Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

6 Temmuz 2023

Hayat

Victoria Dönemi’nden Bir Aktivist: Annie Besant

Fulya Kılınçarslan

Paylaş

0

0


Kurumsallaşmış Ahlakın ve İki Yüzlü Muhafazakârlığın Reddi

Acı verenin mutluluk vereceği sanrısına cehalet denir.1

1792’den 1815’e kadar Avrupa’yı kasıp kavuran savaşların ardından hâkim görüş, olağanüstü bir karışıklık, bir israf yaşandığı yönündeydi; bu kadar katıksız ideallerin bunca acıya, zincirinden boşanmış bunca anlayışsızlığa sebep olması nedendi? Neden halk ilk söz sahibi olduğunda, bu kadar yürekler acısı bir başarısızlığa uğramıştı?2 Aslında yanıtı Karl Marx, Aralık 1851-Mart 1852 tarihleri arasında yazmış olduğu Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i isimli makalesinde verdi ve “İnsanlar,” diye başladı, “kendi tarihlerini inşa ederler ama bu hiçbir zaman kendi isteklerine göre şekillenmez. Çünkü kendi seçtikleri koşullara değil, hâlihazırda varolan, geçmişten o güne aktarılan koşullara tabidirler ve sırf bu sebeple bütün ölü nesillerin geleneği, yaşayanların zihnine bir kâbus gibi çöker.” Karl Marx kitlelerin devrimlere yönelik tepkisi hakkındaki fikirlerini bu satılarlarla açıklamadan beş yıl önce Fransa’dan sürülmüş ve hayatının sonuna kadar yaşayacağı İngiltere’ye, daha hayattayken bir çağa adını veren Kraliçe Victoria’nın monarşisine gelmişti.

1837 yılında tahta çıkan ve 1901 yılına kadar 64 yıl süresince Britanya’yı yöneten Kraliçe Victoria hükümdarlığının on ikinci yılındaydı ve gerçek bir Hristiyan toplumu inşa etmeyi düşleyen dini hareketlerle Britanya’yı demokratik bir ulus yapmaya yönelen politik hareketler arasında denge kurmaya çalışıyordu. Bir yanda rasyonalist düşünce içerisinde kendisini meşru kılmaya uğraşan inanç ve kilise, öte yanda hükümet imtiyazlarının gidermekte başarısız olduğu sosyal ihtiyaçlar ve sefalet içindeki halk vardı. Annie Besant da aynı dönemde, 1 Ekim 1847'de Clapham, Londra'da, İrlanda kökenli bir ailede doğdu. Babası Dublin’deki Trinity Koleji’nden tıp diplomasına sahipti ve 1845 yılındaki Büyük İrlanda Kıtlığı’na kadar Dublin’de doktor olarak çalışmış ancak kıtlık sebebiyle Londra’ya taşınmalarından kısa bir süre sonra vefat edip ailenin geçimini sürdürme yükümlülüğünü eşi  Emily Roche Morris’e bırakmıştı.

annie besant oggito

Emily Roche Morris’in nasıl bir ortamda iki çocuğun geçimini ve eğitimini üstlendiğini tasavvur edebilmek için Mina Urgan’ın sözlerine kulak vermek yeterli;

“Victoria Çağı insanları, saygıdeğer görünebilmek için ikiyüzlü davranırlardı. Ülkelerinin toplumsal düzeninden ve kendi kişiliklerinden aptalcasına hoşnuttular. Piyanoların ayakları, kadın bacaklarını çağrıştırdığı için, bu ayaklara pahalı kumaşlardan yapılmış süslü kılıflar geçirecek kadar darkafalıydılar. Bir yandan yüce ülkeleriyle övünüp böbürlenirken, bir yandan da paraya öyle düşkündüler ki, ne denli yetenekli olurlarsa olsunlar, parasızların hiçbir saygınlığı yoktu onların gözünde. Yüce ruhlu geçinirlerdi, ama sanata da , her türlü güzelliğe de düşmandılar. (…) Ahlak ve toplum düzeni açısından, XIX. yüzyılın ortaları bir çelişkiler yumağıydı: İngilizler bir yandan cinsel tabulara boyun eğmış görünüyor, sevgiden tümüyle yoksun evlilikleri kutsal biliyorlardı. Ama öte yandan da kentler, açlıktan ölmemek için bedenlerini satan kadıncağızlarla dolup taşıyor, fuhuş gittikçe yaygınlaşıyor, bir tarihçiye göre kadın nüfusunun neredeyse üçte biri fahişelik ederek geçinmek zorunda kalıyordu. Dinsel alanda, bir yandan darkafalı bir yobazlık sürüp gidiyor, Anglikan Kilisesi gittikçe daha güçleniyordu. Ama öte yandan da, Charles Darwin ya da Thomas Huxley gibi bilimadamlarının, biyoloji ya da jeoloji uzmanlarının buluşları Hıristiyanlığı temelinden sarsıyordu.”3

Hemen hemen aynı dönemlerde Karl Marx, bütün ekonomiyi tarımsal bir çiftlik olarak kabul eden ve sermayenin dolaylı emek olduğunu belirten David Ricardo’nın emek-değer teorisini Felsefe’nin Sefaleti’nde genişletiyor,  insanların devredilemez addettiği her şeyin birer değişim nesnesi halini aldığını söylüyordu. “Alışverişe konu edildiği ölçüde başka bir şeyle temlik edilebilir olmuştur. Bu, o vakte kadar karşılıklı iletilen ancak karşılıklı değişime konu edilemeyen, verilen ancak asla satılmayan, edinilen ancak asla satın alınamayan –erdem, aşk, kanaat, bilgi, bilinç gibi– şeylerin tümden ticari alana geçtiği andır. Bu, görevin haksız kazanç için kötüye kullanıldığı evrensel bir genel yozlaşma zamanıdır. Ya da ekonomi politiğin termleriyle ifade edersek maddi ya da manevi her şeyin bir piyasa değerine sahip olduğu, gerçek değerinin belirlenebilmesi için pazara sunulduğu zamandır.”4

Her ne kadar her şey maddi manevi satılabilir hale gelse de henüz kadın emeğine kıymet biçmenin pek mümkün olmadığı bu dönemde Emily Roche Morris’in tek şansı, kendisini aristokrat çevrelerden birine kabul ettirmek ve bulacağı “namuslu” bir iş vasıtasıyla ailesinin geçimini sağlamaktı. Dr. Vaughan ve eşinin topluluğuna kabul edilen Morris, İngiltere’nin önde gelen okullarından Harrow School’da çalışmaya başladı. Annie’nin erkek kardeşi bu sayede Cambridge’de eğitim alırken Annie eğitim için Dorset’e, dönemin ünlü yazarlarından Frederick Marryat’ın kız kardeşi Ellen Marryat’ın yanına gönderildi. Ellen Marryat’ın öğretim usulünü mükemmel olarak niteleyen Besant, “Büyük keyif alıyordu,” diye ekler yazmış olduğu otobiyografisinde. “Öğretme yöntemi, çocuklarını en az acıyla ama en fazla eğlenceyle eğitmek isteyen aileler için birebirdi. Mesela biz hiçbir zaman bir hece kitabı kullanmadık ya da dil bilgisi kurallarına başvurmadık. Yürüyüş yapar, gördüklerimizi anlatan mektuplar yazıp hikayeler anlatırdık ve Miss Marryat da tek tek hatalarımızı bulur, bize gösterirdi.”5

Fakat Ellen Marryat, öğretme konusundaki başarısına rağmen insanı özgür iradeden yoksun kabul eden tutucu Kalvinistlerden biriydi ve onun bu yönü, Annie Besant’ın düşünce hayatını derinden şekillendiren ana tema oldu. Ergenliği süresince tiyatronun şeytani, dansa gitmeninse ahlaksızlık olarak görüldüğü muhafazakâr bir çevrede yetişen Annie, bunların tamamının o zamanlar ona doğal geldiğini söylüyor. Zira yedi ya da sekiz yaşlarından itibaren üstünde büyük haç taşıyan şovalyelerin kötü kalpli ejderhalardan prensesleri kurtardığı dini masallarla büyümüş ve ergenliğinin ortalarına doğru şovalyelerin din yolunda şehit olan kahramanlarla yer değiştirmesi ya da prensese duyulan aşkın İsa’ya duyulan sevgiye, ejderhaların da Şeytan tarafından yoldan çıkarılan din düşmanlarına dönüşmesi onu rahatsız etmemişti.

1864 yılında annesinin ve erkek kardeşinin yanına döndü. On altı yaşındaydı, Miss Marryat ile çıkmış olduğu Avrupa seyahatleri sadece öğrendiği dillerin sayısını artırmakla kalmamış aynı zamanda Katolik dünyasının, kendi tabiriyle “büyüleyici ritüelleriyle” de tanışmasına sebep olmuştu. Besant’ın aklında yer den gotik kilise mimarisinin gölgesinde Anglo-Katolik öğretiye yöneldiği esnada Birinci Enternasyonel Londra’da henüz kurulmuş ve örgütün kalbi olarak nitelenen Karl Marx, bir dizi bildiri hazırlamıştı.

1866 yılının Paskalyası’na kadar geçen süre içerinde Besant’ın yegane arzusu kendisini Hristiyanlığa ve Kilise’nin hizmetine adamaktı ancak aniden aklına gelen bir fikirle dört İncil’de yer alan olayların oluş biçimlerini ve tarihleri kâğıt üstünde birbiriyle karşılaştırmaya karar verdi.

“Bunu yaparken aşırı huzursuzdum. Yan yana sıraladığım dört sütunda beliriveren çelişkiler bir anda üstüme sıçradı. Çelişkiler arttıkça huzursuzluum arttı, ta ki korkunun verdiği dehşetin içiden aklımdaki “harmoninin” bir uyumsuzluk olduğunu ve artık her şeyin doğruluğundan şüphe ettiğimi fark edene kadar. Bütün hikaye, tıslayan br yılan gibi yüzüme fırlayıverdi.”6

Ama tıpkı kendisinden önce kutsal kitaplarda yanıt arayan her inançlı kişi gibi o da, içine düşen şüphenin günaha eş olduğu kanaatine vardı ve  günahının Tanrı tarafından görüldüğünün bilincine varınca dehşete düştü. “Jacques Lacan’ın Psikanalizin Dört Temel Kavramı’ndaki bakış analizinde paranoya hâkimdir; ötekinin bakışına maruz kaldığınızı, birisinin sizi izlediğini hissedebilir ama bu bakışın kaynağını asla konumlandıramazsınız.”7 Annie de o korku ve paranoya içerisinde zihnini teskin edebilen yegane fikre tutundu. Elbette Tanrı her şeyin farkındaydı ve böylesi tuzakları, gerçek Hristiyanların inancını test etmek üzere tasarlamıştı. Ardından, sanki düştüğü şüphenin kefaretini ödemek istercesine yüzünü tekrar Kilise’ye döndü.

Hatta dine ilişkin tavırları o denli netti ki, aradığı cevapları kendi kendine asla bulamayacağına ikna olup on dokuz yaşındayken Evanjelik rahip Frank Besant ile evlendi.

On sekiz ay içerisinde doğan iki çocuğundan küçüğü, 1871 yılında boğmacaya yakalandı ve ağır bir hastalık süreci geçirdi. Uzun vakitler kızının bakımıyla ilgilenen Besant, inandığı Tanrı’nın gerçekten de İncil’de söylendiği kadar merhametli olup olmadığını ilk kez o zaman, çocuğu boğulurcasına öksürürken gördüğünde merak etti. Ve bu soruyu sorduğu andan itibaren üç yıl süreyle hem inancıyla hem geçmişiyle yüzleşti.

“Bunu hissetmeyen hiç kimse, şüphenin ruhta yol açtığı ıstırabı tasavvur edemez. İnsan yaşamında bu denli korkunç, işkenceye bu denli düşkün, ağırlığı bu denli ezici bir acı yoktur. Görünen o ki, hiçbir dünyevi fırtınanın gizleyemediği “diğer taraftaki” mutluluğun ışıltısı yok olsun ve bütün yaşam umutsuzluğun dehşetiyle, o gerçekten hissedilir karanlıkla kasvete bürünsün diye her şey mahvolmuştur. Otoriter bir ahlaki ve entelektüel gereklilikten başka hiçbir şey dindar bir zihni şüpheye düşüremez. Sanki şiddetli bir deprem ruhun temellerini sarsar ve varlığın bizzat kendisi o şok dalgasının etkisiyle sürekli titrer ve sallanır. Boş gökyüzünde yaşam yok; gecenin karanlığında tek bir pırıltı, o ölümcül sessizliği bozacak tek bir ses, kurtarmak için uzanan bir el yok. İnancı bir moda gibi benimseyip bir kez olsun düşünmeyi denememiş boş beyinli ahmaklar Ateizmden kirli bir yaşamın ve habis arzuların sonucuymuş gibi bahsederler. Sığ kalpsizlikleri ve kalplerinden daha sığ düşünceleri içinde, yetim kalan bir ruhun sonsuz boşluğa haykırdığı o muazzam karanlığın dehşeti şöyle dursun, İnanç Tutulmasının yarı gölgesine girmenin ıstırabını hayal dahi edemezler.”8

Ardından Hristiyanlığın dogmalarına ilişkin o zamana kadar okuduğu kaynaklardan çok daha farklı kaynaklara yöneldi ve ister istemez sorduğu her soruyla birlikte doğa bilimlerine biraz daha yaklaştı. Kutsal kitaplarda yer alan ve ne doğa bilimlerinin ne de beşeri bilimlerin deneyselliğiyle uyumlu olan yüzlerce mucizevi olayı tekrar tekrar irdeleyip iki tarafı birbiriyle makul bir biçimde uzlaştıramayınca kendi ihtiyaçlarına daha fazla yanıt veren bilime döndü ve Hristiyanlığı tamamen reddetti. Üstelik mesele sadece anlatıların bilimselliğiyle değil, aynı zamanda ahlakiliğyle de ilgiliydi çünkü kefaret ya da ebediyen sürecek bir cezalandırma anlayışı, adil ve sevgi dolu bir Tanrı’nın bizzat yarattığı bu dünyayla asla bağdaşmıyordu.

1872 yılında Charles Voysey başkanlığında liberal Hristiyanlar tarafından düzenlenen bir toplantıya katıldı ve hem Voysey’in hem de önde gelen Uniteryanların yayınlarını okumaya başladı. Böylece kendisini dini liberallerin, teistlerin ve etik toplulukların dünyasında buldu. Hristiyanlığı reddetme gerekçelerinin karşılığı birebir teizmde mevcuttu çünkü Besant da birçok çağdaşı gibi içkin bir Tanrı’ya inanmaya başlamıştı. Nitekim J.T. Merz’e göre “Hiçbir çağda, birbirine zıt olan teoriler bu kadar fazla olmamış, eski fikirler çürütülmemiş ve yıllarca ayakta kalmış prensipleri yıkılmamıştır.”9 Annie Besant’ın çağdaşlarına baktığımızda hemen hemen hepsinin aynı inanç krizini deneyimlediğini ve değişik çıkış yolları bulduklarını görürüz. Besant’ın ve çağdaşlarının henüz keşfettiği bu yeni Tanrı da kendisini, mucizevi nitelikteki hadiselere ya da vahyedilmiş bir ahlak öğretisine başvurulmasını  gerektirmeyecek biçimde doğa vasıtasıyla ve doğal olaylar dizisiyle açığa çıkarıyordu.

Rahip olan kocası, 1873 yılında ona iki seçenek sundu. Ya tekrar komünyon hayatına dönecekti ya da evi terk edecek. Besant evi terk etti. Böylece hem din kurumunu hem de Victoria Döneminin ikinci temel direği olan aile kurumunu sarsmış, toplumun inandığı –en azından inanır göründüğü– her şeye meydan okumuş oldu.

Ancak bir noktadan sonra aradığı yanıtların teizmde de bulunmadığını fark etti ve bilfiil Tanrı’nın varlığını sorgulamaya başladı. Böylelikle pozitivist yazarların eserlerine yöneldi. Bilhassa Comte’u ilham verici buldu. Yapmış olduğu pozitivist okumalar ona Tanrı kavramının insanın kendi potansiyeline yabancılaşması, genellikle erken yaşlarda onu etkisi altına alan İsa sevgisininse insanın sevgiye olan tutkusunun bir ifadesi olduğunu öğretti. Ama hiçbir zaman Tanrı’nın var olmadığını söylemedi. Aksine, Tanrı hakkında hiçbir şey bilmediğini, Tanrı’nın ne olup ne olamayacağını tasavvur edemediğini belirterek Tanrı’yı bilinemez olarak tanımlamanın Tanrı hakkında bir şeyler bildiğini iddia etmek anlamına geldiğine dikkat çekti. Ateizmi, evrenin tek bir cevherden oluştuğu fikrine odaklanmıştı ve madde ile ruhun bu tek cevherin farklı tezahürleri olduğunu ifade ediyordu.

Toplumun ilgisini mevcut problemlerden uzaklaştırıp çeşitli hurafalerle insanları kandırdığı gerekçesiyle Kilise’ye ve yerleşik menfaatlerini koruma adına parlamento üstündeki nüfuslarını ilerleme karşıtı hareketleri desteklemek için kullanan toprak sahibi elitlere saldırdı.

Ateist olmamasına rağmen 1874 yılında katılım için Seküler Topluluk’a başvurdu ve kabul edildi. Zaman içerisinde toplumda gözlemlenen kötülüğün cehaletten kaynaklandığı ve yerleşik menfaatlerin politik radikalizme dönüştüğü inancıyla evrensel kardeşliği teşvik edecek toplumsal ahlak kaygısından uzaklaştı. İtaakârlık çatısı altında toplanan kız çocuk, eş ve anne rollerinin tamamını reddeden Besant, yeni yaşam biçimlerini teşvik eden ve özellikle kadınları yeni sosyal roller denemeye yönelten gruplara yönelerek tanınmış bir kadın hakları savunucusu haline geldi ve kadın haklarına ilişkin pek çok kampanya yürüttü. Kadın olması sebebiyle 1879 yılına kadar akademik bir eğitim alamadığını ve dolayısıyla Teologlardan ya da Oxford İdealistlerinden oluşan entelektüel çevrelere giremediğini düşünürsek niçin kütüphanelerde vakit geçirmek yerine meydanlara çıktığını ya da laboratuvarlarda deney tüpleriyle uğraşmak yerine propaganda yolunu seçtiği kolaylıkla anlaşılabilir. Nitekim Seküler Topluluk’a katılmasına müteakip halka açık konuşmalar yapmaya, konferanslar vermeye başladı. 1874 yılında yaptığı ilk konuşma, Kadınların Siyasi Statüsü hakkındaydı. Toplumun ilgisini mevcut problemlerden uzaklaştırıp çeşitli hurafalerle insanları kandırdığı gerekçesiyle Kilise’ye ve yerleşik menfaatlerini koruma adına parlamento üstündeki nüfuslarını ilerleme karşıtı hareketleri desteklemek için kullanan toprak sahibi elitlere saldırdı. Savunduğu fikir ve önerdiği çözümse oldukça netti. Kitlesel bir hal alan yoksulluğun düşük ücretlerden kaynaklandığını, düşük ücretlerinse aşırı nüfusun sonucu olduğunu belirterek bilhassa yoksul kesimin kendi ailelerinin büyüklüğünü kontrol altına almayı öğrenmeleri gerektiğini söyledi. Böylece aşırı nüfus artışının önüne geçilebilecek ve yoksulluk sona erecekti. Ancak Kilise, hamileliğin kontrol edilebilir bir durum olduğu bilgisinin yayılmasından rahatsızdı ve ahlaksızlık olduğu gerekçesiyle doğum kontrolüne karşı çıktı. Parlemento Kilise’yi destekliyordu çünkü çoğu parlemento üyesi aynı zamanda işverendi ve düşük ücretler kendi menfaatlerineydi. 1876 yılında seks işçisi olarak çalışan ya da çalıştırılan kadınların haklarına dair düzenleme yapılması gerektiğini belirten konuşmasıyla neredeyse bütün parlemento üyelerinde huzursuzluk yarattı. Hem bu konuda hem de atölyelerde erkeklere nazaran daha düşük ücretle çalıştırılan kadın işçilerin haklarının teminat altına alınması konusunda yasa taslağı olarak nitelenebilecek kitapçıklar yayımladı. Ama kitapçıkları yayımlayan şirket aleyhine doğum kontrolüne ilişkin bir başka kitapçık sebebiyle dava açıldı ve duruşma esnasında Annie, doğum kontrolünün kullanımını alenen onaylayan ilk kadın oldu. Ertesi yıl da kendi hazırlamış olduğu Nüfus Yasasını kitapçık olarak yayımladı. Ancak yine de kendi çağdaşı kadınlar tarafından pek desteklenmedi. Bunun başlıca sebeplerinden biri hâlihazırda inanç krizi yaşanan ve iki zıt kutup arasında sıkışmış bir toplumda, kadın haklarını savunan kadınların bile Annie Besant’ı çeşitli olayları gerekçe göstererek skandal kadın olarak görüyor olmasıydı. Ama her ne kadar  Britanya’daki feminist hareketlerden uzak dursa da, gerek evlilik yasası ve oy hakkı gibi konularda yaptığı halka açık konuşmalarla gerekse pantolon gibi o dönem için aşırı radikal görülen giyim alışkanlıklarıyla feminist hareketin önünü açtı. 1879 yılında Londra Üniversitesi’ne kabul edilen ilk kadınlardan biriydi. Botanik ve Hayvan Fizyoloji alanlarında eğitim gördü, lisans derecesi için gereken bütün sınavları geçti ancak üniversite inceleme komitesi üyelerinden biri tarafından özgür düşünceli tutumu ve ahlaksız tavırları sebebiyle derece alması engellendi.

annie besant oggito

***

Marx’ın  ölümünden sonra Londra’daki Marksist toplulukların bazıları bir araya gelerek sosyalist bir toplum oluşturmayı kendisine amaç edinen Fabian Derneği’ni kurdu. Derneğin seçtiği yöntem, savaş ve devrim yanlısı olan Marksist partilerin aksine entelektüel tartışmalar, kitaplar ve başkaca yayınlar vasıtasıyla üniversitelere, basına ve hatta devlet kurumlarına sızmaktı. İzlenen taktik, serbest piyasaya karşı “entelektüel gerilla savaşı”10 olarak tanımlanabilir. Dolayısıyla diğer gruplar tarafından başlangıçta şiddetle eleştirilse de özellikle entelektüel çevreden, George Bernard Shaw ve H.G. Wells’in de içinde olduğu pek çok üyeyi bünyesinde topladı. Annie Besant ise 1885 yılında derneğe üyelik başvurusunda bulundu. Yapmış olduğu bu başvuru hâlihazırda üyesi olduğu Seküler Topluluk tarafından sapkınlık olarak nitelendi çünkü Charles Bradlaugh da dahil olmak üzere birçok seküler için sosyalizm, savunmakta oldukları bireycilikle taban tabana zıt olmanın yanı sıra özgürlükleri açısıdan ciddi anlamda tehdit teşkil ediyordu.

Besant, derneğe katılınmından kısa bir süre sonra Marksist Sosyal Demokrat Federasyon’un (SDF) karakteristik taleplerini benimsedi. Yapmış olduğu halka açık konuşmalarda günlük çalışma süresinin sekiz saatle sınırlanması gerektiği ayrıca sermayeden elde edilen faiz gelirlerinin ve toprağın kiraya verilmesi yoluyla elde edilen gelirlerin vergilendirilmesi gerektiğini savundu. Ona göre yaşadıkları çağda tanıklık ettikleri makineleşme ve endüstrileşmeye rağmen yoksulluğun hızla artıyor olmasını ancak sosyalist ekonomi izah edebiliyordu ve sosyalist etiğin benimsenmesi halinde evrensel bir kardeşlik mümkün olabilirdi. Besant, kapitalizmde üretim faktörlerinin birbirinden ayrıldığını, bu nedenle toprak ve sermayeden yoksun olan işçilerin emeklerini satmak veya açlıktan ölmek zorunda olduğunu savundu.

Besant’ın Fabian Derneği’ne üye olduğu 1885 yılında SDF’den ayrılarak Sosyalist İttifakı kuran Karl Marx’ın kızı Eleanor Marx ile Annie Besant’ın yolları Sosyalist İttifak’ta kesiştiyse de Besant ile Eleanor Marx’ın kocası Edward Aveling arasındaki ilişki, Marx ve Besant isimlerinin yan yan anılmasına pek imkân vermedi. Ayrıldıkları bir başka husus ise sendikal hareketlerdi. Besant'a göre sosyalizm, sadece sömürüyü sona erdirmekle ilgilenen bir felsefe değil, aynı zamanda ahlaki bir ideal, etik bir pozitivizmdi. Sosyalizm, “bencil olmayan kardeşlik”in “derin bir ahlaki dürtüsünden” büyümüştü. Dolayısıyla sendikal hareketin karşından durdu çünkü ona göre sendikal hareket sınıf ayrımını ortadan kaldırmakla ilgilenmiyor, her ne kadar işçi haklarının korunmasını savunsa da sadece bunu yapmakla bile işçi-işveren sınıfı biçimindeki ayrımı meşrulaştırıp mevcut sınıf ayrımını derinleştiriyordu.

Zamanla Besant'ın sosyalizmi içindeki etik pozitivizm ön plana çıktı ve yıllar önce dine ilişkin şüphelerinin bir benzerini bu sefer de içinde bulunduğu toplulukların düşüncelerine karşı duymaya ve yeni sorular sormaya başladı. Zira sosyalist arkadaşlarının çoğu sosyal reformun sadece ekonomi kısmına odaklanmışlardı ve sosyalist ekonomi haricinde hiçbir şeyin ideal toplumu inşa edemeyeceğine inanıyorlardı. Ama Besant, sosyal ahlakın da vurgulanması gerektiği düşüncesindeydi. Dolayısıyla ekonomik dönüşümün yanı sıra sosyal bir ideale dayalı ahlaki bir dönüşümü de teşvik etmek istedi. 1886 civarında, ateist materyalizmin açıklayamadığı bazı zihinsel fenomenlerle ilgilenmeye başladı. Rüyalar gibi bilişsel faaliyetleri ve ayrıca mesmerizm gibi psişik fenomenleri araştırmaya yöneldi.

Victoria Dönemi inanç krizinin bir başka sonucu da spiritüalist hareketlere olan yoğun ilgidir. Nihayetinde özellikle insan ruhuna ilişkin bilimsel çalışmalar henüz çok yeniydi ve zihinsel fenomenlere ilişkin pek az şey bilim vasıtasıyla açıklanabiliyordu. Ve “iki ayrı cephede, devrimci düşüncelere düşman olanlarla yandaş olanların getirdiği cevaplar, ezoterik yorumlara kapıyı açıyordu. Modernizme düşman çevrelerin ‘spiritüel canlanma’sına karşılık, modernizm yandaşlarının ‘toplumsal diriliş’ kavramı vardı.”11 Böylece, Besant da pek çok çağdaşı gibi zihinsel ve psikolojik fenomenleri anlamlandırmaya yardımcı olduğu için yanıtları spiritüalizmde aradı ve psişik olayları araştırdıkça, dünyanın materyal bir bakış açısından ziyade bilimsel temellere oturan ancak maneviyat da içeren yeni bir anlayışa ihtiyaç duyduğuna ikna oldu. Zira mesele Besant’ın bakış açısından ele alındığında sekülarizm ve sosyalizmden teosofiye olan mesafe sanıldığı kadar büyük değildi çünkü teosofi, hem onu çocukluk inancından uzaklaştıran bütün ikilemlere bütünsel yanıtlar sunuyor hem de sosyal problemlere yönelik yapıcı çözümler üretilmesini sağlıyordu. Ve entelektüel çevrelerin “Doğu’ya ait kutsal metinleri keşfetmesi, ezoteri dünyasının en büyük olayıydı; Alman bilimi bu noktada Max Müller’in (1823-1900) Budizm üzerine çalışmalarıyla, ya da sosyolog ve tarihçi Max Weber’in (1864-1920) yaptıklarıyla, belirleyici bir rol oynadı. Söz konusu çalışmalar Madam Blavatski’nin ‘teozofisinin’ senkretik yorumlarına ilham kaynağı olduve başarıya ulaşmasını sağladı.”12 1875 yılında New York merkezli Teosofi Cemniyeti’ni kuran Madam Blavatski,  “Birleşik Devletler’de ve Avrupa’da ‘ezoterik Budizm’ öğretmeye çalıştı; ardından 1878’de İngiliz Hindistanı’na giderek Adyar’da, Hinduizm’in ve Budizm’in temel metinlerinin bir araya toplandığı bir araştırma ve meditasyon merkezi kurdu.”13

annie besant oggito

Thomas Edison, W.B. Yeats gibi pek çok bilinen ismin üye olduğu Teosofi Cemiyeti, üç amacı olduğunu belirtiyordu. Bunlardan ilki, ırk, inanç, cinsiyet, kast veya renk ayrımı olmaksızın evrensel Kardeşliğin çekirdeğini oluşturmak. İkincisi, karşılaştırmalı din, felsefe ve bilim çalışmalarını teşbik etmek. Üçüncüsü, açıklanamayan doğa yasalarını ve insandaki açıklanamayan gizil kuvvetleri araştırmak.

Annie Besant 10 Mayıs 1889 tarihinde Teosofi Cemiyeti’ne katıldı ve inancı bilimle uzlaştırmanın bir yolu olarak bir kez daha içkinciliği önerdi. Besant’a göre Tanrı doğada içkindi – Tanrı her şeydeydi ve her şey Tanrı’da. İçinde bulunduğu çevre tarafından seçmiş olduğu yön elbette epey eleştirildi, hatta hem sekülerler hem de sosyalistler tarafından önce heretiklikle ardından ihanetle suçlandı ama o her zamanki gibi, kimsenin etkisi altında kalkmaksızın sadece kendi istediği tarafa yöneldi.

Besant’ın Teosofi Cemiyeti’ne katılması karşısında tepkisini ilk gösterenlerden biri elbette çalışma arkadaşı Charles Bradlaugh’tı ve bu husustaki görüşlerini National Reformer’ın Haziran sayısında, şu sözlerle ifade etti:

“Bir Ateist kesinlikle Teosofist olamaz. Deist kişi aynı zamanda Teosofist olabilir ancak tıpkı Ateist gibi bir Monist de Teosofist olamaz. Zira Teosofi  -en azından- Düalist olmalıdır. Madame Blavatsky’nin en son yayımladığı iki cildi henüz okumadım ancak son on yılda kendisinin, Albay Olcott’un ve diğer Teosofistlerin yazmış olduğu birçok yayını okudum.  Bana kalırsa Doğu söylencelerine ait bir tür Spiritüalizmi ıslah etmenin yollarını arıyorlar. İddia ettikleri pek çok hususun hatalı, gerekçelerinse dayanaksız olduğu görüşündeyim. Çalışma arkadaşımın aniden ve aramızda herhangi bir fikir alışverişi olmaksızın herhangi bir kurmacadan çok daha gerçek dışı görünen belli fikirleri gerçeklik olarak benimsemesi beni ziyadesiyle üzdü. Mrs. Besant’ın benimsediği görüşleri savunmaktaki maharetini bildiğim için  oldukça kaygılıyım ve onun Teosofik bakış açısını ne şekilde geliştireceği konusunda ciddi şüphelerim var. Hâlihazırda kendi yayınlarımızın çizgisi değişmemiş olup fikirlerimiz Teosofinin herhangi bir biçiminin tamamen karşısındadır.”14 

Charles Bradlaugh ve çağdaşlarının tepkileri elbette olağan ancak o dönemde gözden kaçırdıkları asıl şey, Teosofinin hiçbir surette cinsiyet ya da köken ayrımı yapmadığı ve spiritüel hiyerarşinin eğitim seviyesi, sosyal statü gibi toplumsal düzlem belirteçlerine bağlı olmadığıdır. Haliyle Teosofi düşünce dünyasındaki erkek egemen yapıya karşı kadınların manevi katılımı ve liderliği konusunda oldukça yenilikçi bir model sunmuş ve Annie Besant gibi mevcut inanç ya da düşünce sistemlerinde aradığı yanıtları bulamayan pek çok ismi kendi bünyesinde toplamıştır. Ne var ki, “okült kadın yazarlar ataerkil toplumda çift yönlü bir ötekileştirmeyle karşı karşıyadırlar: her şeyden önce cinsiyetleri dolayısıyla bilgi üretim sahasından uzak tutulur ve akabinde akademik tartışmalara yabancı kalırlar. İkincisi, spiritüel inançları dolayısıyla kurumsallaşmış dinlerce marjinal kabul edilirler.”15 Dolayısıyla teoloji de dahil olmak üzere sosyal bilimlerin neredeyse bütün alanlarından dışlanır ve sahip oldukları görüşleri paylaşma, tartışma ve geliştirme imkânı bulamazlar.  

annie besant oggito

Oysa temelleri Helena Blavatsky tarafından oluşturulan Modern Teosofi, kökeni antik dönem Yunan ve Mısır uygarlıklarına dayanan Bohemya Teosofisinden ya da özellikle ritüeller bakımından Avrupa Hristiyanlığının şekillenmesinde önemli rol oynayan Keltik paganizmden farklıdır. Her şeyden önce ayırıcı değil, birleştiricidir. Okült tradisyona dayalı olarak gelişen Batı ezoterizmini Doğu ezoterizmiyle harmanlarken bilimi ve felsefeyi asla dışarıda bırakmaz. Dolayısıyla ister din temelli olsun ister bilim, dogmatik düşüncenin tamamen karşısındadır ve sorumluluğu ne sadece bireye ne de sadece topluma yükler. Ama nihayetinde Teosofi “saf” Doğu geleneği değildir, Doğu’ya özgü bazı düşünce sistemleri kademeli olarak Batı’ya aktarılmış ve günün ihtiyaçlarına yanıt verecek biçimde yeniden inşa edilmiştir. Rene Guenon bunu, “Bazı okültistler tarafından tutarsız unsurlarla üretilmiş ve her şeyden önce, teosofistlerinkinden daha az hayali olmayan bir Doğu geleneği ile rekabet etmeyi amaçlayan sözde Batı geleneği,”16 inşası olarak  tarifler. Teosofinin güç kazandığı dönemin belli başlı iki niteliğini akla getirdiğimizde böylesi bir eğilim elbette olağandır çünkü inanç krizi, beraberinde geleneğin çöküşünü de getirir. Tabii burada gelenek ile kast edilen toplum tarafından uyulması zorunlu, uyulmadığı takdirde yaptırımla karşılaşılan bir dizi davranış biçimi değil, Guenon tarafından tanımladığı biçimiyle özünde metafizik bir doktrine dayanan ve onun ilkeleri doğrultusunda ortaya çıkan medeniyettir. Sanayi devriminin tetiklediği sömürgecilik ve akabinde yaşanan iki büyük dünya savaşı neticesinde Batı’da din temelli medeniyetin çöktüğünü, yerine metafizik düşüncenin tamamen dışarıda bırakıldığı maddeyi merkeze alan yeni bir medeniyet kurulduğunu ve Victoria dönemi inanç krizinin de bu çöküşün ve arkasından olacak olanların adeta bir habercisi olduğunu görürüz. Teosofi, en azından İkinci Dünya Savaşı’na kadar Batı ve Doğu arasında bir köprü kurmaya çalışmış ancak başaramamıştır çünkü inanç krizinin ekonomik krizle birleşmesi toplum açısından adeta bir tsunamidir, önüne gelen her şeyi içine katarak paramparça eder ve sular çekildikten sonra geriye -tıpkı İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra olduğu gibi- karmakarışık bir enkaz kalır. Annie Besant’ın Charles Bradlaugh’a vermiş olduğu yanıt bu noktada vurgulanmalı çünkü Victoria dönemi açısında kayda değer önem taşır.  Besant cevap olarak, Teosofi Cemiyeti’nin başlıca üç amacının bulunduğunu ve topluluk tarafından üyelere ne inanç ne de görüş bakımından hiçbir surette dayatmada bulunulmadığını söylemiştir. Dolayısıyla kişinin ateist, deist ya da monist oluşu hiçbir şeyi değiştirmez. Zira bu üç amaçtan ilki, ırk ya da din ayrımı olmaksızın Evrensel Kardeşliğin oluşturulmasıdır. İkincisi, Aryan literatürüne ilişkin çalışmaların ilerletilmesi, üçüncüsüyse izah edilemeyen doğa yasalarının ve insanda saklı olan fiziksel kabiliyetlerin araştırılması. Üstelik, “Teosofi,” der yanıtında, “ateizmin dokunamadığı birçok problemin, bilhassa psikolojik problemlerin çözümü konusunda gerçekten kayda değer bir şeyler vaat ediyor.”17 Psikanaliz kelimesinin Sigmund Freud tarafından ilk kez 1896 yılında telaffuz edildiğini ve bu yanıtın 1889 yılında yazıldığını düşünürsek insan psikolojisine dair bilinenlerin oldukça sınırlı kaldığı bir dönem açısından Teosofi hareketine katılımı algılamak kolaylaşır. Ayrıca Besant, yoğun bir biçimde içinde yer aldığı sosyalist harekete ilişkin nihai düşüncelerini ve ondan vazgeçmesinin temel sebebini de şu sözlerle ifade eder;

“Toplumsal hastalıkların tedavisi için çok daha fazlasına ihtiyaç duyulduğu yönündeki duygu içimde git gide büyüyordu. Sosyalist sistem, ekonominin nasıl düzenleneceği konusunda yeterliydi ancak kardeşliğin, gerçek bir yoldaşlığın nasıl mümkün olacağı konusunda yeterince izahı yoktu. Gerçekten de çok şey yaptık ama işçi gruplarını hiçbir zaman bencil olmayan bir amaç etrafında örgütleyemedik. İnsanların almayı değil vermeyi istediği, fedakarlık ve adanmışlık talep eden bir bağlılık hareketi hiçbir zaman olmadı. Daha asil bir sosyal düzen için gereken malzememiz neredeydi? İnsandan mütevellit tapınağın inşası için gereken kesme taşlar nereye konmuştu? Arıyor, bulamıyor ve umutsuzluğa düşüyordum.”18

Nihayetinde Besant, 1893 yılında İngiltere’den ayrılarak Hindistan'da yaşamaya başladı. Ancak Besant’ın düşüncelerinin 1900’lü yılların başından 1933 yılındaki vefatına kadar nasıl bir yol izlediğine dair kendi vermiş olduğu dersler haricinde maalesef yeterli bir araştırma mevcut değil. Günümüz araştırmacılarına göre bu bilgi açığının en önemli sebebi biyografi yazarlarının düşüncelerden çok dışarıdaki faaliyet ve bağlantılara odaklanması. Besant’ın düşüncelerinin ne şekilde evrildiği konusunda hemfikir oluna husus ise onun Blavatsky’nin halefi olduğu ve Teosofi düşüncesine son halini verdiği. Zira Hindistan’a adım atar atmaz yaptığı ilk şeylerden biri Doğu bilgeliğine olan ilgisi sebebiyle kısa süre içerisinde Sanskrit dilini  öğrenmek oldu. 1893 yılından Hindistan’da Sihizm, Jainizm, Budizm ve Hinduizm üstüne ders vermeye başladığı 1901 yılına kadar  Hinduizm’in temel metinleri olan Vedalar ve Upanişadlar üstüne çalıştı ve Yoga felsefesinin düşünce sistemlerini Teosofi’nin sistemiyle harmanlayarak günümüze new age olarak ulaşan akımın temellerini oluşturdu. Hindistan’da bulunduğu sürece yalnızca Teosofi düşüncesini geliştirmekle kalmayıp aynı zamanda Hindistan’ın İngiliz sömürgesinden kurtulması için çalıştı ve özellikle kadınların eğitim almasına yönelik pek çok adımın atılmasını sağladı. 1898 yılında kurduğu Central Hindu School zaman içerisinde gelişerek Varanasi’deki Hindu Üniversitesi’nin çekirdeğini oluşturdu. 1917 yılında Hindistan Ulusal Kongresi'nin başkanı oldu ve vefat ettiği 1933 yılına kadar Jiddu Krishnamurti’nin de içinde olduğu pek çok düşünce liderini eğitti.

(Annie W. Besant’ın Akademim Yayıncılık tarafından yayımlanmış Yogaya Giriş isimli kitabında takdim metni olarak yer almıştır.)


1 Yoga Darşana, Patanjali’nin Yoga Sutraları ve Vyasa Maraharişi’nin Yorumu, Prof.Dr. Ganganatha Jha, Çev. Damla Dönmez, Satori Yayınevi, Sf.88, 2020.

2 Ondokuzuncu Yüzyılda Ezoterizm, Jean Pierre Laurant, Çev. Saadet Özen, Yapı Kredi Yayınları, Cogito, sayı:46, Sf.188, 2006

3 İngiliz Edebiyatı Tarihi, Mina Urgan, Sf. 947, Yapı Kredi Yayınları, Mart 2010

4 Poverty of Philosophy, Karl Marx, Sf. 12, Progress Publishers, Moscow 1955, Eng. Translation from the French by the Institute of Marxism-Leninism.

5 An Autobiography, Annie Besant, Sf. 36, T. Fisher Unwin, London 1893

6 An Autobiography, Annie Besant, Sf. 62, T. Fisher Unwin, London 1893

7 Paranoya ile Doğaüstü, Louis Kaplan, Çev. Saadet Özen, Yapı Kredi Yayınları, Cogito, sayı:46, Sf.324, 2006

8 An Autobiography, Annie Besant, Sf. 88-89, T. Fisher Unwin, London 1893

9 http://dusuncetarihi.kapadokya.edu.tr/kategori/burjuvazi-yuezyili.html

10 https://oll.libertyfund.org/page/george-bernard-shaw-1856-1950-and-the-fabian-society

11 Ondokuzuncu Yüzyılda Ezoterizm, Jean Pierre Laurant, Çev. Saadet Özen, Yapı Kredi Yayınları, Cogito, sayı:46, Sf.188, 2006

12 Ondokuzuncu Yüzyılda Ezoterizm, Jean Pierre Laurant, Çev. Saadet Özen, Yapı Kredi Yayınları, Cogito, sayı:46, Sf.201, 2006

13 Ondokuzuncu Yüzyılda Ezoterizm, Jean Pierre Laurant, Çev. Saadet Özen, Yapı Kredi Yayınları, Cogito, sayı:46, Sf.201, 2006

14 An Autobiography, Annie Besant, Sf. 350-351, T. Fisher Unwin, London 1893

15 “A Mere Instrument” Or ‘‘Proud As Lucıfer’’? Self-Presentatıons In The Occult Autobıographıes By Emma Hardinge Britten (1900) And Annie Besant (1893), Miriam Wallraven,  Women’s Writing Vol. 15, No. 3 December 2008, online –Taylor & Francis

16 Modern Dünyanın Krizi, Rene Guenon, Çev. Esra Temür, Kapı Yayınları, Sf.47, 2022

17 An Autobiography, Annie Besant, Sf. 352, T. Fisher Unwin, London 1893

18 An Autobiography, Annie Besant, Sf. 338, T. Fisher Unwin, London 1893

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Dünyanın en güzel kütüphanesiOggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Aysun Korkmaz

21 Ocak 2025

Tetris Oynamak İstemiyorum

Bizim evde en ağır küfür angut, geyik ya da kuş kafa gibi babamın kendince anlam yüklediği sözlerken, halamgiller ağzına ne gelirse koy verir. Eskiden misafirliğe geldiklerinde onları izlemek, renkli televizyonun evimize gelmesi gibi eğlenceliydi benim için. Farklı, heyecan..

Devamı..

Kesişen Yazgılar, Sürüp Giden Hayatlar

Erhan Sunar

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024