Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

16 Temmuz 2021

Öykü

Senem

Mehmet Kabakçı

Paylaş

8

2


Antep'te terk edilmiş bir zahireciler hanının bodrumunda öldü Ayvaz. Öldüğünde kırk dört yaşındaydı, üzerinde eski bir asker kaputu vardı ve kısa ömrünün neredeyse yarısını ceza evinde geçirmişti. Kurumuş, kütük gibi olmuş cansız gövdesini, on yaşındaki bir çocuğu kucaklar gibi kaldırdılar kartonların üzerinden. Paltosunun cebinde bir Yaşar Kemal kitabı, birkaç demir para ve bir kâğıt parçası buldular ölü yıkayıcılar. Üzerinde, “Allah rızası için beni Zerzama'nın yamacına gömün. Mezarımın başına da bir dağın ağacı dikin.” yazıyordu.

Bazen oralardan gelip geçen yolcular, ilerideki o tek dağın ağacını gördüğünde birbirlerine, “Ayvaz'ın Yeri,” derler. Sanki bir kebapçıdan, lastikçiden, kahvehaneden söz ederlermiş gibi. Fakat bozkırın eteklerindeki bu mezarın hikâyesi memleketin hayal gücü geniş insanlarının dilinde kulaktan kulağa, falan köyden filan köye yayılırken erbabı hak, meclisi halvet ve cümle âlem tarafından keramet ehli bir dervişin mübarek yatırı sayılacak kadar mitleşti, âbideleşti.

Oysa üvey anasının vırvırından bezip küçük yaşta gurbete çıkmış; otobüs terminallerinde, tren garlarında piyango bileti, kazı kazan, kenger sakızı satarak geçimini sağlamış sonra yolu nasıl olduysa sakıncalı kitaplarla kesişmiş ve nihayet soluğu cezaevinde almış ve mahpus damlarında Abdullah Papur, Mikis Thedorakis dinleyerek gün saymış bir adamdı Ayvaz.

Fakat bu, daha buhurlu zamanların öyküsü.

Şimdi biz Ayvaz'ın gömüldüğü yamaçtan karşıya, Fırat nehrinin bozkırın yağsız toprağını bir pala gibi yarıp aktığı vadinin ötegeçesine bakalım. Bir köy tüter uzaklarda, fıstık ağaçlarının, üzüm bağlarının arkalarında. Ayvaz'ın o zahireci hanında donarak ölümünden yaklaşık elli sene önce o köyden küçük bir kız, her yeri rengarenk kumaşlarla süslenmiş kızıl bir atın üstünde gelin gidiyordu Fırat'ın diğer yakasındaki başka bir köye, bir adamın ikinci karısı olmaya. Atlar, eşekler, tefler ve zılgıtlarla nehrin kıyısına kadar gelen kafile, bir kayığa bindirip yolcu ettiler Senem'i bilmediği o köye. “Duvağınla gittin, kefeninle bile dönme ha,” dediler. Ağladılar, altın dişlerini ışıldatıp güldüler ve çalgılar çalıp halaylar çektiler on dört yaşındaki kızın çevresinde döne döne. O sırada düğün şenliğinden kaçıp köyüne gitmiş olan büyük avrat Zahe, dönüp de bir heyula gibi eşikte gözükür gözükmez yüzünü ekşitip, “Kancığını getirmişsin bakıyorum da!” dedi kocası Seydi Vakkas'a.

“Yav insan bir hoş geldin der kıza. Ne biçim insansın sen kadın!” diye karşılık verdi Vakkas, oğlak meleyişini andıran çiğ, titrek sesiyle.

“Hoşunu boşunu sen mi öğreteceksin ulan bana koca it!” diye hırladı Zahe, iki kaşının ortasına işlediği yeşil dövmelerini büzüştürdü ve ciğerini bir nefes daha soğutmak için ekledi, “Tuh Allah belanı versin senin hayvan oğlu hayvan!”

“Akıllı ol Zahe, akıllı ol,” diyebildi kocası Vakkas, “rezalet çıkarma gelir gelmez!”

Başındaki örtünün uçlarını gevşetti, soluklandı, sıkıntıyla iç çekti ve gürledi Zahe, “Yürü hele, hele yürü! Elin orospusunun yanında yiğitlenme bana, ağzına sıçtığımın herifi!”

İçeride, yüklüğün dibindeki tahta bir iskemlede oturan küçük Senem, kınalı avuçlarına baktı, tanımadı ellerini. Tanımadı aynadaki yüzünü. Bu ev, bu insanlar, bu elleri kınalı kadın da kim, diye düşündü. Sonra bazı sesler duyar gibi oldu; koyunların boynunda çıngırdayan çanların sesi, kayıkçının kürek şıpırtıları ve bir gevendenin avurtlarını şişire şişire çaldığı zurnanın uzun, ağdalı melodisi. Ve bir yılan göründü gözüne bir anda. Onunla, o gelin katarıyla birlikte suyu geçen, o taraftan bu tarafa sürünen kırmızı benekli bir yılan.

Zahey, bir Mısır kraliçesi gibi kıçını minderin üstüne, tütün kesesiyle fitilli çakmağını da önüne koydu ve Senem'e emirler yağdırdı. Kız kendini paraladı, gece gündüz dört elle çalıştı, gece gündüz azarlandı, aşağılandı. Bulaşık yıkarken ağladı, kazan başında ağladı, davar yemlerken, evi süpürürken, tarlada çalışırken, sobayı yakarken ağladı. Tülbendiyle yüzünü kapatıp için için ağladı. Sonra bir yüz, tanıdık; insana özlem duyduğu günleri anımsatan bir kız yüzü gördü suyun öte tarafında. “Buradayım," dedi kız. Sanki uhrevi bir yasağı yıkmış gibi, bir düşten, madde ötesi bir âlemden çok sevdiği biri için gizlice kaçmış bir cin gibi, "Buradayım, seninleyim," dedi kız. “Korkma!”

Tavandaki küflü hezanların, çürümüş kamışların arasında gizlenen yılan, geceleri sessizce deliğinden çıkar, pörsük derisi, kılçıklı diliyle Senem'in düşlerini ısırır, içini kazır ve zehrini kasıklarına akıtırdı. Zahe, tüyleri karanlıkta yalazlanan bir gece canavarı gibi yanı başında durur, tütün pası dişlerini sonuna kadar gösterip zevkle gülerdi her seferinde. Alnındaki ve alt dudağının altındaki dövmelerse her gülüşünde kırışır ve fosforluymuş gibi parlardı.

Ve bir oğlan doğurdu Senem. Ve sakalları ağardı Zahe'nin. Ve koynunda, soğuk kadar, ölmek kadar, gitmek kadar karanlık sularında bir çocuk daha emzirecekti Fırat. Vakkas güldü, bakkala lokum, bisküvi ısmarladı ve kudurdu Zahe. Kül gibi söndü gözleri kurumuş rahminde kanlar akıtırken. Ummuştu ki, Vakkas olsun kısır, ummuştu ve ki erkeğin dölü çürükmüş desin el âlem. Çaresizlik ve utanç köpürdü yüreğinde. O kadar köpürdü ki kötülük bir pıhtı oldu, et oldu, organ oldu vücudunun bir yerinde.

“Piçini gözümün önünden kaldır demedim sana orospu!” Zahe kırıyordu Senem'i. Zahe'nin bir deri parçası gibi buruşuk ağzından çıkan ve gün boyu susmayan, bitmeyen, gitmeyen sesi, bir kuzucuğun ayaklarını tutup çat diye kırıyormuş gibi acıtıyor, eklem yerlerinden, etinden, sinirlerinden yırtıp koparıyordu onu.

“Şu piçini sustursana kız, yanı yere gelesice!” Çocuk ağlıyordu, çocuk yerdeydi, çocuk, kucağını ısıtmıyordu Senem'in. Dalıp gidiyordu ve kulağına hep o ses geliyordu; çanların sesi. Sonra o kızın yüzü beliriyordu suyun öte tarafında, bozkırın yamaçlarında. Hep gülümsüyordu ve sanki bir şey anlatmaya çalışıyordu Senem'e.  Sonra şehir yolları, sonra parlak camlar, tozu ve güneşi emmemiş, toz ve güneşle solmamış duvarlar. Sonra tebeşir kokusu, mevsim şeritleri, bir okul ve okulun hemen tepesinde homurdanan kara kara, kılçık kılçık suratlar, “bize yakışmaz" diyorlardı, “ayıptır, yakışmaz bize” diyorlardı. "Haramdır, günahtır!" diyorlardı. Sonra başka bir ses; uğursuz, bela getiren, şeytani bir talaz kaldırıp burgaçlanarak yükseldi, “Şu piçini diyorum piçini! Al götür bağırmasın kulağımın dibinde!”

Bir gece yarısıydı, Adana'ya üzüm götüren kamyonların birine bindi Vakkas. Ve o gecenin sabahında ekmek şişini gösterdi Zahe, “Şunu görüyor musun şimdi şunu,” dedi. “Sırtında eğriltirim bak senin, şermuta!” Çocuk uyandı, ağladı. Senem ahıra gitti ağladı. “Unutma beni,” dedi suyun öte tarafındaki kız gülerek. “Ve korkma, yanındayım, seninleyim.” Korkuyordu Senem, Zahe'den korkuyordu, ateşten, sudan, uçurum başlarından, davul zurna seslerinden korkuyordu. Suyun öte yakasındaki kızdan da korkuyordu. Günler kararıyor, günler uzuyor, canı kemiklerinin üstünde ağırlaşıyordu. Zahe kolundan tutup saçlarını çekiyor, tokatlıyor, itip yıkıyordu. Sersemledi sonra, nesneler bulanmaya başladı gözlerinde, bakışları tek bir noktaya asılı kaldı ve rahatladı Senem. Sanki göğsü şişmiş, şişmiş, şişmişti de ansızın bir delik açılmış sıkışan ne varsa uçup havaya karışmıştı. Gülmeye başladı Zahe'nin laflarına. “Orospunun dölü!” deyince güldü, çocuğu emzirirken güldü. Ekmek şişi dirseklerine değince güldü. Başı kanayınca, yerlerde sürüklenince güldü. Arka odaya kilitlenip bağlanınca güldü.

Sonra Zahe sustu. Bir şeyi yıktığına, bir şeyi kökünden kırdığına emin olmanın garip hazzı ve bir sonraki doyum noktası olan o şehvete benzer, bir canlının gırtlağını kesip kanını akıtmaya benzer o ilkel, fokur fokur melanet kaynayan insanlık dışı merhametle, “Gel kızım,” dedi, “gel de yemek ye Senem.” Sonra sesler gitti. Çocuk ağlamayı kesti. Çocuk sustu. Hep sustu. Boşluk vardı sadece. Sağır, helezonlar çize çize uzayan, alçalıp yükselen ılık ve sonsuz bir boşluk. Eşeği çıkardı Senem, sakaları hazırladı. “Suya mı gideceksin sen?” diye sordu Zahe kumasına. Duymadı Senem. Bakmadı o yana. Yularından tutup çekti eşeği. Gitti. Bir kaz sürüsü yürüdü üstüne Senem'in. Gri, parıltılı, yılankavi boyunlarını uzatıp tısladılar. Dilleri nasıl da sessiz ve dışlayıcıydı.

 

Nehrin suları kayalara çarpıp köpürüyor; gümbürtüler, vadiye çöreklenmiş ıssızlığın içine tekinsiz, gürültülü bir uğultu yayıyordu. Sanki mağaralarda, kaya arkalarında, uçurum başlarında bir takım habis ruhlar çığlık çığlığa bağırıyorlardı. Ve sanki küçük bir kız da, sesi hepsinden çok çıksın, hepsini bastırsın diye var gücüyle bağırıyordu ve ağlıyordu ve duyuramıyordu; “Gitme,” diyordu, “bizi bırakma… Bizden vazgeçme…” Suyun üstüne değip derinlere inen küreklerin şıpırtısına benzer bir ses duydu Senem. Sonra kendi yüzünü gördü, hayır görmedi; tanıdı. Kendi küçük, sevimli, çocuk yüzünü tanıdı. Kayalara çarptıkça kırılan, öfkelenen, köpüren sular, Senem'i alır almaz yedi.

Seslerin ve acının artık duyulmadığı bir yerde, küçük bir taşın üstüne oturmuş kuzu oğlak güden bir kız döndü, güldü ve “Hoş geldin,” dedi. 

Ertesi gün beşiğin başında dikilip, “Deli anan,” dedi Zahe, “hayırsızmış, seni bırakıp gitti baksana!”

Güldü Ayvaz.

YORUMLAR

Gülay FIRAT

Nefessiz bırakan, okuyucuyu içine çeken, çok başarılı bir öykü olmuş Senem...

3 Eylül 2021

Gülay FIRAT

Nefessiz bırakan, okuyucuyu içine çeken, çok başarılı bir öykü olmuş Senem...

3 Eylül 2021

Öne Çıkanlar

Sevmek mi Sevilmek mi?B. Y. Genç
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Uğraş Abanoz

25 Nisan 2025

Kara Bir Vardı Bir Yok

Yakup gün boyu susardı, kimse aklından geçenlerin ne olduğunu bilmez, sormaya cesaret edemezdi. Rıhtıma inen dar sokakta, barakadan bozma bir evde otururdu. O, denize açılınca balıklar kaçışırmış, saatler, rotalar ona göre ayarlanırmış. Yakup'un ışığı hep yanardı, karada demirk..

Devamı..

mevsimî

Tan Doğan

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024