsa cesarette vardır romantizm de. Üçünün aynı arada olması gerekli aksi takdirde mutlu olunmayacağı ve iç huzurun sağlamayacağını düşünürüm. İnsanlar acılarını yaşamasın demiyorum ama hayatlarını acıya adamasınlar, geçmişe takılıp geleceklerini karartmasınlar istiyorum. Mutlu olmak, gülmek, sevmek, aşık olmak çok doğal ve güzel şeylerdir. Kimsenin bu duygularını bastırmaya veya ellerinden almalarına izin vermemelerini için ışık tutmaya çalışıyorum kendimce.
Tezer Özlü neden yazılır sorusuna, “Dünya acılı bir yer olduğu için, yeryüzüne dayanabilmek için,” cevabını verir. Ressamlar veya bu alanda üreten sanatçılar da çizme nedenlerini merak edişime: Sanatçılar, sanatla uğraşmayan insanlardan her anlamda duygu olarak daha yoğun yaşarlar. Bazı şeyleri daha iyi görüp ve hissederler. “Acılı dünyada” gördüğünü, hissettikleri sadece kendisi için değil topluma göstermeye çalışır. Sanatçı sadece tanıktır. Tanıklığını yorumlar, halka ışık verir önünü görsün diye. Tanıklığı yorumlamak içinde sürekli üretme gereği duyar. Tanıklık bir nevi kalıcılığı sağlar Dürer, Rembrandt ve Leonardo gibi büyük ressamlar da görmemizi sağladığı gibi. Bunun yanı sıra yeniden-yaşamaya, kurmaya, duymaya, görmeye yeni bir içsel yaşantıya yolculuk içindir belki de… Beğendiği ressamlar hakkında: Dünyada birçok iyi yaşayan ressam var. Kendi tarz, tekniğine ve çalışma düzenine kendimi yakın gördüğüm eski üstatlar daha çok ilgimi çekiyor. Bunların en başın da Hollandalı ışık ustası Rembrandt geliyor. Sonrasında Rubens, Caravaggio, Leonardo ve tabi ki şu an Norveç’te yaşayan değerli dostum yukarda saydıklarımın hepsinin karışımı Odd Nerdrum. Nerdrum figüratif sanatın babası hem ışık hem de gölge ustasıdır.
Resim sanatının işlenişi ressamdan ressama değişiyor. Ressamlar arası farklılık gösteren derin ve özel bir duygu alanına sahip olduğu bilinir. Diasporada bulunma sürecinin insanın ilgilendiği ya da sanatını icra ettiği tüm yaşamsal uğraşlarda etkileri birçok yönden hissedilir. Diasporanın Yaşar’ın sanatına etkisine baktığımızda: Gerek teknik olarak gerekse yaşanmışlık olarak ressamlar arasında farklıkların olması doğaldır. Diasporada bulunduğum için bazı düşünce, fikir, hayata bakış açım ve anlatmaya çalıştıklarım insanlara ters gelebilir. Çünkü ben üç dili, (Kürtçe, Türkçe ve Norveççe) kültürü ve hayatı yaşıyorum. Hepsinin harmanlayıp önlerine koyuyorum. Doğru bildiklerim onlara ters gelebilir. Norveçlilerin önüne koysam bazıları onlara da ters gelebilir. Böyle olmayı ben seçmedim sistem beni bu hale getirdi derken, yaşadığımız yüzyıl itibariyle farklılıklara tahammülsüzlüğün çağdışı bir zihniyet olduğunun altını önemle çiziyor ve bu tahammülsüzlüğü sanat ile iyileştirileceği umudunu diri tutuyor.









