Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

26 Ağustos 2021

Öykü

Yarım Kalan Hikâyeler

Cabir Özyıldız

Paylaş

5

0


Hayli zamandır ne yazsam yarım kalıyor. Eminim sizin de başınıza geliyordur bu hikâyeleri yarım bırakma işi. Nasıl mı? Şöyle söyleyeyim; Altınmakas’la köpeği Linda’yı yazayım diyorum. Demekle de kalmıyor tak makinenin başına… Daha ilk cümleyi yazdım yazmadım, hop, araya bizim yan komşu Sarı Bedia giriyor. Neymiş efendim bizim ağaçların yaprakları onun avlusuna düşüyormuş. Ondan bir laf benden bir laf mevzu uzuyor tabi, uzayınca da sinirlerim bozuluyor. Vazgeçiyorum yazmaktan. Hadi o olmadı Kurbağacı Memet abiyi yazayım diyorum, e onun da kalbi delik oğlu var. Adama ve çocuğa üzülüp, yakıyorum bir sigara, çat! Karakterler, mekânlar, duygular arasında volta atıp duruyorum. Ama ne fayda, olmuyor, olamıyor bir türlü. Ya yazmak istediğim öyküde içime sinmeyen bir şeyler oluyor ya da dış etkenler devreye girip kafamı karıştırıyor. Özcesi, kafamdakini ak kâğıda dökemiyorum bir türlü.

Şimdi diyeceksiniz ki bahane uydurma bir taraflarından, yazmak isteyen bir şekilde tamamlar hikâyesini. Doğrudur, itiraz etmeyeceğim söylediğinize. Ama sizde beni dinleyin biraz ki, nasıl olmuyor, olamıyor anlatayım azcık.

Geçenlerde aklıma nereden geldiyse geldi bizim Deli Halim’i yazayım dedim. Yahu gün ortası güneşe saydıran var ya işte o. Kahvenin önüne bir çember çizmiş oturuyoruz üç dört kişi. Halim abi de çemberde. Bilmem neden o gün yengeyle tartışmışlar. Dişlerini gıcırdatıp duruyor. Hava öldürmecesine sıcak. Kimsede konuşacak takat yok. Ne olduysa oldu Halim abi kalkıp evden taraf koşmaya başladı. Aradan beş dakika geçmeden de yedi el tüfek sesi. Biz, eyvah Halim abi kıydı karısına derken de çocuklar koşuşturup haberi verdi. Dellenmiş de güneşe saydırıyormuş bizimki. Nasıl, tutar değil mi bu öykü? Tutar ya da tutmaz yazamadım işte. Nedenini sorarsanız, ki bana kalırsa sormayın. Ama madem sordunuz söyleyeyim. Çemberdeki Pafküf Selami, Halim abiden için,  “öyle böyle değil hıyarın tekidir” dediği aklıma geldi. Oysa Halim abinin deli asabiyetini saymazsak iyi bir insandır. Arada yengeyle takışırlar filan ama kötülüğüne tanık olan olmamıştır mahallede. Pafküf Selami’nin dediği aklıma gelmeyeydi yazacaktım o öyküyü ya, neyse.

Kabul ediyorum pimpirikli ve hassasım azcık ama suçun hepsi de benim değil ki azizim.

Çok uzaklarda beni sevdiğini bildiğim bir kadın var, ama bilseniz nasıl seviyor. Nerden mi biliyorum beni ne çok sevdiğini? Güldüğünde yanaklarındaki gizli bahçeleri ortaya çıkıyordu da ondan. Ayrıldığımızın gecesi salya sümük ağlaşarak sevişmiştik de yüzümüz gözümüz tuz içinde kalmıştı. Kendime, yaz ve sonsuza kadar yaşat o geceyi demiştim.  Kurdum da kafamda her şeyi. Oturdum klavyenin başına, fona da hafif bir müzik. Klasiklerden. Daha cümlenin başında bir içkinlik, yakıcı bir özlem ki sormayın gitsin. İçime tarifi zor bir bira içme isteği oturdu, kalkmak bilmedi. Kalkıp açtım birayı. Sonra hop tuzlu fıstık. Öfeleyeyim, kabuğunu soyayım derken unuttum neyi nasıl yazacağımı. Hâlbuki az önce aklımdaydı. Tüm o görüntüler aklımda olmasına aklımda ama hikâyeyi işleyeceğim tüm o sözcükler belleğimde sıkışıp kaldı işte. Bir türlü sıkıştıkları yerden kurtaramadım o sözcükleri. Eh o hikâyede böylece yarım kalmış oldu.

Sonra bizim Sinan vardı. Tinerci olan hani. Bakkal Mahmudun oğlu canım.  Küçüklüğünü bilirdim rahmetlinin. Esmer kara kuru bir çocuktu. Elinde tiner dökülmüş kirli bir bezle mahalleyi sokak sokak dolanırdı. Zararsızdı. Yazayım dedim onun hikâyesini. İşten yorgun argın gelip, daha soyunup dökünmeden oturdum masaya. Belleğimi tarayıp onunla ilgili görüntüleri getirdim gözümün önüne. Yazdım ha yazdım. Ne zamanki Sinan’ın üstüne tiner dökülmek suretiyle diri diri yakıldığı sahneye geldim,  boğazım kuruyup, göğsüme kocaman bir öküz oturdu. Yazmaktan vazgeçtim. Kalkıp soyunup dökündüm. Uzun uzun uyudum.

Şimdi kiminiz anlatıcıyı duygusal olmakla, yazdıklarına hislerini karıştırmakla suçlayacaksınız. O sizin bileceğiniz iş. Neticede anlatıcı da bir insan. Gördüklerinden, duyduklarından, hatta ve hatta kurguladıklarından bile etkilenebilir değil mi? Hem hikâye yazmak bir meslek de değil bana kalırsa. Neyse ne. Dağıtmayalım yine konuyu.

 Ne diyordum, hah, günlerden bir gün oturdum bizim eski tüfeklerden Fevzi abinin oğlunu yazayım dedim. Sen onca yıl hapislerde çürü, idamla yargılan, çık, anan bir kız bulsun evlen, tek bir çocuğun olsun. Ona da ölmüş yoldaşlarından birinin ismini koy. Sonra oğlun tutsun uyuşturucu müptelası olsun. Olacak şey mi yahu. Kahroldu adamcağız. Kendime, aha yaz dedim bunu. Başladım da yazmaya. Henüz ilk paragraf bitti bitecek telefon çalmaya başladı. Gecenin bu saati hayrolsun dedim. Arayan alt komşu, bende karabiber var mıymış? Ya sabır çekip kapattım telefonu. Bu sefer de bilmemne kurumundan gereksiz bir mesaj, birlikte güçlüyüz, falan filan. Şimdi diyeceksiniz ki kapat gitsin şu lanet telefonu. Haklısınız, kapataydım iyiydi. Ama onunla da bitmedi ki. Her şeye rağmen kendimi ikna edip yazıya döndüm bu seferde sokakta cayırtı koptu. Çıktım balkona ki ne göreyim. Yedikleri içtikleri ayrı gitmeyen iki komşu, akrabalarını da arkalayıp birbirlerine girmişler. Kim kime dum duma, artık Allah ne verdiyse… Sopalar, palalar, kazma kürekler… Ambulans, polis ekibi derken, hadi gel de yaz. Anlayacağınız o hikâye de yarım kaldı.

Yine bir gün kendi kendime dedim ki, yahu sen yıllardır işe dolmuşla gidip geliyorsun, neden o dolmuşu ve içindekileri yazmıyorsun. Kafama yattı bu fikir. Dolmuşta gidip gelirken pek sağıma soluma bakmam normalde. Çoğu zaman kafam kitaba gömülü dalar giderim. Yazacağım hikâyeyle ilgili kafamda üç beş bir şey var ama yine de gözlemek, dinlemek, incelemek lazım diye düşündüm. Akşam iş çıkışı bindim bizim mahallenin dolmuşuna, en arka sıranın da soluna oturdum bekliyorum. Dolmuş daha beş yüz metre gitti gitmedi kadının biri çantam, çantam diye bağırmaya başladı. Aman tutun, yakalayın derken sırık gibi bir oğlan bankanın köşesinden kıvrılıp gitti. Kadın, şikâyet, polis, şahit filan dedi ama kimseler oralı olmadı. Yeniden hareket eden dolmuş bu sefer de karmaşık bir kazaya karıştı. Akabinde kavga filan derken bizim şoföre saldırdılar. Aman araya girelim diyenler oldu. Bende saftirik gibi araya girenlerden oldum. Sonuç itibariyle de yedi dikişli bir kafa, kırık gözlüğüm ve yarım bir hikâyeyle eve zor bela döndüm.

Bizim Topal Hüseyin var. Kuşçu Hüseyin’i diyorum yahu. Haşişten de yatmışlığı var ya hani, o işte. Kendisi çocukluk arkadaşım olur. İyi kötü bir şeyler karaladığımı bilen arkadaşlar, yahu bizim Topalı da yazsana dediler. Yıllar var görmemişim kendisini, ne yazayım, nesini yazayım derken arkadaşların ısrarına dayanamayıp kalkıp Hüseyinlere gittik. Anne baba çoktan ölmüş, yarım akıllı bir abla, daha yarım akıllı bir abiyle aynı evde kalıyor bunlar. Biz tabi direkt dama çıktık. Damda iki tane devasa kuş dolabı, yine damdaki asma çardağının altındaysa yağ tenekelerine ekili seksen kök esrar. O dama çıkmamın müsebbibi olarak gördüğüm Çapraz Muhsin’i bir kenara çektim, oğlum dedim bu ibne başımıza bi işler açmasın. Yok dedi. İçini ferah tut. Ben içimi ferah tuttum da arkadaşlar rahat durmadılar bir türlü. Kuşları yemleyen Topal’a anında bir üçlü sardırıp zıkkımlanmaya başladılar. Lan aman, lan yaman demeye kalmadan evi polis bastı. İki gün nezarette yattım. Kanımda uyuşturucuya rastlanmadığından suçsuz bulundum. Aylarca o mahkeme senin bu mahkeme benim sürünüp durduğumda ayrı hikâye. Bir daha ne Topalların damına uğradım ne de ona hikâye yakıştırdım.

Kimileri bana neden aşk hikâyesi yazmadığımı soruyor. İnanın sebebini tam olarak bende bilmiyorum. Yanımda yöremdeki aşk pratiklerinin sakilliğinden mi, yoksa şimdilerde adına aşk denilen garabetin vıcık vıcıklığından mı tam emin değilim. Taa ki o güne kadar. Beni bir aşk hikâyesi yazmaya iten, güz buğusuyla süslenmiş gülücüklü bir bakış mıydı, yoksa evvelbaharın içimi göverten kalkışması mıydı orası net değil. Neyse neydi işte. Öyle ya da böyle yazmaya karar vermiştim. Bu akşam oturup yazacaktım. Yazacak ve yine yarım bırakacaktım.

Merak etmeyin çok uzatmayacağım. Sonuçta kimseyi sıkmak, vaktini almak gibi bir derdim yok. Her şey kararında iyidir vesselam. Neyse, gelelim mevzuya.

Aşk hikayesi yazacağım diye gittim bir otuzbeşlik aldım, ufaktan ambiyans da oluşturdum kendime. Ambiyans dediğime bakmayın siz, çeşme suyu, rakı, yanına da azcık kavun… Bir de müzik uydurdum. Eskilerden canım, Hüzzam, Hicazkâr falan. Tam yazmaya oturdum, sokağa doğan görünümlü bir şahin girdi. Herif o kıytırık arabaya nasıl bir ses sistemi oturtmuşsa artık, müziğin şiddetinden camlar zangırdıyor. Koymuş teybe Müslüm’ü hasret rüzgârları çok erken estiyi çaldırıyor. Meğer yan komşu Ezik Sami’nin kızına yanıkmış oğlan. Baştan sona gitti gitti geldi, aynı parçayı çaldırıp durdu. Sonunda avlulardan birinden kuvvetli bir höst sesiyle defoldu gitti. Ortalık sessizleşmiş, benim iç öfkem geçip gitmişti. Müziği en başa aldım, dubleden de bir yudum... Tam yazacağım bu seferde alt katta kıyamet koptu. Bizim Sümsük Cumali içip içip gelmiş karısı Şengül ablaya girişiyor. Kimler kimler dedi de dinletemedi Şengül ablaya. Boşa şu ipsizi diye. Ama dinleyen kim. Neymiş, kocasına aşıkmış. Çok kızdım kendime, ulan zırtapoz aşk hikâyesi yazmak senin neyine, kalk zıbar yat işte.

 Yok, yatıp zıbarmak olmaz, kalkıp müdahale edeyim bari. Polis molis çağırayım.  

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Ahmet Cemal, Nil Lokantası ve DiğerleriDoğan Hızlan
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Didem Keremoğlu

6 Mayıs 2026

Sandım ki!

Nurten ile görümcesi Remziye çaya geldiler. Salona aldı annem. Kapalı duran panjurları da açtırdı. İtibar tavan. Direkt konuya daldı kumkumalar. Niyetleri ciddiymiş falan... "Halli vakitli adammış, kızım birer az şekerli kahve yap," dedi annem. "Sabah yaptığım cevizli kekten de koy teyzenl..

Devamı..

Kıştan Sonra Aşk Mümkün mü?

Nurgök Özkale

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024