Bir garip yolcuyum hayat yolunda… İnecek var dedim, duymadılar. Varlığım sevindirmedi kimseyi, yokluğum fark edilmeyecekti. Alacaklıyım, para üstüm dönmedi.
Yolunu kaybetmiş perişanım ben… Perişan olmak görece bir kavram; kimi yokluk çeker perişandır, kimi sevdiğine kavuşamaz perişandır, evini su basmıştır, sınıfta kalmıştır, kaza yapmıştır… Benim perişanlığım bir garip, anlatmaya kalksam anlatamam, bir ben bilirim yaşadıklarımı. Başkasının nazarında ne denli perişan olduğum anlaşılmayacaktır belki kim bilir? Yolumu kaybettiğim ise gün gibi ortada.
Mecnun misali gurbet ellerde… Aklımı yitirdiğimi sandığım zamanlar oldu. İşte öyle zamanlarda nerede olduğumu kavrayamadığım, nereye ait olduğumu bilemediğim oldu. Aidiyet duygusu önemlidir, psikolog değilim, olmak da istemem, tüm gün dert dinleyip şişemem, az çok okumuşluğum varsa ki var, ait olma ve sevgi ihtiyacının ihtiyaçlar piramidinin üst basamaklarında yer aldığını biliyorum. Payıma düşen gurbet eller, en kötüsü de toprağa mı denize mi ait olduğunu bilememek! Çocukluğumdan kokular taşır bulutlar bazen, ne tarafa koşacağımı bilemem.
Ümitsiz sevgimin kurbanıyım ben… Fotoğrafa dikkatlice bakıyorum; yan yana duran tekli koltuklarda oturan anneannem, babaannem, biz hemen arkalarında ayakta duruyoruz. Saçımı boyamışım, kahve-kızıl arası bir renk, hafif boynumu eğip karşıda bir yere bakmışım, anneannem kolunu uzatmış, yüzü asabi, bir şeye itiraz ediyor sanki. Sen ne diyorsun hanım diyor mesela, çıkışıyor birine. Hatırlamıyorum şimdi, onu kızdıracak bir şey mi olmuştu, aslına bakılırsa kızacak çok şey vardı, ne de olsa güngörmüş kadındı. Bir küçük bohça ile kimi kandırıyorsunuz? Karşı taraf kalabalık, cümbür cemaat gelmişler. Fakat güzelim, çok güzelim. Türkan Şoray ile Müjde Ar arası bir güzellik. Gencim, yaş yirmi bir. Fotoğrafı incelemeye devam ediyorum, arkamızda devasa vitrin, duvarın tamamını kaplamış; oymalı, camlı bölmeleri, açıkta kalan yerleri, dantel örtüleriyle kol kanat geriyor bana, gitme diyor, yerin burası. Eşya bile anlamış ben anlamamışım. Oysa tozunu almaktan nefret ederdim, oymalı yerleri öyle uğraştırırdı ki üstün körü iş yapardım, annem fark ederse bir bakmışım toz bezi yine elimde. Fotoğrafa geri dönersem, babaannem hafif tebessüm etmiş, olayı kavrayamamış henüz, hasta ve yaşlı. Onunla birbirimizi tanıma fırsatımız olmadı.
Yalan dünya her şey bomboş… Israrla gelmişim dünyaya, fırlatılmışım hatta. İstenmediğin yere niye geliyorsun ki; annem bilezik bozdurmuş beni aldırmak için, doktor olmaz demiş, doğur rahmin temizlensin. Dokuz ayın nasıl geçtiği tahmin edilebilir. Gözyaşlarıyla hayata küstüğünü öyle belli etmiş ki babam ne yapsa güldürememiş yüzünü. Siyah beyaz bir fotoğraf; dört kişilik bir aile, ben babamın kucağındayım, tombul, sarışın bir bebek, ablam yeni yürümeye başlamış, annem elinden tutmuş, her zaman olduğu gibi ablamın üzerinde cicili bicili beyaz bir elbise. Annemin saçları uzun, sanırım tek uzun saçlı fotoğrafı, babam siyah çerçeveli gözlükleriyle hep yakışıklı.
Hancı sarhoş, yolcu sarhoş… Sultanahmet Meydanı’nda poz vermişiz ablamla. Üzerimde shetland kazak, kot pantolon, o yılların meşhur ayakkabısı tımberlantlerim. Ablam kot ceket ve pantolonu, adidaslarıyla spor. Öğrenci evimizden gezmek için birlikte çıktığımız ender zamanlardan. Alışveriş yapmışız, ablamın elinde poşetler. Fotoğraftan sonra onu gönderdik 38 T ile, tıp öğrencisi olmak kolay değil. Fotoğrafı çekenle ben İstiklal’in yolunu tuttuk, nasıl gittiğimizi hatırlamıyorum şimdi. Ne havalı mekânlar vardı, ne ki içkiye dayanıklı değil, bir bira ile idare eder, bense dayılarımdan torpilli! Ama öğrenciyiz, bütçe kısıtlı, çok da abartmamak gerek, şarap evde içilir.
Bir gün gibi sanki geçti seneler… Babamın kucağındayız, ablam emziğimi kapmış, ben şaşkın bakıyorum, ağladım mı bilmiyorum. Sonra bir bakıyorum adadan çok uzakta bu kez sahil kasabasındaki evin balkonunda annem, kızım ve ben. Annemle kızım oturmuş, kızım gülümsüyor, annem dalgın –ne olacak bu kızın durumu diyor belki içinden – ben ayaktayım, kollarım belimde. Yüzümde güller açmış neredeyse. Kâkülüm varmış o zamanlar, yakışmış, üzerimdeki mor bluzu severdim, ne oldu ona, neden saklamadım? Boynumda ince bir zincir, kolye takamam aslında, rahatsız eder, saçımı çeker. Kolumda da bileklik, biten evliliğin ganimetleri.
Ümidim kaybolmuş, perişanım ben… Hayat yolundaki bahtsızlığım doğumumu saymazsak, saymayalım bence, ada bir çocuğun güzel hatıralarıyla andığı muhteşem bir yerdi. Ne diyordum bahtsızlığım yoluma çıkıverdi. Kendimi gerçekleştirmekten epey uzaktım o dönem –sadece vardım– bu fotoğrafta açıkca belli ediyor kendini. Okuldan çıkıyorsun, Kapalıçarşı’dan geçip Cağaloğlu’na gidiyorsun, bir yayınevinde yarı zamanlı çalışıyorsun çünkü. Kuyumcuların vitrinlerinde alyanslar ışıldıyor, bir tanesi parmağında olsun istiyorsun. Oradan her geçişinde iç geçiriyorsun, etrafta bir sürü ilgi çekici nesne varken alyans çekiyor canın. Lisedeyken diğer kızlarla gelinlik hayali kurmamıştın, evlilik aklının ucundan geçmezdi, nedir şimdi bu? Sonuçta iki ince halka aldınız, evdekilere restini çektin, vermezseniz yine de takarım yüzüğü. Yine vitrinin önünde ayaktayız, bu defa yanımızda babalarımız var, oturanlar ise annelerimiz. Muzaffer bir edayla bakıyor objektife kayınvaliden, annen üzgün, mahcup. Nasıl olur diyor, nereden çıktı evlilik, ablası dururken hem de? Arka dörtlü uyumsuz, herkes başka bir yöne bakmış, hatta savrulmuş. Babasının yüzü ifadesiz, gözleri hiçbir şey söylemiyor. Sevecen babam hayal kırıklığını gizlemeye çalışmış, gülümsemesi dudağının kenarında donmuş. Sen aile ile ilk karşılaşmadan tedirgin oldun, bana neden anne demiyorsun, diye sordu kadın. İçimden gelmedi diyemezdin, annen zamanla alışır dedi. Orta sehpadaki mor menekşe olmak istedin.
Alınyazımmış hayat yolunda… Zayıf, kambur ve genç bir adamdı hayat. Dokunmak istiyorsun görünüşünden ötürü çekiniyorsun. Doyasıya yaşayamamakla kalmadın, omuz silkip arkanı da dönemedin. Hep öyle arada… Son dönem fotoğraflarda bakışlarıma hüzün çöreklenmiş. Mesela şu, balkonda oturmuşum, yüzümde hafif bir makyaj var, gözaltı kırışıklıklarım kapanmamış, gülümsemeye çalışmışım, gözler buğulu, göğüs dekoltem sarkmış göğüslerimi ele veriyor. Kırmızı ojeli tırnaklarım bombeli parmaklarımı güzelleştirmeye yetmemiş.
Ümitsiz sevgimin kurbanıyım ben… Her zaman mutsuzluğa kapıyı açıp içeriye buyur eden ben miyim, peşimi bırakmayan şey mi? İstemeden, istenmeden bu dünyaya fırlatıldın fakat o kadar da ümitsiz değildin. Bulanık suyu arındırabilirdin. Bak şu fotoğrafa; sıkıcı bir iş günü, erkenden uyanmışız, mutfaktaki iki kişilik masada peynir, zeytin, şokelladan oluşan kahvaltımızı yapıyoruz. Çaylar su bardağında. Gözlerimiz köprü kurmuş, ondan bana benden ona akan yumuşacık, sıcacık şeyler kıvamlanmış, neredeyse elle tutulacak olmuş. Kesinlikle tripodtaki makineye oynamamışız, öyle doğal, öyle gerçeğiz. İkinci şansındı senin. Yine beceremedin. Uzun sürmedi. Tükettik. Denizden çok uzaktın, kuruduğunu söyledin. Acı çekmeye meyillisin, her şeyi alt üst etmeyi yine başardın.
Kurban rolü benim içindi, bağırdım beni niye sevmediniz? Uydurma, yeter kendini kandırdığın. Senin ruhun perişan! Boyunuzu geçmiş sarı, kırmızı, mor yıldız çiçeklerinin arasında anne ve babanla fotoğrafın. Ablan çok uzaklara gidince annen ne dedi sana, iyi ki seni doğurmuşum, sen olmasaydın ne yapardık biz? Şimdi onlara de ki, mutlu olmak istedim o yüzden acı çektim. Sorun sizde değil, bende.
Baban Emel Sayın’ı sever, birlikte söyleyin o vakit: Yalan dünya, her şey bomboş, hancı sarhoş…






