Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

27 Ağustos 2022

Söyleşi

Türkan Elçi: "Aşk ve ölüm acısı, insan evladının üzerinde farklı farklı tezahürleri, sonuçları olan iki duygu."

Haden Öz

Paylaş

0

0


“Ben neredeyim?” sorusu romanın giriş cümlesi. Kadının toplumdaki yerini sorgulamaya çalışan bir cümle aslında.

Haden Öz: Edebiyat mezunusunuz, uzun bir süre öğretmenlik yapmışsınız. Sizi ilk kez eşiniz sevgili Tahir Elçi'ye yazdığınız Ceket şiiriyle okuduk. Mavi Karga ilk kitabınız. Bize edebiyat yolculuğunuzdan bahseder misiniz?

Türkan Elçi: Edebiyat, öğretmenlik mesleğimden dolayı hayatımın içinde hep vardı. Çoğunlukla öykü çalışmalarım oldu. Günün birinde kitap yayınlayacağımı biliyordum, ama yaşadığım travmanın etkisinde yazılmış bir eserle yazı hayatıma başlayacağımı tahmin etmezdim. Daha farklı duygularla okurun karşısına çıkmak isterdim,ama hayat bu, insanın istediği gibi olmuyor çoğu zaman.

HÖ: Mavi Karga iki kolu olan bir nehir gibi. Bir kolu elleri ve kolları bağlı bir şekilde bir arazide yara bere içindeki bir kadının hikayesi, diğer kolu ise yaşadığı mezbeleye kendini ait hissetmeyen, özgürlüğe ve aşka kanat açan bir karganın hikayesi. Üç yıl üzerinde çalıştığınız bir roman. Hikayeler, roman fikri ve yazma sürecini anlatır mısınız?

TE: Mavi Karga’yı İstanbul’da yaşadığım bir dönemde başladım.O zamanlar aynı zamanda hukuk fakültesinde okuyordum. Farklı bir disiplinden beslenmenin romana katkısı oldu diyebilirim. Diyarbakır’da tanık olduğumuz olayların, ölümlerin etkisinin sıcağı sıcağına üzerimde olduğu bir dönemdi. Yaşadığımız acıların unutulacağı beni her zaman ürküten ve umutsuzluğa iten kafamı meşgul eden bir sorundu. Sokaklar, mahalleler yıkılmamış, insanlar hiç ölmemiş gibi ölü kemiklerinin üzerinde yeniden mahalleler inşa etmeleri bana acı veriyor. Beni rahatsız eden bu gibi duygularla bir esere başlamak benim açımdan hiç de kolay olmadı, içinde bu kadar dramatik sahnelerin olduğu paragrafları yazmak istemezdim, fakat yazmasaydım kendimi vicdanen rahatsız hissedecektim.

HÖ: Romanı okurken yer yer aklıma Yaşar Kemal'in Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca romanı geldi. Kargaların hikayesi ile karıncaların hikayesi birbirlerine yakın. Yazma sürecinde kahraman(lar)ı hayvanlar olan kitaplar eşlik etti mi size?

TE: Kendi yaratacağım kurgunun ve anlatımın başka eserden etkilenmemesi için kahramanları hayvan olan kitapları okumaktan imtina ettim. Hayvan Çiftliği ve fabl türünün ilk ve önemli örneklerinden olan Kelile ve Dimne’yi ayrıntılarıyla hatırlayamayacağım kadar eski bir dönemde okumuştum. Mavi Karga’yı yayınevine teslim ettikten sonra Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca’yı okudum. Sizin de dediğiniz gibi hikayeler birbirine yakın.

Bir savaşta toprak kaybedersiniz, sonra savaşır tekrar kazanırsınız, fakat savaşta kaybettiğiniz insanların hiçbirini geri getiremezsiniz.

HÖ: Harabeye dönmüş bir evde bir bebeğin ölmüş annesinin memesini emmeye çalışması ne yazık ki bir kurgu değil, dehşet verici bir gerçek, aynı şekilde bodrumda yakılmış insanlar da. Bunu yazarken zorlandınız mı, yazıp yazmamakta tereddüt ettiniz mi?

TE: Bir annenin bebeğini emzirmesi muhteşem ve olağanüstü mutluluk verici olması kadar ölü bir memeden sütün içilmesi de bir o kadar dehşet vericidir. Erkeklerin yarattığı savaşlardan ne yazık ki kadınlar ve çocuklar daha çok etkileniyor. Bir bebeğin memeden süt içmesi, yaşamın devam ettiğini anlatan en mutlu anlardandır. Ölü memeden süt emzirme şiirimin dizelerine de sızdı, ben farkında olmadan. “ey annemin sütünü ekşitenler…/ boş odada iki dağın arasına yaslanmışım, süt beklemiş dudaklarım, uyumuşum, talan artığı fareler görmüş beni, parmak ısırmış…/ ben ölü memenin yalnızlığına bakarken kavga dedi, odamıza dağılan boncuklar kavga dedi/

Bu gibi paragrafları yazıp yazmamakta tereddüt ettiğim anlarım oldu tabii ki. Olmaz olur mu.? Fakat ölümün dehşetini anlatmadan geçersek, yaşam hakkının kutsallığını da anlatmanın bir anlamı kalmayacak, şedit dilin susması gerektiğini dile getirmenin de bir anlamı olmayacaktı. Ölümün sarsıcılığı,acı çekenin nazarında yaşamın değerini kıymetlendirir. Yaşam hakkının bir daha elde edilemeyecek ve geri dönüşü olmayan bir hak olduğunu ölüm bize hatırlatıyor. Bir savaşta toprak kaybedersiniz, sonra savaşır tekrar kazanırsınız, fakat savaşta kaybettiğiniz insanların hiçbirini geri getiremezsiniz. Bu nedenle hiçbir devlet, hiçbir örgüt veya hiçbir kurum kuruluş adı her neyse insanlardan hamaset yaparak ölmelerini bekleyemez. Bu sebeple bir acı yaşamışsak, başka acıların yaşanmaması için,canımızı biraz daha acıtma pahasına da olsa acıyı dile getirmeliyiz, bu her şeyden önce  vicdani ve insani bir yaklaşımdır.

HÖ: Kitapta sokağa çıkma yasaklarında yerle bir edilen kentleri, insan hikayelerinin bir kısmını Özgür Telek'in içine doğduğu ama bir türlü yurt edinemediği mezbelede de görüyoruz. Ama yine de Özgür Telek insanların birbirlerine yaptıkları karşısında "Bu insanlar biz hayvanlardan daha da beter. Ne yapmışlar birbirlerine böyle ne yapmışlar?" demekten kendini alamaz. Bunu bir insana değil de bir hayvana söyletmenizin alt metninde ne var?

TE: Ben başka röportajlarımda da dile getirdim. İçinde bulunduğumuz acınası insanlık dramını kendisine benzetilmekten korktuğumuz, kılavuzluğunu beğenmediğimiz bir hayvana söyletmenin ironisi bambaşkaydı benim nazarımda.

HÖ: Özgür Telek'ten hareketle sorayım: Aşk ve ölüm acısı mıdır insanı hayata bağlayan, korkusunun üstesinden gelmesini sağlayan şey?

TE: Aşk ve ölüm acısı, insan evladının üzerinde farklı farklı tezahürleri, sonuçları olan iki duygu. Aşk kimini yaşatırken kimini de öldürebilir. Ölüm acısı da aynen öyle. Kimileri ölenin ardından ölür veya ömrünün sonuna kadar yarı ölü bir hayat yaşar. Ama sizin de değindiğiniz gibi Özgür Telek’te bambaşka bir etki yaratıyor. Aşk onu hayata bağladığı gibi acı da onu güçlendiriyor. Aşık olduğu zaman ormanın, derelerin, göğün rengi farklılaşıyor. Ölüm acısıyla tanıştığında içinde taşıdığı korkulardan kurtulup ve güçlenmeye başladığında yaşadığı kişisel acı diğer kuşlar için daha iyi bir hayat temennisine dönüşüyor. Kişinin yaşadığı acıları başkaları için istememe ve mücadelesini başkalarının yaşam hakkı ve özgürlüğü için adama ulviliğini Özgür Telek’te görebiliyoruz.

Toplumun üzerinde etkili olan otoriteler eskisi kadar demagojilerle, hamasi nutuklarla avlarında başarılı olamıyorlar

HÖ: Molozlar arasından çıkan ölü insan bedenleri ve bir bülbül bedeni bize savaşın sadece insan için değil bütün canlılar için bir yıkım olduğunu gösteriyor. Savaş aynı zamanda insanları duyarsızlaştırıyor, insanları insan olmaktan çıkarıyor. Yan mahalle, ilçe, il, ülke bombalanırken ekseriyetle hayat olağan seyrinde devam ediyor. Savaştan canı yanmış ve yanan bir coğrafyada yaşıyoruz. Şeffaf Gaga'nın bütün kuşlar için kurduğu düş bu coğrafya için mümkün mü sizce?

TE: Elbette mümkün, neden olmasın ki? Dünya değişiyor, bazıları kadar mübalağalı bir yaklaşımla gümbür gümbür bir kuşak geliyor demesem de farklı bir nesil yetişiyor. Eskiye oranla daha sorgulayan, kör inançlar üzerinden meselelere yaklaşmayan kolay kolay kandırılamayacak bir nesil. Ayrıca kullandığımız araçlar vesilesiyle yapılan haksızlık ve zulümler de eskisi kadar saklı kalmıyor. Birilerinin bir iletisiyle ifşa olunabiliyor. Toplumun üzerinde etkili olan otoriteler eskisi kadar demagojilerle, hamasi nutuklarla avlarında başarılı olamıyorlar. Bugün hâlâ etkilenen kesimler var, fakat eskisine kıyasla demek istiyorum.

İçinde bulunduğumuz dönemin –kendimizi cenderede hissettiğimiz– atmosferinde bir şeylerin değişeceğine inanmak çok zor, çoğumuz farkındayız fakat Şeffaf Gaga’nın bütün kuşlar için talep ettiği temel hak ve hürriyetlerin gasp edilmediği, sömürülmediği, işkencenin olmadığı, herkesin özgürce ve tahdit olmadan ötebildiği bir dünyayı bizim de tasavvur etmemiz ve dilememiz insan olmaktan kaynaklı olan hakkımız olmasındandır.İnsanların kendileri için daha iyi bir hayat temennisi ve arayışı olmasaydı, dünya değişerek bugüne nasıl ulaşabilirdi? Bugün temel hak ve hürriyetlerin evrensel belgelerle güvence altına alınması vicdanlı ve umut eden insanların mücadelesi ve talepleri sayesinde gerçekleşmiştir. Umut etmekten geri durmamak gerekir.

HÖ: Penguen Kitapevindeki imza etkinliğinde romana dair konuşurken romanın. "Ben neredeyim?" diye başlamasının kadınların toplumdaki yerlerine dair bir isyan çığlığı ve bir sorgulama olduğunu dile getirmiştiniz. Bunu biraz açar mısınız?

TE: Evet “Ben neredeyim?” sorusu romanın giriş cümlesi. Kadının toplumdaki yerini sorgulamaya çalışan bir cümle aslında. Romandaki kadının adı yok, yerde ölmeyi bekleyen acı içinde debelenen çıplak bir bedene seyirciyiz. Gerçek hayattaki kadınların mağduriyetine toplum da biraz seyirci değil midir? Kadının elleri ve ayakları bağlıdır, bugün kadını daha da ziyadesiyle bağlamak-evle bağlamak, çocukla bağlamak, geleneklerle bağlamak- heveslilerinin çoğaldığı bir dönemden geçiyoruz. Yerde yatan kadın anadan üryandır, çünkü zulüm de anadan üryandır. Bir yerde zulüm yaşanmışsa ona elbise giydirmek isteseler de başaramazlar, eninde sonunda görünür hale gelir. Kadın oradan yolu geçen birilerinin ona yardım edeceğinden emin değildir, başkalarına güven sorunu yaşamaktadır. Toplumumuzda kadın cinayetlerinin gittikçe arttığı bir dönemde kadınların kaçı kendini güven içinde hissedebiliyor ki? Toplumda kendini entelektüel, aydın olarak tanımlayan kesiminin erkekleri bile mevzu kadın hakları olunca sus pus dinlemeyi yeğleyebiliyor.

Yarını bugünün değiştireceği unutulmamalıdır, unutmamak için de anlatmaktan daha ziyade yazmak gerekir.

HÖ: Romanda farklı türler arasında aşk, birbirlerinin yaşam hakkını savunma, önyargılarla ve kurulu düzene karşı birlikte mücadele etme ve dayanışma gibi şeyler var. Yaşadığımız coğrafyayı düşününce siz de bu düzenin değişmesi için kaleminizi kullanıyorsunuz diyebilir miyiz? Edebiyat sizin için bir sığınak, bir mevzi mi oldu?

TE: Şehirlerin, mahallelerin, sokakların yıkımından geçtik. Yıkılamaz sandığımız taş evler yerle bir edildi. Bu nedenle benim çabam asla kimsenin yıkamayacağı mahallelerin sakini olmaya çalışmak. Aynı zamanda sınırlarını kimsenin tayin edemeyeceği bir mahalle. Bu yerin adı da edebiyattır bana göre. Sizin dediğiniz gibi buraya sığınak da diyebiliriz. Çünkü tehlike anlarında kendimizi güvende hissetmediğimiz için sığınaklara ihtiyaç duyarız.

İnşa edeceğimiz edebiyat dünyasının vesilesiyle başkalarının bizi görebileceği, bizim de başkalarını görebileceğimiz pencereler açma imkanına sahip oluruz. Bu pencerelerden yaşam hakkını, özgürlüğü, mutluluğu, aşkı, farklılığı, tahdidi, acıyı, itirazı, savaşın yıkıcılığını, barışın ve değişimin gerekliliğini, insana dair ne varsa seslenerek sesimize aksiseda bulabiliriz. İnşa edeceğimiz dünya, aynı zamanda gelecek kuşakların gezip bugünümüzü görebilme imkanına sahip olacak biricik yerdir. Yarını bugünün değiştireceği unutulmamalıdır, unutmamak için de anlatmaktan daha ziyade yazmak gerekir.

Acının üzerine inşa edilmiş dünyanın dilinin farkı buradadır aslında.

HÖ: Acının bir monolog halinde yaşandığını söylüyorsunuz. Özgür Telek de acısını bir monolog halinde yaşıyor. Siz yas tutarken edebiyata sığındınız. Peki toplumdaki yas tutma biçimi ile kendi bireysel yas tutma biçiminizi kıyaslandığınızda nasıl bir fotoğrafla karşılaşıyorsunuz? Toplum, yas sürecinde bireye karşı yapıcı mı, yoksa yıkıcı mı?

TE: İnsanın olaylar, travmalar karşısında birbirinden farklı tepkilergösterebildiği gibi yas tutma biçimleri de birbirinden farklılaşabiliyor. Sosyal, kültürel kodlarve kişisel özellikler de davranış biçimini tayin edebiliyor. Benzer davranışların sergilendiği geleneksel toplumlarda yas da çoğu zaman kişisel olmaktan daha ziyade ortaklaşa yaşanan bir süreçte yaşanabiliyor. Örneğin kırsal kesimlerde benim daha önceden tanık olduğum taziyelerde ölen birinin yakınının “Ben mezarlığa gelemiyorum, kendimi hazır hissetmiyorum” veya “Yalnız kalmak istiyorum”gibi bir tercihinin olduğunu görmedim. Mezarlık ziyareti yapılmadığında kişi ayıplanacağından zorunluluktan dolayı ziyarete katılır. Özellikle geleneksel ilişkilerin hâkim olduğu kırsal kesimde yaşayan kadınların işi oldukça zor. Ölen eşinden sonra yaşamdan yana seçim hakkı kalmamış gibi davranılır. Aynen Hindistan’da bir zamanların geleneği olan eşi ölen kadınların da eşleriyle beraber kendilerini ateşe atarak zorunlu ölümü seçmeleri gibi.

Toplumda geleneksel feodal ilişkilerin etkisinin azaldığı yerlerde bireyin kendi dünyasında kendi acısını tek başına yaşama imkanına sahip. Bunun bir avantaj mı dezavantaj mı olduğu bambaşka bir tartışmanın konusu. Fakat kişinin,ne kadar süreceğini önceden kestiremeyeceği bir zaman akışında kendi yas biçimini oluşturacağını ve buna müsaade edilmesi gereken bir süreç olduğunu unutmamak gerekir. Kimileri geçmişe takılı kalarak acıyı sürekli tekrar ederek,ağlayarak devam ettirirken kimileri de acının üzerine yeniden bir hayat inşa etmenin yollarını bulma arayışına girebilir.

Gelelim sizin “yapıcı mı, yıkıcı mı” sorunuza. Kişinin, toplum tarafından beklendik davranışlara zorlanmasının yıkıcılığına inanırım. Hiç kimse önceden belirlenen bir davranış kalıbıyla acısını, tepkisini, göstermek, yasını yaşamak zorunda değildir. Örneğin ben eşimin katledildiği ilk günün akşamı konuşma metni hazırladım, ertesi gün tabutunun başında duygularımı dile getirdim. Yazdıklarımın çoğunu hatırlamıyorum. Geri dönüp o metni okumak da istemiyorum. Kendimi yazıyla ifade edeceğimi o günden sonra daha iyi anladım, diyebilirim. Bu benim bir nevi yasımı yaşama biçimim oldu. Takdir edenler olduğu gibi etkisiz ve yetersiz bir mücadele –ki genelde kulağa çok hoş gelen ve ertesi gün unutulan hararetli söz söylemeyi sevip edebiyatın gücüne inanmayanlar– içinde olduğum yönünde eleştirilerin olduğunu duydum. Kurmaya çalıştığım dünya kutuplaşmaktan, sadece bir kesimin bir grubun kendini içinde bulabileceği dünyadan uzak bir dünyadır. Acının üzerine inşa edilmiş dünyanın dilinin farkı buradadır aslında. Tercihlerinizi ve belirlediğiniz mücadele yöntemini birilerini memnun etmek için değil de inandığınız için yapıyorsanız ortada sorun da yok demektir.

HÖ: Gökçer Tahincioğlu ile yaptığınız söyleşide romana eş zamanlı olarak şiirlerinizi de dosya olarak biriktirdiğinizi söylemiştiniz. Tabii bir de öğretmenlik yıllarında yazdığınız öyküler varmış. Okurlarınız ikinci kitap olarak ne tür bir metinle karşılaşacak?

TE: Aslında romanla devam etmek isterim ama yazı dünyasına öyküyle başlamıştım, öykü yazmazsam bir şeyler eksik kalacak gibi hissediyorum, bu aralar öykü çalışıyorum. Aynı zamanda sizin de dediğiniz gibi romanla eş zamanlı şiire başlamıştım, onlar okurlarıyla tanışacağı günü bekliyorlar. Öğretmenlik yıllarımda başladığım öykülere dönememe meselesi de benim travmatik ruh halimi işaret eden ayrı bir konu.Onlar benim yıllar önceki duygularımdı, eskiye dönüp çoğu şeyi hatırlamak istemediğim gibi açıp o öyküleri de okuyamıyorum. Ne zaman dönüp bakarım bilemiyorum, belki de hiçbir zaman.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Kayıtsızlık Günlerinde Kendin OlmakFerruh Tunç
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

P. D. &. L. Moon

6 Ekim 2025

Mega Influencerların Yükselişi

Mega influencerlar halkın hayal gücüne yön verir. Ve gerçeklerden çok anlatıların önem kazandığı bir dünyada savaşlar hayal gücünde kazanılır, hayal gücünde kaybedilir.Epistemolojik bir krizin son safhalarındayız. Yapay zekâyla donanmış çağımızda hakikat fikri -ne olduğ..

Devamı..

Kapitalist Kişisel Dönüşümün Olmazsa O..

Fabien Trécourt

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024