Kaan Beyoğlu'na
Çok boktan bir gece. Çünkü ölüyorum ya da öleceğim. Buna birkaç saat içinde karar verebilirim. İnsan ölümüne karar vermek için kaç saate ihtiyaç duyar?
Sis, parkın tepesinden aşağı perde gibi iniyordu. Sokak lambalarının pek işe yaradığı söylenemezdi. Akşamüstü çiseleyen yağmurdan ıslanmış banka oturduğumda huzursuzlandım. Bunun iki sebebi vardı; dün gece seyirciler hiç gülmemişti ve şimdi götüm ıslanmıştı. Dün geceyi biraz sonra anlatırım ama bu ıslanma olayı hoş olmadı.
Çocukluğuma pantolonumdaki nemle döndüm. On beş yaşıma kadar her gece altımı ıslattım. Her sabah, kahvaltı yerine, babamdan envai hakaret, annemden ise tokat yedim.
“Nasıl evleneceksin sen?”
“Karının üzerine işersin artık!”
“Elkızı çeker mi senin gibi sidikliyi?”
“Üniversiteye gittiğinde tüm arkadaşlarına rezil olacaksın.”
Neyse ki evlenmedim ve üniversitede yalnız başıma küçücük köhne bir ev tuttum. Tuttular. Beynimi ve ruhumu yiyip bitirseler de annemle babam beni seviyorlardı. Başarılı bir öğrenci olmamın bunda payı büyüktü tabii. Onca insana hava attılar. Sidikli oğlunuzun kafası çalışıyordu sevgili ailem.
“Oğlumuz hukuk fakültesini kazandı.”
Islak götümle geçmişime yolculuk yaparken geldi oturdu yanıma. Halbuki bir sürü boş yer vardı. Bu saatte parklar, yönünü kaybetmiş tuhaf insanlara kalıyordu. Günün ışıklarıyla park da ışıldıyordu. Güzelim çocukların sesleri bizim gibilerin kötülüklerini süpürüyordu. Çocuklar güzel miydi sahiden? Buna da sonra döneyim. Şimdi ölümümü erteleten sırnaşık pezevenkten bahsetmeliyim. Selam verdi. Hiç konuşmadan selamını aldım. Kelimeleri geviş getirdim, sohbete hevesli sanmasın, başımın etini yemesin diye. Ama nerede bende o şans! Saçma sapan bir şiveyle anlatmaya başladı. Tepki vermedim. En iyi bildiğim yer gibiydi suratım; mahkeme duvarı. Konuşmasının bir yerinde sigara yaktım. Üstüne alındı herhalde. Bir tane de kendisi için istedi. “Veremem, yok,” dedim. “O zaman seninkini uzat da bir fırt çekeyim aslanım,” derken elini dizime koydu. Elektrik çarpmışçasına sıçradım. “Korkma aslanım,” derken eli bacağımda bir aşağı bir yukarı gezinmeye başladı. “Ne güzel oğlansın sen,” dediğinde sarı beyaz, ağzının içine giren leş gibi bıyıklarına baktım. “Siktir ulan! Ben senin bildiğin erkeklerden değilim.” Kelimeler ağzımdan klişe bir film repliği gibi döküldü. Biraz tırstı. Biraz diyorum çünkü kalkıp gitmedi yanımdan. Israrcı pezevenk elini çekip az öteye geçti. Tam o sırada dibinde üç içimlik bira kalmış şişeyi aramızda kalan boşluğa vurarak tekrar ettim, “Siktir ulan!” Gitti. Neredeyse koşacaktı. Kim bilir kime musallat olacak şerefsiz. İnsanın rahatça ölmesine izin vermiyorsunuz ulan. Şu güzel ağaçların birinde sallandırabilirdim kendimi. Fakat kimse sinirli bir vedayla gitmek istemez. Ben de kalktım. Her yer batmıştı, zaten donum ıslanmıştı bir de cam batmasına katlanamazdım. Yarın ben artık yokken bir anne ve çocuğu bu banka yanaşacak ve oturamayacaklar. Anne ardımdan beddualar edecek. Yapma cici anne, ölünün arkasından konuşulmaz. Belki de küçük bir çocuk grubu gelip dikkat etmeden oturacaklar ve muhtelif yerlerine cam parçacıkları batacak. Batarsa batsın. Bana ne! Ben ölmüşüm.
Kim çocukların tamamen saf ve temiz olduğunu iddia edebilir? Az eziyet etmediler bana. Kaldı ki ben hocaların gözdesiydim. Onların korkusundan çok üstüme varamazlardı ama ellerine geçen en ufak fırsatı da kaçırmazlardı. Kuzenimle oyun oynarken salak, taşı yanlışlıkla yüzük parmağıma vurmuştu. Annem elimin halini görünce hemen doktora götürmüştü. Kırık çıkık yoktu fakat sonraki aylarda tuhaf bir şey olmuştu. Parmağım diğerleri ile aynı hızda büyümüyordu. İki elimi yan yana getirdiğimde yüzük parmaklarım arasında bariz bir boy farkı vardı. Bu durumu tırnak kontrolü yapan dinci fark etmişti. “Oğlum senin parmaklar Zeki-Metin gibi yahu,” diyerek kahkahayı basmıştı. Tabii ardında eşlikçi koca bir koroyla. Oysa o güne kadar kimsenin dikkatini çekmemişti. Beklenen oldu ve ardımdan sürekli “Zeki-Metin,” diye seslendiler. Parmaklarının ismi olan tek insan bendim. Çocuklar gördükleri en ufak defoyu kanırttırarak kocaman bir delik haline getirebilirler. O yüzden bu camlar da batarsa batsın. Dilerim en çok acıyı, en zorba olan çeker.
Neyse ne. Eve gitme vakti. Parkta ölmek sandığım kadar kolay değilmiş. Temizlenip öyle öleyim. Annem ve babam “Ölürken bile altını ıslatmış,” demesinler. Ölmek, kimimizin hep iç cebinde. Bir gün bunun olacağını bilerek yaşıyorsunuz koca bir ömrü. Ben de o insanlardan biriyim. Sanırım dokuz yaşında ölümü cebime koydum ve bunu kendi elimle yapacağıma, kendime ve tanrıya söz verdim. Dün geceden beri tanrının şakacı biri olduğunu düşünsem de bardağı taşıran son damlayı üstüme bırakmıştı.
Dün gece oturduğum semtin arkalarında kalan saçma sapan mahalleye derme çatma bir sirk kuruldu. Sanki tüm şehri gürültüsü sardı. Merakıma yenik düşüp gittim. Sanki herkes oradaydı. Tam girişte afişler vardı; jonglörler, sihirbazlar, palyaçolar ve cambazlar. Hayvanların olmadığı bir sirkti. Buna sevindim. Hayvanlara eziyet etmemek için değil de parasızlıktan böyle olduğunu bilerek içeri adımımı attım. Daha ikinci adımımı atmadan memeleri neredeyse ağzıma girecek kadar büyük olan ve memelerinden daha ağır parfüm kokan kadın benden giriş ücreti istedi. O kadar ucuzdu ki neden kalabalık olduğu anlaşıldı. İçeriyi sadece meraktan bu kadar doldurmaları imkânsızdı zaten.
Arkalarda bir yerlerde insanlardan mümkün olduğunca kaçmaya çalışarak yerimi aldım. Fıstık gibi bir kız sahneye çıktı. Kız o kadar güzeldi ki herkesin nefesi kesildi. Onca insan sesini yuttu, ta ki kız konuşuna kadar. Kızın konuşması hiç anlaşılmıyordu. Sesi çok inceydi ve mikrofona tükürüklerini saçarak bağırıyordu. Herkes kahkaha atmaya başladı. Ben de kendimi tutamadım. Bu kızla sevişilmez insanın dikkati dağılır diye aklımdan geçirmedim de değil hani. Zaten o sırada kızla sevişmek istemeyen tek bir erkek bile olamazdı. Yine de kızın her yeni gösteriyi sunuşuna, gösteriden daha çok gülüyorlardı. Bunu planlayarak mı yapmışlardı acaba? Hiç sanmıyorum. Tesadüfler sirkiydi orası. İp cambazları yerlerini aldıklarında herkesin kafası, su içip kafasını yukarı kaldıran tavuklar gibi gerideydi. O kadar yüksekti ki her atlayışlarında, taklalarında “Huuu,” çekiliyordu. Uğursuz ben, iyi ki düşmüyorlar, diye düşünürken biri düştü. Hiçbir koruma, önlem, file falan yoktu. İnce uzun adam yere çakıldı. Çarpma sesi çadırın bezlerinde yankılandı. Sonra bir mucize gerçekleşti ve adam üstünü başını silkeleyerek serildiği yerden kalktı. Cırtlak sesli kız koşarak sahneye çıktı ve bizleri sakinleştirecek cümleleri peş peşe sıraladı. Kimsenin bir şey anlamadığına emindim. Hepimizin duyduğu tek şey, bunun üçüncü oluşuydu. Adam sakarın tekiymiş fakat ne kadar yüksekten düşerse düşsün ölmüyormuş. Hatta tek bir kemiği bile kırılmıyormuş. Alkış kıyamet. Ölmediği için durdurulamayan tezahüratlar. İşte o an ölmeyi hiç denemediğime hayıflandım. Belki ben de bir mucize gerçekleştirecektim. Mucizelerin de peygamberlerin tekelinde olmadığını hep beraber görmüş olduk. Basbayağı bir cambaz da mucize gerçekleştirebiliyordu artık. Daha uğultular kesilmeden cırtlak fıstık yeni ve son gösteriyi anons etti. Palyaço çıkacağını duyan tüm çocuklarla çığlıklarla alkışlamaya başladı. Ayağındaki elli numara ayakkabılar yüzünden ördek misali yürüyen yaşlı palyaço, sahnenin tam ortasında durdu. Yaşlı diyorum çünkü yaşlılığı paçalarından akıyordu. Bir iki numarasından sonra sesler yükselmeye başladı. Palyaçoya gülen varla yok arasıydı. Birkaç numaradan sonra herkesi şaşırtan bir şey oldu. Palyaço, “Niye gülmüyorsunuz ulan,” diye başlayarak ana avrat hepimize küfürler savurdu. Kuyu gibi dipsiz görünen şalvarından bir silah çıkardı. Rastgele üzerimize doğrulttu. İnsanlar çığlık çığlığa kaçmaya başlamışken “Kıpırdamayın! Ateş ederim,” diye bağırdı. Herkes durdu. “Ne olursa olsun bir palyaçoya gülünür ulan!” Cümlesi biter bitmez çenesine götürdüğü silahı ateşledi. Sahnenin üzerinde kafasından etrafa saçılmış parçalar vardı. Adamın altında genişleyerek biriken kan damla damla sahneden aşağı akıyordu. Dehşet vericiydi. Kimse orada kalmak, eline eteğine kan bulaşsın istemiyordu.
“Tamam,” dedim. Cebimde ne varsa çıkaracaktım. Ya mucize ya son. Düşüp düşüp ölmeyen bir ip cambazı. Güldüremediği için beynini dağıtan palyaço. Ve artık kararını vermiş ben.






