Ayça biraz halsiz hissettiğini yazdığında rahatladım. Bu gece evde kalmam daha iyi olacaktı. Perdeleri sıkıca kapattım, göz bandını hiç ışık sızmayacak şekilde ayarladım ve yatağa gömüldüm. Böylesi daha iyi diye tekrarladım. Karanlığın içine uyandığımda saattin kaç olduğunu anlayabilmek için telefonumu aradım. Ayça’dan mesaj vardı. Önce mesajı görmemiş gibi davranmayı düşündüm. Uykuya dönmek daha kolaydı. Saat artık dokuza geliyordu, bu saatten sonra yanlarına gitmek saçma olacaktı. Ayça’nın yolladığı haritaya baktım, arabayla hemen yola çıkarsam yirmi dakikada tuttukları eve ulaşabiliyordum. Kendimi zorlayarak kalktım.
Evden çıkarken Cem küçük ayıcığı hatırlattı. Hollanda’ya dönerken taşıyabilecekleri küçük bir hediye iyi olabilirdi. Ayça çocuk için alınan büyük hediyelerden şikayetçiydi zaten. Bu çok uygundu. Daha fazla düşünmeden çantaya attım. Nasılsa ayıcık bizim işimize yaramayacaktı. Cem gitmemin bana iyi geleceğini söyledi, elime bir kutu baklava tutuşturdu, yavaş sürmemi tembihledi. Asansörün gelmesini beklemeden kapıyı kapattı.
Önceki gün Ayça tuttukları evi anlatırken garip bir şey söyledi. Telefonla konuşuyorduk ve Cem’in çocuk konusundaki tavrını anlatıyordum, sonra durdum, kalacakları evi sordum.
“Tuttuğumuz ev yıllar önce çekilmiş çok popüler bir dizide kullanılmış,” dedi. Başrol kızın annesiyle birlikte yaşadıkları, aynı zamanda kuaför olarak kullandıkları, tek katlı ve bahçeli eski bir yerdi. Onları eve getiren taksici ve evi kiraya veren kişi bu ayrıntıyı çok önemsiyormuş, bu konu Ayça’yı çok eğlendiriyordu.
Böyle bir evin şehrin merkezinde bir semtte olması çok şaşırtıcıydı. Hasbelkader birkaç bölüme denk gelmiştim ve nedense evi hatırlıyordum. Dizide manikür pedikür yapılan, ana kızın oturup dertleştiği, ucuz pimapenle eve dahil edilmiş bir veranda vardı. Verandanın baktığı bahçe çok genişti. Ağaçlarla kesilmeyen, şehrin ışıklarına bakan bir manzarası vardı.
“Ev dizide hatırladığımdan daha küçükmüş,” dedim. Getirdiğim havayı dağıtmam vakit alacaktı. Evle ilgili beni etkileyen şey ise verandanın perdeleriydi. Aynı perdeleri görmek içimde bir şey uyandırmıştı. Bu hissin sebebi perdelerin şeftali rengi miydi yoksa tülün dokusu muydu tam emin olamadım. Ama sokak lambasından gelen ışığı süzüşü harikaydı, sanki gün batımı devam ediyor gibiydi. Bu yumuşacık ışık insanı sakinleştiren tatlı bir sıcaklıktaydı.
Hakan ve Ayça ufak bir sofra hazırlığındaydı. Ayça biraz uyumuştu, kendisini çok daha iyi hissediyordu. Sofrayı hazırlarken birbirlerine bir şeyler uzatıp tadına bakıyorlardı. Cem’in söyledikleri dolaşıp duruyordu kafamda. Bu son deneme demişti.
“Canım rakı yok ama şarap açabiliriz. Sabah için valizleri hazırlamak epey vaktimi aldı. Bu getirdiğin ayıcığa Defne bayılacak. Daha önce hediye ettiğin kitabı hala okuyoruz, biliyor musun? Keşke daha erken gelebilseydin.” Telsizden gelen iç çekme sesiyle Ayça birden durdu. Hakan’la birbirlerine baktılar. Hakan elini aşağı yukarı salladı ve sonra işaret parmağını dudağına götürdü. Ayça daha alçak sesle devam etti.
“Aslında Kuzguncuk’ta kalmak istedik ama deprem açısından tek katlı bir ev tutmak daha mantıklı geldi.”
“Kuzguncuk çok yakın aslında.”
“Evet, evet. Hakan bugün yürüyerek gidip geldi. Üç ay önce lakerda ayırtmıştık, sana kısmetmiş. Bu kadın gerçekten çok iyi yapıyor ama hemen bitiyor.” Hakan kırmızı soğan bulamamıştı. Beyaz soğanla yetinecektik.
Soğanın kokusu burnuma yapıştı. Bu koku ertesi güne kadar benimle gelirdi gelmesine ama gün batımı rengi tüller beni başka bir kokuya çağırıyordu. Hatırlamaya çalışmazsam gelecekti.
“Kadeh yok,” dedi Hakan.
“Hiç sorun değil,” dedim. Çirkin su bardakları vardı, bu masada sırıtmamıştı. Masanın üstüne bir gazete sermiş olsalardı sanki tam olacaktı. Üçüncü sayfa haberleri değil ama belki sanat sayfası falan.
“Lakerdaları yapan kadın çok ünlü,” dedi Hakan, “ayırtmasaydık mümkün değildi.” Bu konunun uzamasına biraz şaşırdım. Lakerdadan bir çatal aldım. Gerçekten lokum gibiydi. Hayatı bu kadar önemsemeleri garip. Beş dakika öncesine kadar lakerdanın ne olduğundan bile emin değildim. Hollanda’da yaşadıkları şehirde bir gün işten eve dönmüş, daha önce yiyip bayıldıkları bu lakerdayı hatırlamış ve instagramdan mesaj atıp kendi haklarını ayırtmışlardı. Benim hayatımda bu lakerdaya gösterilen tutku var mı, bir an düşündüm.
Hakan daha önce başka bir evlilik yapmıştı. İki kadeh şaraptan sonra anlatmak istedi. Bu garip hikayeyi biraz biliyordum. Kızla evlendikten iki ay sonra boşanmaya karar vermiş. Kızdan boşanabilmesi bir yıl kadar sürmüş ve bu süre boyunca kıza ulaşamamış.
“Attığım e-postaların hepsini görmezden geldi, telefonla ulaşmak zaten mümkün değildi. Bir yandan da annem bizim ailemize boşanma yakışmaz deyip duruyordu. Daha önce küpe taktığımda da aynı şeyi söylemişti.”
“Neden yakışmazmış ki?”
“Bu iki şey bizim ailemize yakışmaz canım çünkü biliyorsun soyadımız falanzade. Bu durumda haşmetli soyadıma layık olabilmek için küpe takmamam ve asla boşanmamam gerekiyor.”
Gülümsedim. Hakan bardağıma biraz daha şarap koymak istedi, elimle engelledim. Ellerim hafif hafif soğan kokuyordu. Bir kadehten fazla şarap içemezdim zaten. Kalan şarabı bitirebileceklerini söyledim. Araba kullanacaktım. Eve gidip yastığa ağlayacaktım, bunu söylemedim ama aslında söyleyebilirdim.
Hakan’ın Portekizli kız hikâyesini ise ilk defa duydum. Kızla nasıl tanıştığını ve bütün gece dans edişlerini anlattı. Kız müthiş dans ediyormuş. Güzel, kıvrımlı bir vücudu varmış. Çok şükür çorbacıda erkek olduğunu söylemiş de eve kadar olay sürmemiş. Aklıma eski bir şarkı ve klibi geldi. Şarkının adı rüya mıydı neydi. Klibi bulmam uzun sürmedi. Akşam yattığı kadının sabah tıraş olduğunu görüyordu şarkıcı. Hakan epey güldü. Hakan’ın bu şarkıyı bilmemesi mümkün değildi, bir şey demedim. Kızın telsizden mıkırdadığını duyduk. Bir an sessizleşip kulak kesildik. Sonra tatlı bir sessizlik oldu. Uyurken gülümsediğini hayal ettim. Çocuğu göremediğime üzüldüm. Şeftali rengi tüller beni yine bir yere çağırdı. Arkada bir koku vardı. Soğan kokusu bile onu bastıramadı. Rengin kokusu muydu çağıran. Şeftali kokusu. Olabilir diye düşündüm.
“Öykü atölyesi nasıl gidiyor tatlım? Hakan’a hani şu evin aynasında kaybolan kadının öyküsünü anlatsana,” dedi Ayça.
“O öykü derste pek beğenilmedi.” Kullandığım zaman kipiyle ilgili sorunu anlattım. Sonra hocanın düzelttiği bir cümleyi gösterdim. Hakan uzunca bir süre benim yazdığımın doğru olduğu konusunda ısrar etti. Şeftali kokusunu artık bastıramıyordum.
“Ben artık kalkayım, sabah erken uçağınız var,” dedim. Konu açılmadan gitmeliydim. Ama Ayça önce davrandı.
“Aynı şeyleri yaşadığımı biliyorsun tatlım.” Biliyordum. Tam altı defa denemişlerdi. Son gittikleri doktoru ben önermiştim. Onlar da sonra bana önermişlerdi. Çok profesyonel bir ekipti. Doktora ancak e-posta ulaşabiliyordunuz.
Bu güzel gece böyle tatsız sonlansın istemedim. Tedaviyle ilgili komik bir şeyle gönüllerini almam gerekiyordu.
“Öyle belden aşağım çıplak, bacaklarımı sonuna kadar açıp doktoru beklemek zorundaydım,” diye başladım. “Mesanem doluydu. Tutamamaktan korktuğum için kıvranıyordum. Neyse sonra doktorum yanında başka bir doktorla geldi. Ben orada bacaklarım açık yatmıyormuşum gibi aralarındaki sohbete devam ettiler. Tenisçi dirseği tartışması vardı aralarında. İçime soğuk bir şey sokulurken yardımcı doktor elimi tutmuştu. Bir yandan elimi sıkarken aslında dirseğindeki ağrının nereyi tuttuğunu kasların latince isimlerini söyleyerek anlattı. Tenisçi dirseği olduğuna emin gibiydi, bir yandan kremli elleriyle sol elimi sıkıyor bana güç veriyordu. Profesör olan doktorum embriyoyu yerleştirip hayırlı olsun dedi. Yarım saat kalkmamam gerektiğini söyledi. Hızlıca gitti. Ben teknik olarak aslında hamile kalmıştım o an için, sonra işte biliyorsunuz olanları.”
Böylece anlattım. Bu cümlelerle, ne eksik ne fazla. Bu dirsek hikayesinin komik olacağını düşünmüştüm ama hikayemin sonunda odanın ortasında büyük sümüklü bir böcek oturuyor gibiydi. Dev boyutlarda jelsi yapısıyla odayı dolduran bir salyangoz. Gecenin sonuna kadar dayanamamıştım. Artık salyangoz yokmuş gibi davranamazdık. İzinlerini istedim. İyi yolculuklar diledim. Ayça sıkıca sarıldı, Hakan üzgündü. Teselli edecek bir söz bulamadım. Merak etmeyin iyi olacağım diyemedim. Kapıyı açıp hızlıca dışarı çıktım. Arabaya ulaşıp yol tarifini açmam üç dakika sürdü. Derin bir nefes aldım.Köprü yoluna çıktım. Ancak o zaman şeftali kokusu gözümün önüne geldi. Tenisçi dirseği olan doktorun beni sıkıca kavrayan şeftali kokulu elleri, bana şefkat gibi bir şeyi hatırlatmış olmalıydı.






