Sıradan Faşizm’in bize anlattığı, toplumsal yaşamın en alt ya da ortasında yer alan insanların güce tapmaları ve toplumun en aydın ve ilerici insanlarını baskı altına almalarıdır.
Sovyet sinemacı Michail Romm’un arşivlerden kurguladığı bir film Sıradan Faşizm. Filmi seslendirenler ve altyazı yazanlar şu notu düşmüşler. “Bu film 1965 yılında yapılmış, aynı yıl VIII. Leipzig Belgesel ve Kısa Film Festivali Jüri Özel Ödülü ve DDR Film Eleştiri Ödülü’ne layık görülmüştür.” Tamamen gerçek görüntülerden derlenen faşizmin bu kısa tarihini izlemek insana iyi gelmeyebilir. Ancak insana olup bitenler hakkında bir anımsatma, sorgulama ve gelecekte neler olabileceğine dair önemli tanıklıkları belgeleriyle göstermesi açısından oldukça anlamlı.
Aslında film hakkında bir yazı olmayacak. Faşizmin küçük düşünen, sıradanlaşan, vasat insanlar eliyle, ülkeleri, hatta dünyayı nerelere götüreceğini görmek açısından önemli bir veri sunmasından dolayı sadece filmden alıntılar olacak bu yazıda. Bir anda çoğalan ve bir partiye tapan insan yığınlarını görüyoruz. Filmden alıntılarsam: “Küçük dükkân sahipleri, kasaplar, fırıncılar, memurlar, itibarlarını kaybetmiş kriminal unsurlardan insanlar...” Evet tam tamına durum bundan ibaret. O küçük insanlar, bir anda büyük barbarlara dönüşüp katliamlar gerçekleştirdiler.
Faşizmin ruhu, var olan ırksal ve dinsel yozlaşmanın siyasi anlamda dönüştürülmesi ve parti ruhuyla birleştirilip insanlara sunulmasından başka bir şey değildir. Yozlaşma bir kez sıradan insanlara bulaşmaya görsün. Etraflarında ne varsa, baskı, korku, sindirme ve giderek büyük işkencelere dönüştürerek yağmaya girişirler. Wilhelm Reich’ın Faşizmin Kitle Ruhu Anlayışı’nda belirttiği gibi: “Faşist anlayış, ezilmiş, yetkiye susamış, her an başkaldırmaya hazır “basit aklın” anlayışıdır. Bütün faşist buyurganların en sıradan, en gerici küçük-kentsoylu (küçük burjuva) sınıftan çıkmış olmaları rastlantı değildir.” Soru şudur? Böyle insanlar neden her dönemde fırlayıp, dünyayı karanlığa ve felakete sürüklerler! Kapitalist modernite sıkıştığı her dönemde ve her yerde bu gerici, bu şoven unsurlara neden ihtiyaç duyar ve kâr uğruna bu felaketleri yaratır? Burada anlaşılmayacak bir şey de yoktur aslında. Mali bunalım dönemlerinde küçük insanların dikkati böyle şeylere yöneltilir ve her bunalım dönemi en gerici, en şoven, en bağnaz unsurlarını ortaya çıkarır.
Sıradan Faşizm’in bize anlattığı, toplumsal yaşamın en alt ya da ortasında yer alan insanların güce tapmaları ve toplumun en aydın ve ilerici insanlarını baskı altına almalarıdır. Baskıların etkili olabilmesi için birçok eylemi üniversitelerin içinde, önünde ya da meydanlarda yaparlar. Bu büyük barbar sürüsü okumuşlardan, entelektüellerden, kitaplardan, üniversitelerden nefret eder; meydanlarda ve üniversite önlerinde kitaplar yakar, üniversitedeki öğrencilere saldırır. Onlar gibi düşünmeyen kim varsa ihbar eder ve korku terörü estirirler. Sıradan Faşizm Almanya’daki vahşeti aynen şöyle özetliyor: “İlk darbe komünistlere vuruldu. Zindanlara atıldılar, toplama kamplarına tıkıldılar. Komünistlerin akıbetine sosyal demokratlar, sendika önderleri, muhalif işçiler, radyo ve televizyon muhabirleri, daha doğrusu Hitler gibi düşünmeyen herkes... Kitaplar yakılıyordu. Tolstoy, Mayakovski, Jack London, Hermen Heise, Thomas Mann, Brecht, Marx...”

Burada bir parantez de Georgıi Dimitrov’a açmak gerekir. Dimitrov, Faşizme Karşı Birleşik Cephe’de faşizmi tahlil eder ve onun sınıfsal niteliğini ortaya koyar. Enternasyonal Yönetim Kurulu’nun kabul ettiği faşizm tanımını doğrulayarak Alman faşizminin karakteristik yapısını çözümler. “Faşizm, finans kapitalin en gerici, en bağnaz, en emperyalist unsurlarının açık yıldırıcı diktatörlüğüdür.” Bu diktatörlük en sıradan, en gerici, en kriminal insanları finans kapitalin uşağı yaparak, tüm ilerici, demokrat ve etnik unsurlara saldırtır ve sermayenin palazlanmasını sağlar. Dımıtov’dan devam edelim. “Faşizm finans kapital gücünün ta kendisidir; emekçi sınıfı ile köylülerin ve aydın devrimci kesimlerine karşı örgütlenmiş bir yıldırıcı öç alma hareketidir. Dış siyaset açısından faşizm, en kaba biçimiyle bağnaz bir ulusçuluktur; öteki uluslara karşı kini körükler.” Burada bir şeyi açıklamak gerekiyor. Hedefteki işçi, köylü ve aydınlar siyasi iktidarlar gibi düşünmeyenlerdir. Sadece iktidar değil, iktidardaki parti ve onun lideri gibi düşünmeyen herkes faşizmin hedefindekilerdir.
Sıradan faşizmin bağnaz ulusçuluğa sığınması, kitle ruhunun içini boşaltması tamamen onları bir şeye inandırma çalışmasıdır. Faşizmin en başarılı olduğu yer burasıdır. Milliyetçilik ve dini insanlara altın bir tepside sunar. Geçmişini, soy kütüğünü inkâr etmek isteyen herkes bu tepsiye sırtını dönmez ve memnuniyetle kabul eder. Dünyada bunun örneklerini sıralamaya gerek yok. Ülkemizde zaten bunun nüveleri çokça. Ermeniler, Kürtler, Araplar, Yahudiler, Aleviler, yani hedefte olan kimlikler. Yani ötekileştirilenler. Liste uzun. Yeniden Sıradan Faşizm filmine dönme zamanı. “Faşizm büyük bir ihtimalle milliyetçilik azametinin başladığı yerden başlar insanın kendini belli bir ırka ait olduğu için diğer ırklardan üstün olduğuna inandırma” çalışması olarak yayılır. Her şeyin böyle başladığı doğru. Hiçbir şey başladığı gibi durmaz ve katliamlara doğru yol alır. Kanın kanla savaşı. Sıradanlığın beyinle savaşı. Vasatın ilericileri yok etme savaşı şuursuzca büyür.
İçimizde gizlediğimiz bir şeyler var. Öfke, saldırganlık yok etme dürtüleri. Ezilmiş bir duygunun ardına gizlediğimiz o kadar büyük nefretlerimiz var ki. Sistem tamamen böyle çalışır. En üstekinin bir altındakini aşağılamasıyla başlayan öfke sarmalı aşağılara kadar iner. Öyle ki çocuğun ruhuna yansır nihayetinde ve o çocuk kediye tekme atar, karıncayı ezer, çiçekleri dalında bırakmaz.
Anımsayalım. Süper kupa finalinden yansıyanlar... Öfkenin sınırının olmadığını sosyal medyada gördük. Koç Üniversitesi’ndeki vahşet... Milliyetçilik adı altında cinsel tercihe kadar inen bir işkence ve saldırganlık var. Şiir bile bu kinin, düşmanlığın ortağıdır artık. Faşizmin eşitlikçi davrandığı tek yer de ne yazık ki burasıdır. Düşmanlaştırmak.
Koç Üniversitesindeki olayı geçmemek gerek. Bir şair var karşımızda. Anlıyoruz ki her şey bir tık ötemizde. İlk yazıda şiirin faşizme karşı direngenliğinden söz etmiştim. Faşizmi şiirle anlatmaya çalışmıştım. Ergin Günçe’nin şiiriyle faşizme meydan okumuştum. Oysa tersi bir serüveni de var. Popülizm şiire girdiğinde, şairin ruhuyla birleştiğinde, şairin içinde katmerleşen sıradanlık, kontrolden çıkan öfkeyle birleşerek bir işkence haline dönebiliyor rahatlıkla. Şiir bu suça ortak olunca da vahşet artık tanımsız bir tehlikenin ortağı oluyor. Kimdir o halde faşist? Sadece sıradan bir insan mı? Sıradanlığı, her türlü vasatlığı olarak gören zihniyet mi? Kimdir burada şair? Her türden gericiliğin, ırkçılığın baharatına bulaşan mı, popülizmin bir neferine dönen mi? Peki şiir nerededir? Antifaşist gibi giyinip kuşanan faşistin kaleminden çıkan mıdır? Yoksa faşizmi lanetleyip, bütün etnik kimliklerle dayanışma içinde olan şairin dizeleriyle söylenen midir?
Sorular çok uzun da değil. Buraya kadar olan şey bir ortaklığın dışavurumudur. Faşizmin büyüyüp, palazlanmasının oluşumuna en güzel örnektir bu iki olay. Olay ötesi demek daha doğru. Vasat bir şiire, faşizmden ilham almış bir şaire yol vermek; gömüldü denilen, geri dönülmez denilen faşizme ortak olmaktan başka bir şey olmasa gerek. Ortak olan, onaylayan her düşünce, dayak atan baba, küfreden, şiddet uygulayan koca, kin kusan kadın, tarafsız olmayan gazeteci, taraf tutan hakem, bağıran, çağıran seyirci, işkence eden şair, mobbing uygulayan idareci, açık ve net olarak faşisttir. Bir adım ilerisi ise malumun ilanıdır.






