Pencere önünde duvara sıfırlanmış ahşap bir masada oturuyordu, masanın ayağı oynuyor sağa doğru yüklenince adam, birkaç seferden sonra belleyip o tarafa doğru abanmıyor.
Dışarda gözleri, camın hemen önünde toprağın içinde eşelenip duran tavukları seyrediyor, aklı karmakarışık, hemen kahvenin önünde heybetli bir çınar ağacı var onun altında yine masalar, sandalyeler ve etrafında oyun oynayan adamlar. İtibar sahibi kahvecinin kırmızı tofaşı masaların hemen yanında yatıyor, yanındaki herkesten daha kıymetli, dalında tüneyen kuşlar pislemesin diye üstünü eski bir kilimle kapatmış. İsteyip istemediğini sormadan, masada duran eski bardağı alıp yenisini bırakıyor kahveci çırağı, öncekini içmeden yarım bırakmıştı oysa, hiç konuşası yok, kimse gelmese, oturmasa yanına.
Uzun Rıza gözüktü yolun ilerisinde, sağ ayağı kısaydı soldakinden, ağır aksak yürüyerek çınar ağacının yanına kadar geldi, durdu orada. Gölgede bekledi bir soluk, tavuklar sardı etrafını, yemleyeceğini sandılar, yere tükürüp etrafına üşüşen tavukları kış kışladı.
“Yok be, darı yok cebimde hadi gidin, kış kış!”
Kahvenin ahşap kapısı maviydi, biri hariç pencere çerçevelerinin de öyle, sanki onu önce boyamış da rengini sevmeyip diğerlerini farklı renge boyamak istemişti Kahveci, yalnızca biri kırmızıydı çerçevenin.
Osman Efendi de işte tam o kırmızı çerçeveli pencerenin önünde oturuyordu. Uzun Rıza açık duran mavi kapıdan içeri girip destur istemeden aleykümselam diyerek bir sandalye çekti yanına oturdu, oysa herkes dışardaydı. Yavaştı hareketleri, sinir bozacak kadar ağır; konuşması, çalışması, okuması, yemek yiyişi, sanki aksak ayağının kusuru bütün uzuvlarına bulaşmıştı. Tıpkı Osman Efendi gibi o da bakışlarını pencereden dışarıya çevirerek sordu.
“Nasıl hafifledi mi yüreğin? Daha iyisin ya?”
Sol elini göğsüne götürdü, kalbinin üstüne koydu Osman Efendi.
“Nasıl geçer, bilmiyorum ki? Onca sene yaşayıp da kendi yaptıklarına şaşırabilmek nasıl bir şey bilir misin? Sanki ben değildim o tüfeği alıp peşlerine düşen.”
Rıza’nın dertleşmek, onu hafifletmekti güya niyeti, birden sinirlendi adama.
“Ne dersen de boşa artık Osman Emmi, olan olmuş bir kere öncesini bilmem ama bundan sonra Allah’ın laneti üzerinizde olur. Sevenleri Allah bile ayırmaz derler, sana ne ola ki bunca nefret, bunca öfke!”
Başını önüne eğdi Osman Efendi, ağlamaklıydı sesi.
“Hissetmiş gibi sanki olacakları evden çıkınca dönüp pencereye baktım, kapıda uğurladığı yetmez, pencereden de bakardı her sefer. Bilseydim yüzünü son görüşüm olacağını, ah bilseydim eve kilitleyip kapısında beklemez miydim?”
“Hâlâ eve kilitlerdim diyorsun Osman Emmi, ne geldiyse kızının başına sırf bu senin baskıların yüzünden gelmedi mi?”
Sakalının sigaradan sararan kısmını parmaklarıyla sıkıştırdı, sonra yüzünü avuçlayıp derin bir of çekti.
“Sus be Rıza sus, zaten içim yangın yeri, bir de sen eşeleyip alevleme ateşimi!”
Rıza onu hiç duymamış gibi konuşmaya devam etti;
“Ne yaptın ha, söylesene ne yaptın, arabadan inip de öyle boynu bükük, ölü bir kuş gibi görünce Songül’ü karşında ne yaptın? He söylesene ne yaptın?”
“Sus!” dedi adam elini çaresiz bir avare gibi avuçlarının içine alıp sıkarak “Sus Allah’ını seversen ister miydim hiç böyle olsun? Nerden bilirdim?”
“İstemezdin ya, kim ister ki hayatının baharında, kendi elleriyle evladını ölüme yolcu etmek.”
Coşmuştu Rıza yerde alıp gökte yiyor, söylüyor da söylüyordu.
“Kim olsa ölürdü senin yerinde olsa ama sen hâlâ yaşıyorsun, yaşayabiliyorsun, gece olup da yastığa başını koyduğunda vicdanın rahat uyuyabiliyor musun Emmi ha? Uyuyabiliyor musun? En çetrefil düşüncelerin kafanın içine hücum ettiği o saatte öyle bir acı varken içinde nasıl uykuya geçebiliyor geceleri bedenin?”
Titremeye başlamıştı elleri, ceketinin cebine uzanıp sigarasını arandı, bulamadı, masada duruyordu oysa, birden hatırladı, sigarasını alıp masadan kalktı. Alamamıştı hızını Rıza, o da kalktı peşi sıra aksayarak ilerledi. Koca çınarın ötesine kadar yürüdü Osman Efendi sigarasını yakıp derin bir nefesle dumanı havaya üfledi. Çattık be dedi içinden, bıraksa artık peşimi.
“Haydi çek git artık, bu kadarı yeter!”
Hiç niyeti yoktu Rıza’nın elini yakasından çekmeye.
“Anası ne yaptı, kızımı öldürdüm deyince peki? Ona da çek git başımdan diyebildin mi?”
Yeniden teslim oldu vicdanına Osman Efendi, başı yere eğildi.
“O gün bu gündür konuşmuyor kimseyle, yüzü duvara dönük Songül’üm diyor da başka bir şey demiyor.”
Henüz yirmi bir yaşındaydı en küçük kızı Songül. Son çocuk olmasından mütevellit Songül seçmişlerdi adını, adıyla yaşasın demişti kulağına ismini üflerken hoca, yirmi bir sene yaşayabildi.
“Yağmur yok, fırtına yok bahçe duvarın durduk yere neden çöktü, hiç düşündün mü Osman Emmi ha neden çöktü? Ya gece yarısı yaprak kımıldamazken evinde çıkan yangın? Songül’ün ahı yerde kalmıyor işte, gör bak daha neler gelecek başına.”
Güzel kızdı Songül, Söğütlü mahallesinden bir delikanlıya gönül vermiş, evlenmekmiş niyetleri, teyze oğluyla beşik kertmesiydi, daha doğar doğmaz yazılmıştı kaderi, çaresi yok Mustafa’yla evlenecekti.
Sinirledi Osman Efendi.
“Eh sayıyla mı veriyorlar lan seni it. Sabahtan beri başımda vır vır! Ne istiyorsun benden, defol git!”
Bağırarak söylemişti o son cümleleri, ağacın altındaki herkes oyunu bırakıp Osman’la Rıza’ya baktı. İçlerinden biri kalkıp yanlarına geldi. İkisi de tanımıyordu adamı.
“İyi misin dayı? Bi şeyin yok ya?”
Yarısına kadar içtiği sigarayı yere atıp ezdi ayağıyla Osman Efendi, söylene söylene gitti.
Rıza ile yabancı bakakaldı arkasından, adam Rıza’ya dönüp, sordu;
“Ne söyledin de sinirlendi adam böyle?
Yeni bir laflayacak adam bulmuş olmanın heyecanıyla ışıldadı Rıza’nın gözleri, anlatmaya başladı.
“Şimdi bu adamın var ya bir kızı vardı. Güzel, gencecik bir kız. Teyzesinin oğluyla beşik kertmesi yapmışlar ama kızın gönlü başkasında.”
Merakla dinliyor Rıza’yı karşısındaki adam, kolundan tutup kahveye doğru sürükledi onu, anlatmaya devam etti:
“Kız evlenmem diyor Mustafa’yla, babası evleneceksin diye tutturuyor. Neyse efendime söyleyeyim, kız bakıyor ki başka çare yok, sevgilisine haber salıyor, diyor kaçır beni.
Çocuk hemen bir araba ayarlayıp kızı güpegündüz kaçırıyor. Tabi bunu duyan babası nişanlısına da haber salıp, ellerinde tüfek peşlerine düşüyor.
Mavi kapıdan içeri girip, Osman Efendi’nin kalktığı boş masaya oturuyorlar, devam ediyor Rıza anlatmaya.
“Onlar önde, bunlar arkada filmleri aratmayacak bir kovalamaca başlıyor aralarında. Derken efendim ışıklara denk geliyorlar. Kırmızı ışıkta beklemekle gitmek arasında kalıyor çocuk, yavaşlıyor önce bakıyor ki peşindekiler duracak gibi değil basıyor gaza. İşte ne olduysa o zaman oluyor.
Adamın heyecanını arttırmak isteyen Rıza kısa bir süre susuyor orada. Merakla soruyor karşısındaki yabancı.
“Ee sonra ne olmuş? Öndeki arabaya mı çarpmış yoksa?”
Karşısındakinin heyecanı keyiflendiriyor Rıza’yı, kafasını arkaya doğru atıp;
“Yok diyor akla hayale gelmeyecek bir ölüm, kaza mı denir intihar mı artık. Bindikleri arabanın kafa koltukları sökükmüş, gaza basınca öyle başı arkaya fırlıyor ikisinin de. Kader işte, oracıkta boyunları kırılıp ölüyorlar.”
Şaşırıyor adam, iki elini birbirine vurup,
“Hay anasını! Öyle ölmek mi olur lan!” diyor.
“He ya!” diyor Rıza, “Öyle ölmek mi olur.”






