Tespih
8 Ağustos 2019 Öykü

Tespih


Twitter'da Paylaş
0

……..

“Şansımı deneyeceğim. Seyhan çok severdi bu parçayı. Onunla veda etmek istiyorum diye şakasını yapardı”

“Nasıl bir coğrafyada yaşıyoruz biliyorsun…nasıl isteyebileceksin bir camii imamından bunu..?”

“Diyorum ki sadece şans denemesi. Kuzenim için yapmayacağım da kim için yapacağım. Cenaze helallik için evin önüne geldiğinde rica edeceğim hocadan.

“Tamam peki camiide buluşuruz. Kar bastırdı. Ne giyeceksin cenazede?

“Siyah etek ve gömleğimi…”

Oğlum top oynamasın. Dua etsin, benim boyadığım boncukları dizip tespih çeksin.

Uyandım. En az yüz yirmi yıllık cilası dökülmüş gardrobun kahverengi, yaşam enerjisini emen görüntüsüne karşı başladım bu zor güne. Anneannemin annesinden kalan bu dolap siz deyin tabut ben diyeyim sanduka. Ne zaman detaylarına baksam annemin çocukluk ruhunu bu ağdalı eşyaların yoğurduğunu düşünüyorum. Daha yüzümü yıkamadan dolaptan hakim yakalı gömleğimi ve  siyah yırtmaçlı eteğimi çıkardım. Eteğin arka yırtmacı ve gömleğin derin yakasına baktım askıyı öne arkaya çevirip..Rahatsız edici değildi ama insanların konuşması için yeterliydi. Olsun, dantel yaka yeterince hazin bir hava veriyordu her dahil olduğu şeye.

Bir cenazenin olduğundan daha hüzünlü olması için gereken her şey vardı günün içinde. Kar, ayaz ve kasabanın her zamankinden daha da içine kapanmış hali. Karın uğultusuna karışarak süzüldü havada Kuran okuyan hocanın sesi. Kar kristallerinin arasından soğuğa karışan sıcak çorbanın dumanı gibi sarıp sarmaladı içimi. Karşıdaki dayımın evinden geliyordu ses. Benim gibi evrenin, dünyanın, insanın bütün varoluşunu olasılıklara bağlayan, birçok şeye anlam yüklemeyen birini bile etkisi altına alacak bir dua sesiyle hazırlandım kuzenimin cenazesine. Annemin tarazlı sesi yaşadığım acıyı büyütmedi. Biliyordum ki annemin sesi her gün acılı her gün tarazlı. Mutsuz sesli kadınlar bahçesinden bana, “Hangi baş örtüsünü alacaksın?” diye seslendi yatak odasından. “Büsbütün dantel olanı,” diye cevap verdim.. Annem yine o sesiyle, “Saçların görünür…” dedi.

“Büsbütün dantel olanı!”

Yılmadı. Genç bir ölünün ardından bile “ne düşünürler?” diye hayıflanacak kadar değer verirdi başkalarının yargılarına. Haberi ilk aldığından, İstanbul’dan beri kafasının içinde aynı düşünce dönüp duruyordu emindim. Gece herkes odasına çekilmeden önce sorduğu, sormaktan çok silahı olarak kullandığı cümleyle sabah yine saldırdı: “Ne anlatacaksın yaptığın işle ilgili Sare hanım? Direk dansı yapıyorum. Ders de veriyorum. İster misiniz mi diyeceksin…?”

Öfkesi yeğeninin acısının önüne geçmiş bir kadın kapıda çıkmaya hazırlanırken hışımla başına dolamıştı siyah örtüsünü. Siyahlık, kanı canı gitmiş yüzünü günün içine solgun bir heykel gibi yerleştiriyordu..

Çıktık.

Kar ve dirilten soğuk annemin yüzüne işlemiyordu. İçine gömülmüş gözleri soğuktan dirilmiyor, yanakları bile canlanmıyordu. Dayımın evinin önünde duran, yaşamın acısını yumuşatan beyazlık içinde sonlu varlığımızı gözümüze sokan bir yeşillik.

……….

Hakkımızı helal ettik. Hoca söyledi biz tekrarladık. Bu kadar sevgi dolu, sizi kendi ışığınızın yetersizliğinden utandıran bir varlığın düşmanı olabilir miydi? Eşinin iki ablası ve kayınvalidesi tam karşımda durmuş elleri havada dua ederken gözleri insanları tarıyordu. Her zamanki gibi yaşamı tatlandıracak başka malzemeleri olmadığı için yavanlıklarını başkalarının açıklarıyla kapatacaklardı.. Bir masal ülkesini andıran beyazlığın içinde Külkedisi’nin üvey anne ve kızkardeşlerinin çocuk kitaplarındaki çizimleri geldi gözümün önüne. Sevimsiz, hoşnutsuz, karşısındakinin boşluğunu kollayan suretler. Onun ışığını, yaşama olan iştahını kesmek için elinden geleni yapan bir kadın ve onun iki kızı. Kızları değil, kötücül bir cemaatin müridleri gibiler..

Herkes camiye gitmek üzere arabalarına binmek için hazırlanırken hocanın, “Yanında götürmek istediği bir eşyası var mıydı?” diye sorduğunu duydum. Duymak istediğimi mi duydum emin olamadım. Seyhan’ın en yakın arkadaşı ve kardeşimin, “Müslümanlıkta böyle bir şeye izin verilmediği için hiç düşünmedik…” diye cevap vermelerinden emin olmuştum duyduğum şeye. Böyle bir ortamda hiç ummadığın bir cümle, bir ışıltı. Bu bir fırsattı istediğim şey için. “Salih bey, eşya değil ama Seyhan’ın şakayla karışık istediği bir şey vardı. Çok sevdiği bir filmin müziği….Nasıl kullanabiliriz?” diye sordum. Yüzümün her noktasına dokundu gözbebekleri. Ben sakalından yayılan kokuyu anlamaya çalıştım..Makul yüzüyle, “Tabii…dedi başını sağa doğru eğerek. “Tabii kullanabilirsiniz. Cenaze namazı bitince arabaya taşınırken… Defnederken de duamdan önce ya da sonra nasıl isterseniz… ”Hocanın  varlığı, içinde dönenip durduğumuz, dinden güç alan, kötücüllüğünü dinle maskeleyen bir cemaate karşılık şifa gibiydi

Oğlum top oynamasın. Dua etsin benim boyadığım boncukları dizip tespih çeksin.

Takkesinin kenarından kıvrılan gür saçlarını düzeltti sol eliyle. Sağ bileğinde, üzerinde güneş sistemi işlemesi olan deri bileklik saçlarının rengiyle uyumlu  kendi etrafında dönüyordu….sol bileğinde ahşap boyalı boncukların dizili olduğu, tespih mi olup olmadığını anlayamadığım başka bir bileklik bütün sıradanlığını yok ediyordu. Dudağının kenarındaki naif kıvrım üzerinde duran,  dünyaya iyinin ve kötünün ötesinden bakan bir çift yıldız kümesi. Tam karşımda gözleri çukura benzeyen, denk geldiğiniz anda kara delik gibi bakanını tüketen üçlü cemaate karşılık ışıldayan, insanın zihnini bütünleyen gökyüzü ışıkları...

Bir evrende gibiydim. Acının bir araya  getirdiği kara delikler ve yıldız kümeleri.

Seyhan gitti. “Amelie”sini, en sevdiği müziğini dinleyerek karıştı dünyaya. Kar ve Amelie, onun en sevdiği iki şey. Seyhan’ın üzerine atılan her toprakla birlikte o filmi seyrettiğimiz akşam geldi aklıma. Her kürekte bir sahne parladı gözümde. Onun tabiriyle iyi bir akşam “iyi bir Fransız filmi” tadında olmalıydı. Kötü bir çocukluk geçiren birinin o filmlerdeki özenilmemiş kıyafetlere, özenilmemiş kendiliğinden gelen huzura ihtiyacı vardı..Benim de..

O, istemediği bir yaşamın içinde kafesinden çıkmaya çalışan bir hayvan gibi debelenirken ben yaptığım işi herkese onaylatma peşindeydim, ikimiz de yorgunduk, yaşamın iplerini neresinden tutmamız gerektiğini anlamaya çalışıyorduk….Aramızdaki tek fark o.yarım çekilmiş yün çoraplarıyla, otuz yaşına da gelse değişmeyen ayıcıklı pijamalarıyla kadınlığını inkar ederken ben her daim yakası derin dekolteli elbiseler, kadınlığı bas bas bağıran iç çamaşırlarıyla onun terk ettiğini yaşıyordum. Aslında ikimiz de bir kaybın iki sonucuyduk.

Bütün bu görüntü ve düşünceler toprağa ve önümde mezarlıktan çıkmak üzere yürüyen hocanın cübbesine takıldı. Yürüdüm, yürüdük, sağından solundan geçtim. O kadar insanın arasında dayımın yengemin ailenin acısına rağmen nedenini anlamadığım bir şekilde Salih bey’in yakınından yürümeye çalıştığımı fark ettim. O biriyle konuşmak için duruyordu, ben de duruyordum. O kara batıyordu, ben de batıyordum. Sormam gerekenleri sorduğum için, zor günde tahminimden daha aydın bir imamla karşılaştığım için diye düşündüm.

Arabaya binmeden göz göze gelmeye çalıştım. Dayıma son kez sabır dilerken yanına gittim. “Teşekkür ederiz Salih bey çok şanslıyız sizin gibi bir hocaya denk geldik…”

Rica ederim derken gözleri başımdan boynumdaki dekolteye dökülmüş dantele takıldı.. Aynı anda benim gözlerine ve bilekliğine takıldığı gibi.

Havada bir şey asılı kaldı. Hani dile gelmez ya.

O zorlama masumiyetin, yaşanmamışın gözde ışıldadığı an.

……….

Dört gün geçti, hayat eksilerek devam ediyor, hepimiz yine içimizdeki çürüklerin kokusunu ve tadını almaya başlaıyorduk. Enerji harcıyorduk ama hiçbir şey yapmıyorduk. Dayımlara ve bize gelen taziye ziyaretlerinden ve bunların ziyaretten çok ben ve benim işimle ilgili olduğunu fark etmem artık dönüş vaktimin geldiğini işaret ediyordu.

İnsanda kötü bir şey yapıp kendine zarar verme isteği uyandıran bu insanlar artık uğuldamaya başlamıştı zihnimde.

“BakevetevetbuSeyhanınkuzeni…”

“Rahmetlininkuzenievetdirekdansıyapan…nasılkatlanıyorannesibabası….

annesiemineneasilnehanımkadındır..nedenböyleolmuşbu…”

Kar bastırdı yine. Onlar konuştukça tipiye döndü.Tipi evin pencerelerine vurdu. Gün ışığı kesildi, eve giremedi. İlk bakışta sınırsız sevişen, haz vermekten çok haz almayı düşünen bir kadın gibi göründüm göze. Görmek istediklerine inandı insanlar. Madem buna inanıyorsunuz bari yapayım da dilinizin yılan zehiri boşa aksın dedim kendi kendime.

O yok olmaz, olamaz dediğiniz an. Bir mezarlıkta bile aklınıza, içine hapsettiğiz şatonun duvarlarından düşen o esrik duyguyu kutusundan çıkarmanın zamanıydı. O zaman aç dedim kutuyu ölmek üzere olan o hayvana. Hayvanın boynuzları tıkırdadı önce. Baktım kırılacaklar. Sakin ol diye başını okşadım. Sevgi istemiş meğerse. Çıkamıyor kutudan. Sinmiş bekliyor. Dedim ki bekleye bekleye hareketsiz kalmışsın. Nasıl ben bir direğe asılı kaldıysam, sen de bir kutunun içine tıkılı kalmışsın. Sakin ol diye sevdim başını. Acele edip boynuzlarını kırarsan, önce taziyeci kadınlar sevinecekti. Taziyeci, taziye alıp satan bununla çıkar ilişkisi kuran teyzecikler. Dur sevindirme onları. Usul usul olsun…

……..

Camiinin avlusundaki çardağın altında oturuyordu. Kot pantalonu,eskimeye yüz tütmüş mavi Tshirt giymişti. Önünde kitabı, elinde öylece duran tespihi ve sürekli oynadığı çay bardağı ile cenazedeki halinden çok uzaktı. Geldiğimi görünce önüne baktı inanamadı tekrar bana baktı. Sohbete daldık, o anlattı ben anlattım. Biraz Seyhan’dan biraz Amelie’den, cenazeden, ülkenin dinle ilişkisinden…bilmiyormuş, filmi anlattım. Merak etti seyredeceğim dedi. Çok çay içtim. Çay bardağını diktikçe şarap kadehini diker gibi oldum.

Salih hoca, “Futbolcu olmak hayalimdi. Annem istemedi. Baban gibi hafız ol" dedi, zaten mahallede ne zaman hareket etsem “koşma oğlum terlersin” derdi. Bu ülkenin dünya müsabakalarında iyi derece alamamaları annelerin bu cümleyle beyin yıkamaları mı?”

Eteklerimin altından zorluyor. Çıkmak için kutuya kafa atıyor. Sırası değil diye başını okşuyorum. Söz dinleyecek hali çoktan aşmış. Kıpır kıpır. Konuştukça, onunla güldükçe, aynı şeyler düşündükçe bir ıslaklık yayılıyor kutudan. Islaklık kayganlaştırıyor kutusunda bekleyen hayvanı. Hoca tespih çekiyor hayvan asileşiyor. Hoca tespihe dokunuyor hayvanın gözleri büyüyor. Tesbihin taşları birbirine vuruyor. Boncuk sesinden hayvan kırbaç sesi duymuş gibi…..

“Bir çay daha ?”

“Alırım……”

Kötü bir şey yapmanın saati çalıyor. Avuçiçine doladığı annesinin eseri tespihle bardağımı alıp camiinin mutfağına yöneliyor.. Arkasından gidiyorum. Hayvan koşuyor ama ben usul usul yürüyorum. Bu zıtlık kontrolümü iyice kaybetmeme gebe. Elinde çaydanlık arkası dönük. Elimi boynundaki saçlarda dolandırıyorum. “Sare hanım… sare hanım… napıyorsunuz…”

Susuyorum. Elim tshiritnun altında içeri giriyor. Ben yapmıyorum hayvanın elleri yapıyor, Anneden kalan tespih dolanmış eline, çıkmıyor.  Kaynar su eline sıçrıyor.  O an…Yüzü bana dönüyor. “Burası Allah’ın evi… Allah’ın evi… evi…” diyebiliyor. Duramıyor, ağlamaya başlıyor.

Ellerimi kavrayabiliyor. Yüzüğüme takılan tespih yıllların hışmıyla etrafa dağılıyor….

Hayvan nereye gittiğini bilmeden koşuyor… İpinden kurtulmuş nereye çarpacağını bilmeden öpüyor.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR