Yaldızlı Çerçeve
20 Ağustos 2019 Öykü

Yaldızlı Çerçeve


Twitter'da Paylaş
0

Oyun oynayalım mı, diye sordum. Olur anlamında başını salladı. Ne oynayacağımızı bilmediğimi ekledim. Sessizlik oldu. Sol elini ağzına götürdü, meme yerine başparmağını emdi. Sütten kesildiğinden bihaber diye düşündüm. Öyle olmasaydı acıyla bakardı ama sadece kederle bakıyordu.

O zaman tanışalım, dedi, hem belki bu arada ne oynayacağımıza karar veririz. 

Kim olduğumu bilmediğimi söyledim. Bunu öyle bir söyledim ki kim olduğumu bilmekten çok kim olduğumu unutmak istediğimi anlasın istedim. Anlasın ki soru sormasın. Neyi nasıl anladığını bilmiyorum. O zaman bilmek isteyip istemediğimi de pek hatırlamıyorum. Ona kim olduğumu şimdilik az da olsa bildiğimi, ilerleyen saatlerde zihnimin daha da aydınlanacağını, gece saat on ikiyi vurduğundaysa her şeyi başından sonuna kadar hatırlayacağımı söyleyemezdim. Bunu kimseye söyleyemedim, söyleyemem de. Tabii sabah aynanın karşına geçip kendimi izlediğimde her şeyin sileceğini de söylemedim. Bu, benim sırrım, kimseye söyleyemezdim. Anlayamazlardı. Gerçi ben de bazı karanlık noktaları aydınlatmakta başarısızım. Bütün bunları neden yaşandığımı, neden dünyanın döngüsüne bağlı bir hafızamın olduğunu bilmiyorum. Bunun ne zamana kadar süreceğini de. Bazen aynaya bakmayı kesmek istiyorum ama zihnim her şeyi o kadar ayrıntılı hatırlıyor ki hatırladıklarımın altından kalkmanın başka bir yolunu bilmiyorum. Direnmeye çalıştım, aynaya bakmamaya, hafızamın yükünü bütün ağırlığıyla taşımaya. Ama en sonunda sürüngen bir hayvanın ağzını musluğa dayaması gibi gidip aynada yüzüme baktım. Böyle böyle bu güne geldim. Bundan sonra da en azından bu şekilde gitmesi benim için daha iyi olacak diyordum içimde. Ama böyle olmayacaktı. Nereden bilebilirdim ki.

Zaten mesele de bu değil mi, dedi çok sonra, kim olduğumuzu bilmeye çabalamak. Her şeyi bu kadar geç mi anlıyordu yoksa vereceği cevabı tartarken mi oyalanıyordu bilmiyorum. Oralı olmadım. Duymamış gibi yaptım. Ağaçlara baktım, kuşların sesine kulak kesildim. Yanı başımızda duran atık demirlerle yapılmış kemanlı adamın heykeline baktım. Benim için bir şeyler çalmak için sabırsızlandığını anladım ama yanımda biri varken bunu yapmayacağını da biliyordum.

Bir sigara sarsana, dedi. Siste yolunu kaybeden kuzular meledi, duydum. Kullanmadığımı söyledim. Kullanıyor muydum yoksa. Ama okuduğum kitapların arasında sigara külü olurdu. Uzun ve karanlık bir yolda yürürken her adımıyla önü aydınlanan bir film kahramanı gibi hissettim. Her şey yavaş yavaş aydınlanıyor.

 Bana sigara vermiyor artık, dedi. Eskiden veriyordu ama artık beni sevmiyor, bana hiçbir şey vermiyor, başkasını seviyor,  kötü davranıyor bana.  Parmağıyla birini gösterdi. Gösterdiği yere değil de parmağına baktım. Bir kurbanın kan kokusu doldu bahçeye.

Bu kedere içilir, dedim. Çıkarıp bir tane sardım. Çok ince bu, diye itiraz edince onu bırakıp daha kalın bir sigara sardım. Yaktık. Uzanıp göğe baktık. Saçlarımı okşasana, dedi. Oralı olmadım.

Yıldızlar neden yok, diye sordum saçlarına bakarken. Kaç yerinden bağlanmış böyle. Yılan gibi. Siyah. Korku bastı. Nasıl yapıyorsun böyle, dedim.

Yapmıyorum, hep böyle, doğuştan.

Gözlerini kısıp göğe baktı. Yıldızları görüyor musun, ben göremiyorum, dedi. Birbirimiz dinlemediğimiz düşündüm. Ben az önce aynı şeyi sormuştum. Üzülmesin diye söylemedim.

Sağ elini kaldırdı. Elimi takip et, dedi. Adımı yazdığım camın buğusunu siler gibi göğün aydınlığını sildi.  Bahçeye karanlık doldu önce, sonra yıldızlar. Öyle bir sevindim ki içimden masmavi suların aktığını hissettim. Nasıl yaptın, dedim, diğer elinden sigarayı alırken. Benim rüyam bu, her şey yapabilirim. Kahkaha attı. Palmiyenin yaprakları ürktü, uykusundan uyandı.

 Ağaçlar rahatsız oluyor. Başka yere gidelim, dedi sonra. Sorgulamadım, başımla onayladım.

Gözlerini kapat, dedi, kapattım. Başını yere koy, dedi, koydum. Şimdi gözlerini açabilirsin, dedi, açtım, apaydınlıktı her yer. Ne diyeceğim bilemedim. Elim onun az önceki hareketini taklit edercesine ağzıma doğru gitti. Şaşkınlık ve mutlulukla. Sonra hemen kalkıp dolandım. Sanki ayağım yerlere değerse buna inanacakmışım gibi geldi. Yüksek bir dağın tepesine kurulmuş bir tiyatro sahnesindeydik. Harika burası, dedim. Gidip yanaklarından öpüp kalbinin sıcaklığından pay almak istedim. Yapamadım. Sahnenin her tarafını dolaştım. Oturma yerlerine, merdivenlere baktım. Oraya çıkıp onu ve denizi izledim bir süre. Uzandığı yere geri döndüm. Masmavi suları izledim. Gemiler gelip gemiler geçti. Kimi durup demir attı kimi sadece kürek çek diye bağıran insanların seslerini geride bırakıp geçti. Bir iki gemi birbirine girdi, birkaçı yandı. Bağırış çağırış seslerini duydum. Bir iki gemi kıyıya yakın demir attı. İnsanlar indi. Askerle bunlar, dedim ona dönüp. Bağırıp duruyorlardı. Belki de marş söylüyorlardı ya da şarkılar. Bir an sanki gözlerimin içine çok yakından bakıyorlarmış gibi hissettim. Kalbim küt küt attı. Bir yer sallanıyor sandım. Korkuyla, buraya gelecekler, diye bağırdım. Sakin ol, gözlerini ellerinle kapatıp aç, dedi, yaptım. Askerle gemilerine doğru gerisin geri yürüdü.  Onları izledim. Suya bata çıka gemilerine yetişmeye çalışıyorlardı. Daha doğrusu dalgalar tarafından denizin başka bir ucuna sürükleniyorlarmış gibi. Geminin hareket ettiğini gördüm.   O, uzandığı yerden beni izliyordu. Hiç kalkmadı yerinden. Sonra ayakkabılarımı çıkarıp bir de öyle yürüdüm. Kim bilir hangi oyunlar oynanmıştır burada diye söylendim. Antigone’yi oynama arzusuyla dolup taştım. Oynamak istediğimi söyledim. Gözleriyle güldü. Bunun bir onay olduğunu anladım.

 Gözlerimi kapattım. Bütün oyunu zihnimde canlandırdım, oyun bitene kadar da açmadım. Sonra içime bir hançer saplandı. Çöktüm olduğum yere. Gidelim, dedim, yalvarırcasına. Saat ilerliyor, gece yaklaşıyordu. Gece yaklaştıkça kendi içimde boğulma hissini daha derin hissediyorum. Gecenin ilerleyen saatlerinde hareket edemez oluyorum. Yanıma geldi. Sarılır gibi sol kolumun altına girdi. Kurbanlık bir koyunla ilk kez böyle yüz yüze geliyorum, dedim içimden. Öyle bir süre bekledik. Sonra kimi gömmeye çalıştığımı sordu. Gömecek kimsem olmadı hiç, dedim. Bense bütün hayatımı beni gömecek birini aramakla geçirdim, dedi.

Gözlerimi gözlerinden indirirken boğazını ikiye bölen çizgiyi gördüm. Kan kokusu midemi bulandırır. Kalkıp hızlı bir şekilde arka tarafa geçtim, denize karşı kustum. Böğürmem dışında bir ses yoktu, yanıma gelmemişti. Ama olduğu yerden başını çevirerek bana baktığını, bana acıdığını da anlayamayacak kadar hayattan kopmuş değildim. Her şeyi kustuğuma emin olduktan sonra kalkıp yanına döndüm. Ayağa kalktı. Merdivenlerden yukarı çıktık. Karınca adımlarıyla bir sarnıcın başına yürüdük. Merdivenlerinden inip yüzümü yıkadım. Yukarı çıkınca gidelim mi diye sordum. Serin bir yel zeytin dallarından seke seke yüzüme vurdu. Bir şey demeden geldiğimiz yere uzandık. Sol elimi tuttu.

Gözlerini kapat, dedi, kapattım. Bekledim, bekledim, bekledim. Dönüş uzun sürecek, diye düşündüm. Gözlerini aç, demesinden umudun kesince açabilir miyim, diye seslendim. Cevap alamadım. Daha yüksek sesle bir kez daha sordum. Gözlerimi açmadan elimi avucundan kurtarmaya çalıştım. İki koca kayanın arasına sıkışmış gibi hissettim, korkuyla gözlerimi açtım, yüzüne baktım. Göz kapakları açıktı ama gözlerinin yerinde kurbanın kanıyla dolmuş iki çukur gördüm. Ayağa kalkıp nefesim yettiğince bağırmaya çalıştım. Ağlaya ağlaya bağırdım, bağıra bağıra ağladım. Sesime bulutlar karıştı, içimde antik bir şehir baştan sona yandı. Bir sunakta uzanan bir bebek kadar masumdu.

Yaldızlı çerçevedeki fotoğrafa gülümseyen bir yüz belirdi sonra zihnimde. Haykırarak ona doğru atıldım.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR