Son Hasat
10 Aralık 2018 Öykü

Son Hasat


Twitter'da Paylaş
0

Otobüs hareket ediyor, geniş bir yay çizerek otogarın çıkışına yöneliyor. Semra gözyaşlarını elinin tersiyle silip alnını cama yaslıyor. Aysel peronda ayakta, otobüsün uzaklaşmasını izliyor. Onun da bir eli gözlerinde, ötekisi havada. İki kızın elleri karşılıklı asılı kalıyor. Semra birkaç gün öncesini anımsıyor, İstanbul’dan gelişini ve ablasının onu aynı yerde karşılamasını. Babamlara bu kez söyleyeceğim abla, daha fazla gizleyemem. İyi düşündün mü Semra’cığım, biraz daha beklesen. En azından bir sonraki gelişine kadar. Babamın hiç keyfi yok bu aralar, zeytin fiyatlarından dolayı canı çok sıkkın. Daha ne kadar bekleyeyim ablacığım, neredeyse iki yıldır saklıyorum. Ne olacaksa olsun artık, bu belirsizlik daha mı iyi. Hem zaten... Sen bilirsin canım, ama beni karıştırma. Ben hiçbir şey bilmiyorum, tamam mı?

Anayol çıkışında otobüs İstanbul yönüne dönüyor. Yolun iki yanında göz alabildiğine uzanan zeytinlikler Semra’ya ikindi güneşinde parlayan, gümüşi yeşil renkte bir örtü gibi görünüyor. Toprağı kilometrelerce gerideki tepelerin yamaçlarına dek örten, öteki yanda denize kadar serilmiş, ipe dizilmiş gibi düzgün zeytin ağacı sıralarından dokunmuş bir örtü. Çocukluk ve ilk gençlik yıllarında ailesiyle birlikte çıktıkları, şenlik havasında geçen zeytin hasatlarını düşünüyor, ve okumak için İstanbul’a gitmeden önce son kez hep birlikte oldukları o hüzünlü hasadı... Niçin böyle suskunsun babacığım? Aklıma dedenin anlattığı, ailenin Girit’teki son zeytin hasadı geldi kızım. Mübadeleyi, Türkiye’ye gönderilmeyi bekliyorlarmış. Herkes bunun bir son olduğunun bilincindeymiş, çocuk yaştaki deden bile. Zeytinleri hiç konuşmadan, büyük bir sessizlik içinde, sanki bir ayindeymiş gibi topluyorlarmış. Adada çıkan bir ayaklanmada öldürülen dedemin ruhu da onlarla birlikteymiş. Üniversiteyi kazanırsan, bu belki de bizimle son zeytin toplayışın kızım. Aman Hikmet, sırası mı şimdi böyle konuşup kızı üzmenin. Üniversiteyi tabii ki kazanacak ve biz de onunla gurur duyacağız. Ben de gurur duyacağım hanım, tersini söylemiyorum ki. Ama yaşamda üstesinden gelinmesi gereken ayrılıklar da var. Babacığım söz, her yıl hasat mevsimi hafta sonları gelip size katılacağım. Deli kız, derslerin ne olacak peki. O günler hele bir gelsin de... Sonra İstanbul Üniversitesi İşletme Bölümü’nü kazandığının haberini aldıkları gün geliyor gözlerinin önüne, annesinin boynuna sevinçle sarılışı, sesleri duyan babasının merakla yanlarına gelişi, liseyi bitirdikten sonra komşunun oğluyla evlenip üç yıl içinde iki çocuk doğuran Aysel’e haberi vermek için telefona koşması, Aysel’le konuşurken göz ucuyla babasının gözyaşlarını sildiğini görmesi. Ah babacığım, diye geçiriyor içinden Semra, niçin böyle oldu her şey.

Otobüs bir sonraki kasabanın otogarına giriyor, peronda bekleşen kalabalığın yanına yanaşıyor. Çocuklu bir çifti uğurlamak için toplanmışlar. Kadında Kuzey Avrupalı tipi var, diye düşünüyor Semra. Kalabalıktaki yaşlıların elini öpüyor. Erkekler üzgün, kadınlar ağlamaklı, yedi sekiz yaşlarındaki çocuğun başını okşuyorlar. Yanlarındaki bavullara bakılırsa belli ki İstanbul’dan uçağa binecekler. Semra pencerenin hemen dışında duran yabancı gelini süzüyor. Acaba zeytin seviyor mudur, diye düşünüyor, gelin olmadan önce hiç yemiş midir. Öğrencilik yıllarında, her tatile geldiğinde İstanbul’a dönerken yanına büyük bir kavanoz zeytin koydukları geliyor aklına. Çabuk bitmesin diye nasıl idareli yediğini anımsıyor, her sabah üç tane. Zeytinliğin neresinden kim tarafından toplandıklarını, kopartıldıkları ağaçların ne zamandır, belki de kaç yüz yıldır meyve verdiğini hayal etmeye çalışarak. Sen geldiğin yeri hiç özlemiyor musun anne, diye sormuştu yıllar önce, henüz çocukken. Annesi bir süre susmuş, bakışlarını indirmiş, gözlerinin kenarında biriken yaşları elinin tersiyle silmişti. Özlemez olur muyum kızım, hem de ne kadar bir bilsen. Ama eğer babana varmamış olsaydım hasretine dayanamazdım. Üniformasının içinde o kadar yakışıklıydı ki. Kurtarıcı bir melekti o.

Çocuklu çift otobüse biniyor. Kadın Semra’nın yanındaki boş yere oturuyor, adamla çocuk da yan taraftaki koltuklara. Kalabalık otobüsün öteki tarafına geçiyor. Kadın Rusça bir şeyler söyleyince çocuk oturduğu yerde doğrulup pencereden dışarıya bakıyor. Hep birlikte el sallıyorlar. Kalabalıktaki yaşlı kadınlar ağlıyor. Otobüs yeniden anayola çıkıyor. Semra biraz eğilerek kadına fark ettirmeden çocuğu inceliyor. Ne kadar güzel bir oğlan, diye geçiriyor aklından, gözleri iri ve açık mavi, saçları kumral, derisi güneş yanığı. Anne ve babasının en güzel yanlarını almış, ama artık ne annesi ne de babası. O artık kendisi.

Ablacığım, sana şimdi söyleyeceğim şey ne olur aramızda kalsın, olur mu? Ben Kosta adında birisini seviyorum. Üniversitede aynı bölümdeydik. Mezuniyetten önce çıkmaya başladık, şimdi aynı şirkette çalışıyoruz. Evlenmeyi konuşuyoruz. Vah benim güzel kardeşim, sen ne yaptın? Ben hiçbir şey yapmadım ablacığım, her şey kendiliğinden oldu.

Otobüs çok geçmeden zeytinliklerin ortasında bir kavşağa varıyor. Sağa döndüklerinde deniz artık arkada kalıyor. Yol önlerindeki dağlara doğru hafifçe yükselmeye başlıyor. Biraz daha ileride, orada burada beliren kayalıklar tek bir tondaki yeşil örtüyü dalgalandırıyor, aralara yer yer boşluklar, değişik renk ve biçimlerde ağaçlar karışıyor.

Semra’cığım çok üzgünüm, ama ailem din değiştirmen ve düğünümüzün kilisede olması konusunda ısrar ediyor. Peki ya sen Kosta, sen ne düşünüyorsun? Hani bunların bizim için bir önemi yoktu, hani resmi nikâh yeter diyorduk. Ben hâlâ öyle düşünüyorum, ama ailemi ikna edemedim. Tutucular bu konuda ve torunlarının iyi birer Hıristiyan olarak yetiştiğini görmek istiyorlar. Ben tek evlatlarıyım Semra, ne yapabilirim? Peki ya benimkiler tutucu değil mi Kosta? Ben babama nasıl söylerim din değiştirip kilisede evleneceğimi. Daha bizden haberleri bile yok. Bunca zamandır söylememiş olman senin hatan Semra. Benim için de hiç kolay olmadı söylemek. Hem zaten artık öğrenmeleri gerekiyor, öyle değil mi?

Otobüs dağlara doğru ilerliyor. Arazinin uygun yerlerindeki küçük boyutlu zeytinlikler, artık doğada birer yama gibi duruyor. Semra başını öne eğiyor. Kucağında duran, evden çıkarken annesinin eline tutuşturduğu Kıbrıs Lefkara işi sehpa örtüsüne bakıyor. Üzerindeki motifleri inceliyor, annesinin adaya Venediklilerin getirdiğini söylediği motifleri. Al bunu kızım, kendi ellerimle işlediğim çeyizinden, en azından bunu al. Çok üzgünüm anne. Ben de öyle kızım, baban da çok üzgün inan. Ama onu anla, geçmişin bütün ağırlığını içinde taşıyor o. Ailesinin çektiklerini kendisi yaşamamış olsa da büyüklerinden dinledikleri yüreğine bastırıyor. Kıbrıs Savaşı’na gönüllü katılması da kurtaramadı onu bu yükten, tersine yenilerini ekledi. Kosta ve ben birbirimizi çok seviyoruz anne. Bu ağırlığın bizim omuzlarımıza da yüklenmesi haksızlık değil mi? Kimlik çok ağır bir yüktür kızım, yüzlerce yıllık sevapları da günahları da omuzlarında taşırsın. Yolun açık olsun kızım.

Son zeytin ağaçları da geride kaldıktan kısa süre sonra yolun iki yanına alacakaranlık çöküyor. Engebeli araziyi, yol yükseldikçe yanlarından geçtikleri büyük kayalıkları, birbirinin içine geçmiş değişik boyut, biçim ve tonlardaki onlarca tür ağaçla bitkiyi zar zor ayırt edebiliyor Semra. Bir kimliği var mı bu dağ başının, diye düşünüyor, yoksa bütün olası kimlikleri içinde mi taşıyor? Elini önce kucağındaki sehpa örtüsünün üzerinde gezdiriyor, sonra karnının üzerine koyuyor. Hafifçe öne eğiliyor ve fısıldıyor: Bağışla beni bebeğim, seni böyle alacakaranlıkta bıraktığım için bağışla beni.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR