Yara
28 Aralık 2018 Öykü

Yara


Twitter'da Paylaş
0

Evden çıktık, nehir boyunca yürüyoruz. Annemle birlikte her salı pazara gitmek için kullandığımız yolda şimdi sadece ikimiziz. Etraftaki her şeyi sanki ilk kez görüyor. Açan her çiçeği kokluyor, yoldan geçen hayvanlarla konuşuyor, arada bir yüzünü güneşe çevirip derin derin nefes alıp veriyor, eriyen kar sularından iyice yükselmiş nehirle bir çocuk gibi coşuyor. Annesini yeni kaybetmiş birinden çok ölümcül bir hastalıktan kurtulmayı başarmış birine benziyor. Yüzü güneşe dönük, “Sence beyaz bir kelebek görür müyüz bugün,” diye soruyor. Yola çıktığımızdan beri ilk kez konuşuyor benimle, şaşırıyorum. “Bilmem ki, belki. Neden?” Bir kitapta okumuş, başkahramanlardan biri bahar geldiğinde gördüğü ilk kelebek beyaz olursa o yazın çok güzel geçeceğine inanıyormuş. Eğilip önündeki papatyaları kokluyor. Papatya kokmaz ki. Oysa yüzünde dünyanın en güzel kokusunu almış gibi bir ifade. Tanıdık geliyor, irkiliyorum. Yaşlandıkça daha da çok ona benziyor. Hayret, neredeyse otuz yıl olacak ama hâlâ çok net aklımda. Onu son gördüğümde ne demişti bana? “Ne olursa olsun hayallerinin peşinden git.” Bana bir sır verdi sanmıştım o çocuk aklımla. Ardından günlerce, gecelerce peşinden gittiği hayallerin neler olabileceğine, büyüklüklerine dair tahminler yürütmüş, babamın sırdaşı olmaktan gurur bile duymuştum. Ne safmışım. O büyük hayallerin karşı komşumuzun genç kızı olduğunu öğrenmem çok uzun sürmemişti ne de olsa. Çok küçüktüm. İnsanlara güvenmeyi bırakmıştım, hayal kurmayı da.

“Peki ya başka renkte görürsek,” diyorum. O çoktan konuyu unutmuş, şaşırıyor. “Kelebek,” diyorum, “ya başka renkte görürsek ne oluyormuş?” Yüzü asılıyor, acıyarak bakıyor suratıma. “Senin sorunun ne biliyor musun.” Bir soru değil bu, cevap beklemiyor. “Fazla düşünmek, düşünmekten yaşamaya fırsatın kalmıyor senin, tıpkı...” Son söylediği duyulmuyor, sustu, tıpkı ne? “Tıpkı annem gibi” mi diyecekti? Niye sustu? Bir konuşsa. Döndü, gidiyor. “Tıpkı annem gibi mi,” diye sesleniyorum arkasından. Öldüğünden beri tek kelime etmedi hakkında. Neden?

Önünde duran taşa takılıp sendeliyor, neredeyse düşecek ama durmuyor. Peşinden koşup kolunu yakalıyorum. İstemeden biraz sarstım galiba. Ya da istedim mi? O da şaşkın. Yüzünde yanaklarına tutunmaya çalışan zorlama bir gülümseme. “Tıpkı annem gibi mi,” diye soruyorum tekrar. “Lütfen,” diyor kolunu elimden sıyırırken, “artık önemi yok, gerçekten.” Sesinde sözlerinin ardına saklamaya çalıştığı bir öfke. Bana mı, anneme mi? Hem neden artık önemi yok? Annem öldüğü için mi? İyi de ben yaşıyorum hâlâ. Ne demek istiyor bu aptal kız? Babasının kızı. Ne kadar zorlarsak zorlayalım hayal kurmaktan bir türlü vazgeçiremediğimiz evin şımarık küçük kızı. Oysa buz gibi gerçekti işte hayatımız. Üç kadındık. Yalnızdık. Bir erkek tarafından terk edilmiştik, bir başkası tarafından da terk edilmeye hiç niyetimiz yoktu, kapatmıştık tüm kapıları. Ama o bilmiyor, nereden bilecek ki? Daha yeni doğmuştu. Sanki babam gitmek için onun doğmasını beklemişti. Kim bilir belki kız değil de erkek olsaydı...

Bir süre hiç konuşmadan o önde ben arkada yürüyoruz. Etraftaki evler çoktan bitmiş. Eliyle ormanın içindeki bir evi işaret ediyor bana. “Gidip içecek bir şeyler isteyelim,” diyor. Ben de o söyleyince fark ediyorum, ağzım kupkuru olmuş. Olur anlamında başımı sallıyorum. 

Kapıyı çalıyoruz. Açan yok. “Kimse yok galiba, hadi gidelim,” diyorum. Dinlemiyor beni, cama yaklaşıp içeriyi görmeye çalışıyor. Vazgeçmeyi ne zaman öğrenecek bu kız? Dönüp bana bakıyor, iri gözleri daha da irileşmiş, eliyle yanına gelmemi işaret ediyor. “Ne var, ne oldu,” diye söylenerek yanına gidiyorum. Camdan bakınca hak veriyorum şaşkınlığına. 

İçerisi bir panayır yeri âdeta: her yere saçılmış yiyecek içecek artıkları, etrafa dağılmış gazete parçaları, karmakarışık bir kitaplık, tezgâhın üstünde yığınla kirli bulaşık, evin ortasında asılı duran yıkanıp yıkanmadıkları bile belli olmayan birkaç parça çamaşır, çaresizce yere uzanmış bir elektrik süpürgesi ve daha bir dolu ıvır zıvır. Tüm bunlar yetmezmiş gibi, bir tek en küçükleri bir tuvalet kâğıdı rulosunun peşinde oradan oraya yuvarlanan ve muhtemelen diğerlerinin neden sakince oturduklarını anlayamayan, bir aile olamayacak kadar birbirinden farklı renk ve cinste bir sürü kedi. Yerlerin, duvarların pisliği, eşyaların tozu kiri... “Aman tanrım,” diyorum, “burada bir insan yaşıyor olamaz.” Camın kenarında oturan gri kedi beni duymuşçasına miyavlıyor. Miyavlamasıyla tam arkasındaki kapı hareketleniyor. İçeri bir adam giriyor. Kendimizi hızla yere atıp pervazın altına saklanıyoruz. Bir süre hiç kıpırdamadan şaşkınca birbirimize bakıyoruz. “Gidelim,” diye fısıldıyorum. Eliyle susmamı işaret ediyor, başını yavaşça kaldırıp içeri bakıyor. Sersem kız, şimdi yakalatacak bizi. Tam kolundan tutup aşağıya çekecekken, o beni yanına çekiyor. 

Adam arkası bize dönük, tezgâhın üstündeki bir şeylerle uğraşıyor. Uzun boylu, iriyarı, hafif kambur. Evde bere takmış, kel galiba. İri kafasının yanından ince bir duman kıvrılıyor, ara ara kafası dumanların içinde kaybolur gibi oluyor, sigara içiyor olmalı ama elleri bir kez bile ağzına gitmiyor. “Tıpkı babam gibi,” diyorum boş bulunup yüksek sesle. Ondan bahsetmeme alışkın değil, şaşırıyor. “O da böyle içerdi sigarasını,” diye tamamlıyorum istemeden ağzımdan çıkanları, “yere dökülen küller yüzünden sürekli kavga ederlerdi annemle.” Uzayan külü merak ediyor, gözlerimle yeri tarıyorum. Adamın ayakları öyle büyük ki hiçbir şey göremiyorum. Tek görebildiğim yerlerin pisliği. Bu pisliğin içinde küle takılmam ne tuhaf. 

Evimizin parlak parkeleri geliyor aklıma. Annemle birlikte ellerimiz kanayana kadar ovduğumuz parkeler. Temizlikten çok babamın ayak izlerini silmeye çalışıyorduk galiba. Sanki ayak izlerini silebilsek hayatımızdan da silip atabilecektik onu. Oysa annem öldüğünde elleri hâlâ yara içindeydi. Cansız ellerini son kez tutarken kendi yaralarımı onunkilerle birleştirmiştim. Hangimizinki daha derin diye merak etmiştim sanırım.

Adam tezgâhtaki işini bitirmiş, ocağın başında şimdi. Kafasının yanında hâlâ ince bir duman, küller kesin yere dökülüyor. Hayal de kuruyor mudur acaba? Birden, “Abla,” diye bir ses geliyor kulağımın dibinden, şaşırıyorum. Bana uzun zamandır ilk kez böyle sesleniyor. Gözleri içerdeki adamda, “Abla,” diyor tekrar ısrarla, “sence babam yaşıyor mudur?” Ellerine bakıyorum, küçük, pürüzsüz ellerine. Hangimizin yaraları daha derin, karar veremiyorum. 

Resim: Marius van Dokkum


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR