Bir zamanlar uzak ülkelerin birinde bedeninin yarısı olmayan bir adam yaşardı, adı önemli değil. Adamın bedeninin yalnızca sağ yarısı mevcuttu. Tek ayak üzerinde zıplayarak yürür, dünyamızı tek gözle seyreder, sağ burun deliğiyle nefes alırdı. Başlangıçta engelinden ötürü çok acı çekse, kompleksler içinde kıvransa da zamanla durumunu benimsemiş, hatta kendini neredeyse ayrıcalıklı, talihli bir insan olarak görmeye başlamıştı. İşin garibi yalnız kendi değil, dostlarıyla yakınları da bu sıra dışı adamın korkunç yazgısını bir süre sonra tevekkülle kabullenmiş, onu Tanrı’nın garip bir hikmeti olarak algılamaya karar vermişti.
Yarım adam artık otuz yaşına gelmişti. Hayatından hoşnut sayılırdı. Çalışmasına gerek yoktu. Zaten böyle bir adamı işe almak isteyecek işveren de kolay kolay bulunamazdı. Tek elle icra edilebilecek mesleklerin sayısı düşünüldüğünden de azdır. Yarım adamın öğrenim hayatı kolaylıkla tahmin edilebilecek nedenlerle uzun sürmediğinden kafa işi yapması, entelektüel çabayla yaşamını kazanması da olası değildi. Gerçi kendi, son derece zeki, hatta deha derecesinde akıllı bir adam olduğunu düşünürdü; ancak bu yargısına az da olsa hak veren neredeyse hiç kimse yoktu etrafında.
Yarım adam okumayı severdi. Ne okuduğu şimdi önemli değil. Sözcüklerin art arda ustalıkla dizilişi büyüler, hipnotize ederdi onu. Günde ortalama sekiz saat okurdu. Babasından aldığı harçlıkların çoğunu kitaplarla dergilere yatırırdı. Belli bir tür tercihi yoktu. Arka kapak yazısını, ilk paragrafını ilgi çekici bulduğu her yapıtı ya da rezilliği, yayın hayatına ürkeklikle, sıkılganlıkla, kimi kez de yüzsüzlükle başlamış her yazın dergisini rafından hırsla alıp süratle kasaya yönelir, parasını genellikle kredi kartlarıyla ödedikten sonra derhal evine dönüp sonsuz bir heyecan, alaka ile okumaya başlardı. Dünyada onun kadar çok kitap alan, okuyan belki de başka tek bir kişi bile yoktu. Yarım adam, kitaplar da olmasa bu dünyadaki varlığına bir anlam veremeyeceğini kederle düşünürdü daima.
Yarım adam da severdi, âşık olurdu; kimi kadınları beğenir ama onlara bizler kadar kolay açılamazdı. Yarım bir adam olduğunu şak diye yüzüne vurmalarından, dahası onu reddedilmeye dahi değer bulmamalarından ölesiye korkardı. Yine de birkaç yarım yamalak, anlamsız, bir sonuca varamamış gönül ilişkisi olmamış değildi. Bunların en uzun ömürlüsü yaklaşık üç ay sürmüş, neticede her iki yan da birbirlerinden ve beraberliklerinden pek de hazzetmediklerini kesin olarak kavrayınca acısız bir ayrılık kaçınılmaz olmuştu. İlişki böylelikle noktalanınca, yarım adamla tam kadın rahatlamış, kendilerine yeniden eskisi gibi özgür, alttan alta da biraz üzgün hissetmeye başlamışlardı. Ne var ki bu üzgünlük, birlikte oldukları dönemdeki melankolileri, durgunluklarıyla kıyaslandığında daha ferah, kolay katlanılabilir bir ruh hâliydi sanki.
Yarım adamı biraz yakından tanıyan herkes severdi onu. Kimseye bir kötülüğü dokunmaz, herkese karşı sevgiyle, anlayışla yaklaşır, en alçak insanlara bile o derece sevecen davranırdı ki, o kişi yarım adama karşı âdice herhangi bir davranışta bulunmaya cesaret edemez, bunu aklının ucundan bile geçiremez, adeta süt dökmüş kediye dönerdi onun karşısında. Yarım adam bunu iyi bildiğinden hiç kimseyi hor görmez, kınamaz, yargılamazdı. Ona kalırsa kötü, çirkef insanlar, onlara karşı yeterince duyarlı, anlayışlı davranılmadığı için zamanla birer iblis müsveddesine dönüşmüştü kaçınılmaz biçimde; ama sıcak bir yaklaşımla sarılıp sarmalandıklarında Noel Baba ya da yavru bir köpek kadar sempatik, zararsız olmamaları için hiçbir inandırıcı sebep yoktu ortada.
Ne yazık ki günün birinde artık kitaplardan, dergilerden, gazetelerden, şiirlerden hiç mi hiç zevk almamaya başladı yarım adam. İşte o zaman hayatında belki de ilk kez gerçekten paniğe kapıldı, yüreği sıkıştı. Uzun zaman ne yapacağına karar veremedi. Bu en büyük zevki artık ona anlamsız, işlevsiz görünmeye başlayınca zaman da âdeta durmuş, hatta bir noktadan sonra sanki geriye doğru işlemeye başlamıştı. Önce bunun geçici bir bıkkınlık olduğunu düşündü. Yeterince sabreder, dişini sıkarsa eskisi gibi bibliyoman, bibliyofil bir yarım insan olması, herkes gibi yuvarlanıp gitmesi gayet olanaklı göründü ona. Ne var ki aradan on beş gün gibi nispeten uzun sayılabilecek bir süre geçmesine karşın, kâğıda yazılı sözcüklere karşı âniden ortaya çıkan ilgisizliği katlanarak devam etti, hatta bu sürenin ortalarına doğru çılgınca, sınırsız bir nefrete dönüşmeye başladı. Binlerce kitabını, marketten aldığı büyük karton kutulara doldurup en yakın çöp toplama noktasına bıraktı bir saniye bile duraksamadan. Yarım bir adam olduğunu unutmadıysanız, bunun onun için ne derece zorlu bir mesai olduğunu da tahmin edebilirsiniz kolaylıkla.
Yarım adamın kıyafetleri de kendi gibi yarımdı doğallıkla. Belki yalnızca çorabıyla ayakkabısını bir tarafa bırakırsak. İşte, on altıncı günün sabahında yarım yamalak giysilerini aceleyle üzerine geçirdi yarım adam. Kendini sabırsızlıkla sokağa attı, öfkenin verdiği bir süratle, kararlılıkla yürümeye başladı. Hiçbir şey düşünmemek için neredeyse her gün ziyaret ettiği kitapçılardaki kişisel gelişim ve parapsikoloji raflarından aldığı bazı kitaplardan öğrendiği kadarıyla meditasyon yapıyordu bir yandan da. Beyninin yarım olması, işini yüzde elli oranında kolaylaştırıyordu elbette.
O gün bugündür yarım adamdan haber alan hiç kimse olmadı. Demek istiyorum ki ben bile alamadıysam başka kim bir havadis almış olabilir ondan? Herkes tarafından sevilse sayılsa da, benim dışımda gerçek bir dostu yoktu kesinlikle. Ben onun her ne kadar tam bir insan olmasa da, bu çılgın gezegendeki en dikkate değer karakterlerden biri olduğunu düşünmüştüm daima. Otuz yedi yıllık tanışıklığımız boyunca birbirimizi neredeyse hiç incitmedik, aldatmadık. Bence o, siz sıradan kimselerin takdir edemeyeceği kadar özel, son derece yetenekli biriydi. Ancak bu yeteneklerini dünyaya tanıtmak için çaba harcamadı, harcayanları da sanki biraz hor gördü, yadırgadı. Belki fiziksel olarak tam bir insan olsa, biraz daha farklı düşünür, daha yapıcı, istekli, normal biri olabilirdi. Ama belki de tam tersine tümüyle sıradan, can sıkıcı, kitap bile okumayan lanet bir herif de olup çıkabilirdi tabii. Artık bugün kayboluşunun, kocaman bir makasla gözlerimin önünde bizzat doğradığı o yarım, yeşil kadife ceketini de alıp, öfke ve dehşet duyguları eşliğinde çekip gidişinin üzerinden yedi yıl geçtikten sonra, yaşadığından tümüyle umudumu kestim onun. Kendini öldürmemişse bile yarım kalpçiği durmuş, yarım organcıklarından biri kanser ya da başkaca amansız bir hastalıktan dolayı çabucak iflas etmiş olabilir. Ama belki de bir yerlerde yaza okuya kendini tamamlamaya çabalıyor da olabilir umarsızca.






