Nasıl son bulacak bu düzen? Nasıl bulsun ki? Bir sorunu düzeltmek için, bir hatadan dönmek için önce onun varlığını kabul etmek gerekir. Bizler hatalarımızı düzeltemeyiz. Neden biliyor musunuz? Çünkü hatamız yok. Bunları hata olarak görmüyoruz.
Bora Ercan bir yazısında, “Yaşamla yeşil aynı kökten gelen iki sözcük, yeşil varsa yaşam vardır ve bunun tersi de geçerlidir,” diyor. Dediklerine katılıyorum. Son günlerde ne zaman haber kanallarını açsam bir orman yangını haberiyle sarsılır oldum. Yanan hektar hektar alanların, söndürme çalışmalarının peşi sıra gelen, ama olsun falanca köydeki falanca villaya sıçramadan durdurduk haberleri ekranda döndü durdu. Bu kadar basit mi gerçekten? Yangındır çıkar ve söndürülür mü? Öylece biter geçer mi? Bir sorumlu çıkıp “Bizim de canımız çok yandı, ama olmuşla ölmüşe çare yok artık napalım yenisini dikeriz canım,” der mi? Bunların hepsi bu topraklarda olur, ama bu işin bilançosu da çok ağır olur. Bu gönülsüz tedbirlerin sonucunun yüzlerce can olduğunu belirtmek isterim. Yoksa ağır olacak. O yanan ormanlarda yüzlerce hayvanın korku içerisinde kaçıştığını, çaresizlikten kıvrandığını ve birçoğunun yanarak can verdiğini unutmamanızı isterim. Belli ki kimse pek hatırlamak istemiyor. Herkes her zaman elinden geleni yapıyor. Filo ekiplerimiz hep devrede. Yangın eninde sonunda kontrol altına da alınır. Bu hikâye böyle biter. Neden biliyor musunuz? Çünkü bitmeli ki yeni yangınlara yer açalım gündemimizde. Peki, kim bu yangınların sorumlusu? Yüzlerce yıldır sanayileşmeydi, kentleşmeydi, endüstrileşmeydi, oydu buydu diye diye doğayı sömüren, doğal kaynakları tüketen, canlılara en temel hakları olan yaşam haklarını çok gören, elinde sigara belinde silahla avcılık sporu (!) yapmaya giden, adını sanını duymadığımız kimyasal tarım ilaçlarıyla sofralarımızı güzel görünümlü zehirlere mahkûm eden, varsa yoksa para peşinde cirit atıp ağacın yeşilini doların yeşiline tercih edenlerdir. Kimmiş yani? Kim değilmiş ki.

Nasıl son bulacak bu düzen? Nasıl bulsun ki? Bir sorunu düzeltmek için, bir hatadan dönmek için önce onun varlığını kabul etmek gerekir. Bizler hatalarımızı düzeltemeyiz. Neden biliyor musunuz? Çünkü hatamız yok. Bunları hata olarak görmüyoruz. Bunlar olmalı, bunlarsız hayat olmaz canım. Neysiz hayat olup olmayacağını çok yakında göreceğiz. Aslında hep görüyoruz da, işte biz görüyoruz sadece. Üç beş kişi. Diğerleri meşguldür, işleri vardır. Dünyayı yönetiyorlardır. Öyle işte. Rahatsız etmeyelim hiç. Fazla ses de çıkarmayalım. Çünkü bazıları da uyuyor. Uyandırdığında üstüne beş dakika değil beş yıl ekleyebiliyorlar sonra. Beş yıl daha, bir bakalım. Ne var, ne yok? Aceleye mahal yok, şeytan meytan karışır sonra. Bir sor bakalım var mı senden başka şeytan?
Küresel iklim değişikliği kapıda. Yavaş yavaş mevsimlerin kaydığını, değiştiğini, garipleştiğini hissediyoruz. Seller, hortumlar, doğal afetler bir bir çalıyor kapımızı. Biz açmıyoruz da kapıyı. Birilerinin kapısı dayanmıyor, açılıyor. Yazık diyoruz vah vah. Kader kısmet. Hani kimileriniz yerli yersiz başımıza taş yağacak diyorsunuz ya. Yağıyor işte. Onda da bakıyorum koşa koşa arabalara gidiyorsunuz kilim milim örtmeye. E siz de haklısınız, mala geleceğine cana gelsin devri artık. Araba gibi şeyler hep canımızdan değerli, sahibindende biraz gezenler anlar beni. Uçmuş gitmiş fiyatlar. Hangimiz o kadar ediyoruz bilmem artık? Yıllarımızı tüketmeden en dandiğini bile alamaz hale geldik. Gerçi bence asıl çile alınca başlıyor. Kaskosuydu, sigortasıydı, vergisiydi, bakımıydı. Ölme eşeğim ölme. Tabii, bunlar arabayı alıp hiç kullanmadığınızda yapmanız gereken ödemeler yalnızca. Arabanın bonusu gibi. Benim paramı ödedin, bunu da öde, bunu da öde, banane. Benzin menzin hiç girmiyorum oralara. Hem yeter bu kadar iç karatma, insanız ya sonuçta!






