“Parlak gökkuşağı için yoğun bir yağmuru göze almalı.”
“Büyük cümle. Tam sana göre. Bu kez nerede okudun?”
“Aklıma geldi. Uydurdum. Bir şeyler yiyelim mi?”
Kendimi ve Zeynep’i büyük cümle kurmadığıma, aslında acıktığıma inandırmaya çalışıyorum.
“Ben de acıktım, dedi, Zeynep. Hem de kurt gibi.”
“Seni doyurmak zor. Hep açsın.”
Gökyüzü karanlık. Bulutlar içini dökmeye hazır.
“Bir an önce bitse. Kaldığımız yerden devam etsek.”
“Ederiz. Söyle bana ne yemek istersin? Sevdiğin o yere gidelim mi? Uzak değil. Yürüyebilir misin?”
“Yürürüm. Karnımız doyarsa, ruhumuz ve zihnimiz de kaygılanmaz.”
“Ayaklı özlü sözler rehberi.”
“Sevmiyorsun böyle konuşmamı Zeynep.”
“Olur mu hiç. Sen söyleyince tamam diyorum tam yerinde bir söz. Bizim bilge yine dile geldi. Nereden geliyor birden aklına bunlar bilmiyorum. Okurken altını mı çiziyorsun cümlelerin? Ağır bir şey yemeyelim istersen. Dokunmasın.”
“Yok niye dokunsun. Her şeyi yiyebilirim.”
Evet. Okurken cümlelerin altını çizerim. Sonra onları temize çekerim.
Âdetimdir.. Gerekince kullanmak için. Beklediğimiz yağmur indiriverdi. Üstümüzden şıpır şıpır sular süzülürken araba tekerleklerinin asfalttaki hüzünlü hışırtılarını dinliyoruz. Minik birikintilerin üzerinden atlayıp sıçradık. Karşımıza çıkan ilk mekânın kapısını araladık. Zeynep, iki porsiyon döner, bir ızgara köfte, yanına iki ayran ısmarladı. Benzer yemek serüvenlerimiz oldu. Her seferinde doyacağından emindi.
“Döner yemezsem yemek yemiş saymıyorum kendimi.”
“Hâlâ seninle nasıl arkadaşız hayret ediyorum.”
Ona takılmak hoşuma gidiyor. Nazımı çeken bir dostun yakınlarda olması işe yarar. Bunu asla dile getirmem. Alınmaz ama belli de olmaz.
Çantamdaki kâğıt mendillerle üstümü başımı siliyorum. Ayakkabıların içinde yüzen ayaklarımı da birbirine sürterek ısıtmaya çalışıyorum.
“Donuma kadar ıslandım. Kafam karmakarışık Zeynep.”
“Fazla düşünme.”
“Öyle diyorsun da. Düşünmeden. Aklımda işte.”
“Düşünme diyorum.”
“Ya gelmezse?”
“Gelir. Mutlaka gelir. İçin rahat olsun.”
“Gelmesini hem istiyorum, hem de istemiyorum.”
“Deli misin seninle hep ilgili. Biliyorsun. Gelir.”
“İlgilensin ama gelmesin,”
“Güzelsin niye endişeleniyorsun ki?”
“Konuyu çarpıtma. Sakın asıl güzellik içtedir deme bana.”
“Geleceği varsa göreceği de var. Güzelsin hep. İçin de dışın da. Onu söylüyorum. Ayrıca mutlaka gelecek. Adım gibi eminim. Buraya yazıyorum.”
“Gelmezse çok mutlu olacağım.”
“Seni yalancı seni,” diye takıldı Zeynep.
Tüm yüzünü kaplayan gülüşü, tatlı alaycılığı ile hep yanımda, hep yakın. Heplere takılı kalan o sevdiğim iyi niyetli hâli. Heplerin tekinsizliği yağmur sonrasının belirsizliği kadar rahatsız edici.
“Bu kez kolay durmayacak galiba. Baksana gök aklını kaçırdı. Biz aklımızı kaçırmayalım da.”
“Artık yağınca böyle oluyor. İklimler de çıldırdı. Tamamen durmadan dışarı çıkmayalım.”
Deli damlaların içeri girmek için umutsuzca debelenişlerini birlikte seyrediyoruz. Yemeğimiz geldi. Durgun halimize, kuytuluktaki ıssız sakinliğimize dönüyoruz. Yağmur camları dövdükçe dövüyor. Birlikte çok derin susabiliyoruz. Çatal bıçak sesleri kulağımı çiziyor.
“Hiç korkmuyorum.”
“Niye korkasın ki. Yolunda gidecek.”
“Nereden biliyorsun?”
“Biliyorum işte.”
“Orada olacaksın değil mi?”
“Olacağım tabi. Kuşkun olmasın. Kafeye bile inmeyeceğim. Kapının önünde bekleyeceğim seni.”
“Yok kafeye in tatlım. Yemekler muhteşem olur. Tatsız berbat bir kahve arkasından da. Ben saatlerce boylu boyunca kurbanlık koyun gibi uzanmışım. Doktorlar kafatasımı kesip parçalamadan önce saçlarımı kesmişler. Sen aşağıda dünyanın en kötü kahvesini yudumlarken, ben kim bilir kaç saat.”
“Kel prenses kendine geldiğinde kutlama yapacağız. Efsane olacaksın”, diye tamamladı cümlemi Zeynep.
Gülmekten gözlerimizden yaşlar geliyor.
“Uzun sürerse bekleme sakın.”
“Tabi ki bekleyeceğim. Kapıda gerekirse ağaç olurum. Hem saç kolay uzar. Bir süre rahat dolaşırsın. Yıkama, kurutma, şekil verme derdi olmadan.”
“Saç sefadan mı cefadan mı uzardı?”
“Bilmiyorum tatlım. Seninkiler hep gürdü. Merak etme hemen uzar”
“Zeynep, sen ara gelmesin. Ben söyleyemem de sen söylesen, gelmese.”
“Bırak gelsin. Gelmek istiyor madem.”
“Mesaj yaz, ne bileyim bir bahane bul. Zaten uzun yol. Kalkıp gelemez bence. Gelmez değil mi? Gelmesin daha iyi. Gerek yok. Gelmesin”
Göğün öfkesi biraz azaldı. Şemsiye açmadan durağa kadar yürüyebilsek. Damlalar içimi üşüttü. Nasıl bitirdiysem tabağımdakileri. Lokmalar sanki boğazımda dizili. Sonra bir bardak tavşan kanı çay. Kıpkırmızı masa örtüsünün üstünde minik bardaklar ve parmaklarımızın step dansı. Dilimde buruk bir lezzet bıraksa da çayı şekersiz içmeye çoktan alıştım.
Göz göze geliyoruz.
“Korkuyor musun?”
“Hayır. Korkmuyorum. Niye korkayım. Öte yandan.”
“Öte yandan?
“Heyecandan kalbim deli gibi çarpıyor. Ya gelirse diye. Bir de…”
“Bir de ne?”
“Yağmurun dinme olasılığından korkuyorum. Ya dinerse diye.”






