Gençken California'ya altın aramaya gitmiştim. Beni zengin edecek kadarını hiçbir zaman bulamadım ama ülkenin güzel bir bölümünü, Stanislau’yu keşfettim. Stanislau, yeryüzündeki cennet gibiydi. Yumuşak rüzgârların ağaçları serinlettiği parlak yeşil tepeleri ve derin ormanları vardı. Benim gibi altın arayan çoğu insan, bu tepelere benden yıllar önce ulaşmıştı. Vadide kaldırımları, dükkânları, bankaları ve okulları olan bir kasaba kurmuşlar, ayrıca aileleri için çok güzel minik evler inşa etmişlerdi.
Stanislau tepelerinde ilk başlarda oldukça altın bulunmuştu ama bu çok uzun sürmedi. Birkaç yıl içinde altın kaybolmuştu. Ben Stanislau'ya vardığımda insanlar çoktan gitmişti ve sokakların hâkimi çimenlerdi. O küçük sevimli evler yabani gül çalılarıyla kaplıydı. Çok uzun zaman önce o yaz günü boş kasabanın sokaklarında yürürken havada yalnızca böceklerin sesi duyuluyordu.
Sonra, orada yalnız olmadığımı fark ettim. Küçük evlerden birinin önünde duran bir adam bana bakıyor ve gülümsüyordu. Bu ev yabani gül çalılarıyla kaplı değildi. Evin önündeki güzel, küçük bir bahçe mavi ve sarı çiçeklerle doluydu. Pencerelerden beyaz tül perdeler sallanıyor ve yumuşak yaz rüzgârında dalgalanıyordu.
Adam gülümsemeye devam ederek evinin kapısını açtı ve bana işaret etti. İçeri girdiğimde gözlerime inanamadım. Haftalardır diğer madencilerle birlikte zorlu maden kamplarında yaşıyorduk. Sert zeminde uyuyor, soğuk metal tabaklardan konserve fasulye yiyor ve günlerimizi üç kuruşluk altın peşinde koşarak perişan bir halde geçiriyorduk. Burada, bu küçük evde ruhuma yeniden can gelmişti.
Ahşap zeminde parlak bir halı vardı. Odanın her tarafında resimler asılıydı ve küçük sehpalarda deniz kabukları, kitaplar ve çiçeklerle dolu çini vazolar vardı. Bir kadın eli bu evi yuvaya çevirmiş olmalıydı. Kalbimde hissettiğim keyif yüzüme de yansımış olmalı. Adam düşüncelerimi okudu. “Evet,” diyerek gülümsedi. “Hepsi onun işi. Bu evdeki her şeyde onun elinin dokunuşu var.”
Duvardaki çerçevelerden biri hafif yan duruyordu. Bunu fark etti ve düzeltmeye gitti. Resmin düz durduğundan emin olmak için birkaç adım geriye attı. Sonra eliyle hafifçe son bir kez dokundu. “Bunu her zaman yapar,” diye açıkladı. “Bir annenin çocuğunun saçını taradıktan sonra yaptığı son dokunuş gibi. Bütün bunları o kadar sık düzelttiğini gördüm ki, tıpkı onun yaptığı gibi yapabilirim. Neden yaptığımı bilmiyorum ama sadece yapıyorum.”
O konuşurken, bu odada keşfetmemi istediği bir şey olduğunu fark ettim. Etrafa bakındım. Gözlerim odanın bir köşesindeki şöminenin üzerine ulaştığında mutlu bir kahkaha attı ve ellerini ovuşturdu.
“İşte, bu kadar!” diye bağırdı. “Buldun! Bulacağını biliyordum. Bu onun resmi!”
Şöminenin üzerindeki küçük siyah rafa doğru yöneldim. Kadının ifadesinde daha önce hiç görmediğim bir tatlılık ve yumuşaklık vardı. Adam resmi elimden aldı ve baktı. “Doğum gününde ve on dokuz yaşındaydı. O gün evlendiğimiz gündü. Onu gördüğünde…dur, onunla tanışana kadar bekle!”
“Burada değil mi?” diye sordum.
Adam, resmi küçük siyah rafa geri koyarak içini çekti. “Uzakta; anne ve babasını ziyarete gitti. Buradan kırk-elli mil uzakta yaşıyorlar. Bugün iki hafta oluyor.”
“Ne zaman geri dönecek?” diye sordum.
“Eh, bugün Çarşamba,” dedi yavaşça. “Cumartesi akşamı dönecek.”
Keskin bir pişmanlık hissettim. “Üzgünüm, çünkü o zamana kadar gitmiş olacağım,” dedim.
“Gitmiş? Numara! Neden gitmelisin ki? Gitme! Çok üzülür. Görüyorsun, kasabada kimsecikler yok. İnsanların gelip bizi ziyaret etmesini çok sever.”
“Hayır, gerçekten gitmeliyim,” dedim kararlı bir şekilde.
Resmini aldı ve gözümün önüne tuttu. “Al!” dedi. “Şimdi yüzüne karşı onunla tanışmak için kalamayacağını ve gitmen gerektiğini söyle!”
Resme ikinci kez bakarken bir şey fikrimi değiştirmeme neden oldu. Kalmaya karar verdim.
Adam bana adının Henry olduğunu söylemişti. O gece Henry ve ben pek çok farklı şey hakkında konuştuk, ama esas olarak onun hakkında. Ertesi gün sessizce geçti.
Perşembe akşamı bir ziyaretçimiz vardı. Tom adında iri, kır saçlı, yaşlı bir madenciydi. “Birkaç dakikalığına uğradım. Eve ne zaman döneceğini sormak için geldim,” dedi. “Haber var mı?”
“Ah evet,” diye yanıtladı Henry. “Cumartesi dönüyor. Mektup göndermiş, dinlemek ister misin?”
Gömleğinin cebinden sarı bir kağıt çıkardı ve yüksek sesle okumaya başladı. Kendisine ve diğer insanlara, onların yakın arkadaşlarına ve komşularına sevgi dolu mesajlarla doluydu. Okumayı bitirdiğinde arkadaşına baktı. “Ah hayır, yine yapıyorsun Tom! Ondan bir mektup okuduğumda hep ağlıyorsun. Bu sefer ona söyleyeceğim!”
“Hayır, bunu yapmamalısın Henry,” dedi kır saçlı madenci. “Yaşlanıyorum. Artık en ufak bir üzüntü beni ağlatıyor. Onu kızım gibi severim, biliyorsun. Sadece bu gece burada olacağını umuyordum.”
Ertesi gün, Cuma, başka bir eski madenci ziyarete geldi. Mektubu okumasını istedi. İçindeki mesaj onu da ağlattı. “Hepimiz onu çok özledik,” dedi.
Cumartesi nihayet geldi. Sık sık saatime bakıyordum. Henry bunu fark etti. “Ona bir şey olduğunu düşünmüyorsun, değil mi?” diye sordu. Gülümsedim ve onun iyi olduğundan emin olduğumu söyledim. Ama Henry memnun görünmüyordu.
Güneş batmaya başlarken iki arkadaşı Tom ve Joe'nun bayırdan aşağı indiğini görünce memnun oldum. Eski madencilerin birinin elinde gitar vardı. Ayrıca bir buket çiçek ve iki şişe viski getirmişlerdi. Bütün akşamı neşeli şarkılar söyleyerek ve içerek geçirdik. Henry'nin arkadaşları onun bardağını bir an olsun boş bırakmadı. Masada kalan son iki kadehten birine uzandığımda Tom kolumu tuttu. “O bardağı bırak ve diğerini al!” diye fısıldadı. Kalan viski bardağını Henry'ye verdi. Saat tam gece yarısını vurmaya başlarken Henry bardağını boşalttı. Yüzü giderek beyazlamıştı. “Çocuklar,” dedi, “kendimi pek iyi hissetmiyorum. Gidip birazcık uzanayım...”
Henry, kelimeler ağzından dökülürken sızmıştı. Bir anda iki arkadaşı onu alıp yatak odasına taşıdı. Kapıyı kapatıp geri geldiler. Ayrılmaya hazırlanıyor gibiydiler. Ben de “Lütfen gitmeyin beyler,” dedim. “Karısı beni tanımıyor. Ben onun için bir yabancıyım.”
Birbirlerine baktılar. “Karısı öleli on dokuz yıl oluyor,” dedi Tom sakince.
“Öldü mü?” diye fısıldadım.
“Öldü ya da daha kötüsü,” dedi. “Evlendikten yaklaşık altı ay sonra anne ve babasını görmeye gitmişti. Dönüş yolunda Kızılderililer onu yakalamış. O günden sonra onu bir daha gören olmadı. Henry aklını yitirdi. Hala hayatta olduğunu düşünüyor. Her haziran geldiğinde, anne babasını görmek için gittiğini düşünür. Sonra geri dönüşünü beklemeye başlar. O eski mektubu çıkarır ve biz de okuyabilmesi için ziyarete geliriz. Her haziranın ikinci cumartesi gecesi eve gelmesini bekler, biz de buraya onunla birlikte olmaya geliriz. Gece boyunca uyuması için içkisine uyku ilacı koyarız. O zaman bir yıl daha idare eder.”
Joe şapkasını ve gitarını aldı. “Bunu on dokuz yıl boyunca her haziran yaptık,” dedi. “İlk yıl yirmi yedi kişiydik. Şimdi sadece ikimiz kaldık.”
Tom, küçük şirin evin kapısını açtı ve iki yaşlı adam Stanislau'nun karanlığında gözden kayboldu.
Türkçesi: E. Ozan Ekşioğlu
(Anlam bütünlüğü korunarak sadeleştirilmiştir.)






