I
Tipinin sakladığı yüzü sobanın sıcaklığıyla yumuşayarak cızırdıyor. Bu cızırtıların arasında bir ses süt taze, içer misin diye soruyor. O, hiç sesini çıkarmadan sobaya akan yüzünü dinliyor. Acele etmeden, bütün kaşıntılarına karşı koyarak sadece dinliyor. Süt ihtarı duyulmadığını düşünerek yanına kadar geliyor. O cızırtıların arasına karışan ayak-terlik şıpırtılarını duymazdan gelmeye çalışıyor. Ancak bu öyle bir ses değil, kulaklarının bütün alanını tane tane dolaşarak bütün algı alanını gasp etmeye yemin etmiş, baskıcı bir kuvvet. Yaklaştıkça tedirgin edip bütün düşünce ufkunu boğan bir direnç. Dağılıveriyor yüzü omzuna dokunan bir elle. Uzuv iki harfle bir eyleme dönüp yarım yamalak yüzünün eksenini kaydırıyor. İstemiyorum, diyor sakince. Ses dalgalanmaya devam ediyor. Ama sıcak, ama iyi gelir, ama ısıtır... Ses devam ettikçe gözleri iyice kuruyor, gözleri kurudukça heyecanını yitiriyor, yiten heyecanı uyku pompalıyor ve ağzından yarım yamalak uyuyacağım dökülüyor. Bana ne getirdin diyor bu sefer ses. Taşıyamayacağın rüyalar var bende, diyemeyip çok uykum var diyor. Soba bir anda bunaltıyor onu. Dokunsa ölecekmiş pürüzsüzlüğüyle sesten sıyrılıp çıkıyor odadan. Oda dışındaki soğuk suratına çarptığı anda sesi duyuyor. Buraya açayım yatağını? Yumruğunu sıktığını tırnakları avucuna geçtiğinde fark ediyor. Tuvalete çıkıyorum diyor sesindeki kontrol edemediği hırçınlığı gidip sobaya yapışıyor. Birden buza kesiyor soba, bütün sesler parazitleniyor, cızırtılar korlardan değil, buzullardan çıkıyor. Kimse kimseyi duymuyor. Herkes donuveriyor bir anlığına.
II
Dışarının soğuğuna dönmek bir an mantıklı düşünmeye itiyor onu, anlık empatiyle en kısa zamanda bu evden ayrılmaya karar veriyor. Kalmak onun dünyadan çaldığı bütün anları ondan tekrar çalacak. Dünyanın intikamını o ses alacak. Nerede okumuştu. Dünya bir şaka olmalıydı. Güldürmüyor ama düşündürüyordu. Önceden empatisi bu kadar kısa sürmüyordu hatta empatinin kendisi oluyordu fark etmeden o sesin yerine kendisini koymuyordu, o ses oluyordu ama artık ses bir gürültüye dönüşmüştü, bu gürültüyü de bir tek bu tipi bastırıyordu. Bir daha bu kadar güzel bir tipiye rast gelebilecek miydi? Ellerinin zonklamaya başlaması onu bütün düşüncelerden sıyırdı. Parmaklarına doğru koyulaşan ellerine baktı. Hayatındaki en gerçek şey bu eller miydi, hayır, bir de o ses vardı. O kadar gerçekti ki ancak o kadar çirkin olabilirdi.
Şimdi ormandan ve sobadan gelen seslerin dışındaki bütün kulak dolduran şeyler birer gürültüydü onun için. O sesin gürül gürül gürültülenmesi ise çok uzak değildi. Ölümü keşfettiğinden beri uzaklaşmıştı insanlardan. Ormanın içinde kaybolmayı, gözü görmez kılan tipilerde yolunu aramayı, ateşin kıvrım kıvrım dalgalanmasını izlemeyi huy edinmişti. Sanki bunlara ölüm hiç uğramıyordu. Belli bir zamandan sonra kulağını uyuşturan ormandan, gözlerini yakan tipiden, bütün bütüne duyularını körelten ateşten sonsuzluk devşiriyordu. Çünkü o da ölüp yalnızca kulaklarında çınlayan bir ses olarak kalacaktı. Şimdiden büyüyü bozup ona yabancılaşıp yalnızca ses olduğunu kabul etmesi yeryüzüne sağlam basmasını sağlıyordu ayaklarının. O ses olmaktan çıkıp kendi gerçekliğini dayattıkça da sinirleniyordu işte. O gerçeklik ölüm kadar çirkindi. Yeniden eve girip sobanın yanına bağdaş kurdu. Ellerini üzerine üzerine gelen bir şeyi durdurmak istercesine sobaya paralel uzatmıştı, sızlıyordu elleri. Sobanın patırtısından başka ses yoktu ortalıkta. Dayanamadı, sordu: Süt kaldı mı?






