Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

28 Şubat 2022

Öykü

Yaşamın Yasası

Jack London

Paylaş

4

0


Yaşlı Kızılderili Koskoosh karda oturuyordu. Eskiden kabile reisiydi fakat artık tek yaptığı oturup diğerlerini dinlemekti. Gözleri yaşlıydı, görmüyordu ama duyduğu her sese kulak kabartıyordu.

Aha! Bu, torunu Sit-cum-to-ha'nın sesiydi. Köpekleri dövüyor, kızakların önünde dizmeye çalışıyordu. Diğerleri gibi o da kendisini unutmuştu ama Koskoosh kimseye kızgın değildi. Avlanacak yeni topraklara göçmek zorundaydılar. Uzun, karlı yolculuk onları beklerdi. Kuzey topraklarının günleri kısalmıştı. Kabile ölümü bekleyemezdi ama Koskoosh ölümün eşiğindeydi.

Donmuş hayvan derilerinin sert, çatırdayan sesleri, reisin çadırının söküldüğü anlamına geliyordu. Reis güçlü bir avcıydı. Onun oğluydu.

Kadınlar çalışırken, yaşlı Koskoosh, oğlunun sert sesiyle onları daha hızlı çalışmaya zorladığını duyabiliyordu. Can kulağıyla dinledi. Bu sesi son kez duyacaktı. Bir çocuk ağlamaya başladı ve bir kadın bebeği susturmak için ninni mırıldandı. Çocuk Koo-tee, diye düşündü yaşlı adam, hasta bir çocuk. Yakında ölecekti ve onu gömmek için donmuş toprakta çukur açacaklardı. Kurtları uzak tutmak için küçük gövdesini taşlarla kaplayacaklardı. Peki, neydi bu? Sadece birkaç yıl ve sonunda ölüm... Ölüm açtı. Ölüm, herkesten daha açtı…

Koskoosh, artık duymayacağı diğer seslere uzun uzun kulak verdi. Kızakların etrafı, eşyalar düşmesin diye sıkıca bağlanıyordu. Deri kamçıların keskin şaklamaları, köpeklere hareket etmelerini ve kızakları çekmelerini emrediyordu. Köpeklerin iniltilerini dinledi. Çalışmaktan nasıl da nefret ediyorlardı...

Yola koyuldular. Ardı ardına kızaklar sessizliğe doğru yavaşça uzaklaştı. Hayatından çıkmışlardı. Son saatini yalnız karşılamalıydı. Ama o ses de neydi? Kar, birilerinin ağır adımları altında gıcırdıyordu. Bir karartı yanında durdu ve elini usulca yaşlı kafasına koydu. Bu onun oğlu olmalıydı. Oğlu bunu yapacak kadar iyiydi. Evlatları bunu yapmamış, veda etmeden ayrılan diğer yaşlı adamları hatırladı. Oğlunun sesi onu kendine getirene kadar geçmişe daldı.

“İyi misin?” diye sordu oğlu. Ve yaşlı adam, “İyi,” diye yanıtladı.

“Yanında odun var ve ateş harlı yanıyor. Sabah puslu ve soğuk; kar yakında! Şimdiden serpmeye başladı. Kabileler acele ediyor. Yükler dolu ama mideler boş. Yol uzun ve hızlı gitmeli. Zamanım kalmadı. Herşey yolunda mı?"

“Yolunda. Geçen senenin ağaca yapışan yaprağı gibiyim. İlk esinti beni yere serecek. Sesim yaşlı bir kadınınki gibi. Gözlerim artık bana ayaklarımın gittiği yolu göstermiyor. Yorgunum. Ama her şey yolunda...”

Başını önüne eğdi ve oğlu uzaklaşırken yaklaşan karı dinledi. Yanında serili odunları hissetti. Ateş onları birer birer yutacaktı. Son odun bittiğinde soğuk gelecek ve onu adım adım örtecekti. Önce ayakları uyuşacaktı. Sonra, elleri. Soğuk yavaş yavaş dışarıdan içeriye doğru hareket edecek ve sonunda dinlenecekti. Kolaydı. Herkes ölmeliydi…

Üzüldü, ama üzüntüsünü düşünmedi. Yaşam buydu. Toprakla kucak kucağa yaşamıştı ve yasa onun için yeni değildi. Bu doğanın kanunuydu. Doğa bedene karşı nazik değildi. Tek başına bireyi düşünmüyordu. Sadece grup, ırk ve türle ilgileniyordu.

Bu, yaşlı Koskoosh için uzun zaman önce kabullenilmiş bir düşünceydi. Ömrü boyunca bunun örneklerini görmüştü. Ateşe bir odun daha koydu ve geçmişe uzandı. O da eskiden büyük bir şefti. Bolluk içinde ve kahkaha dolu günler görmüştü; göbek bağlayan bedenlerin etleri çürümeye bıraktığı, hayvanların öldürülmeden serbest gezdiği, kadınların çok çocuğu olduğu günlerdi. Yiyeceksiz, aç karna geçen, balığın hiç gelmediği ve av bulunmasının zor olduğu günler de görmüştü. Yedi yıl boyunca avlanamadıkları bile olmuştu. Köpekler bir deri bir kemik kalmıştı.

Sonra, küçük bir çocukken kurtların bir geyiği öldürmesini nasıl izlediğini hatırladı. Yukon Nehri'nde donarak ölen arkadaşı Zing-ha ile birlikteydi. Ah, ama ne geyikti...

O gün Zing-ha ile birlikte avcılık oynamak için dışarı çıkmışlardı. Nehrin aşağısında büyük, iri bir geyiğin taze ayak izlerine rastlamışlardı. "O yaşlı biri," demişti Zing-ha. "Diğerleri gibi koşamaz. Geride kalır. Kurtlar onu diğerlerinden ayırmıştır. Peşini bırakmazlar!”

Öyleydi. Kurtlar gece gündüz hiç durmadan onu kovalamış, burnunu kapmış ve ayaklarını berelemişlerdi. Zing-ha ve o, bedenlerinde akan kanın hızlandığını hissetmişlerdi. Kovalamacanın sonu seyredilmeye değerdi. Geyiğin ve kurtların izlerini takip etmiş, tüm trajediyi canlı izlemişlerdi. Her adımda ayrı bir hikâye vardı...

Geyiğin kaçmaktan yorulmuş, savaşmak için durduğu yerdeydiler. Kar metrelerce yüksekti. Bir kurt, geyiğin arka ayaklarıyla tepilmiş, yere serili yatıyordu. Az ileride, geyiğin bir yamaca çıkmak için nasıl çabaladığını gördüler. Ama kurtlar arkadan saldırmıştı. Geyik geri düşmüş ama iki kurdu da boynuzlamıştı. Yine de sonun yakın olduğu belliydi. Önlerindeki kar kızıla dönmüş, kavganın sesi yükselmeye başlamıştı. Kurtlara görünmemek için sürünerek yaklaşmıştılar. Bu son sahne belleğine öylesine kazınmıştı ki tüm hayatı boyunca canlı kaldı. Donuk, kör gözleri, çok uzak geçmişte olduğu gibi yine o sahneyi gördü…

Ateş sönmeye başladığında vücuduna soğuğun girdiğini hissetti. Zihni uzun süre geçmişte kalmıştı. Kendine geldi, ateşe iki odun daha koydu. Sadece iki tane kalmıştı. Bu, onun ömründen geriye kalandı. O da neydi? Dinledi. Ateşe attığı odunlar tuhaf bir ses çıkarmıştı. Hayır, odun değildi bu. Başka bir ses vardı...

Ayırdına vardığında önce bir titredi sonra bedeni kaskatı kesildi. Genç kurdun çığlığı, yaşlı geyiğin resmini getirdi tekrar gözünün önüne. Geyiğin parçalara ayrıldığını, taze kanın kara aktığını gördü. Donmuş kanın üzerinde açılan taze kemikleri, gri kurtların çevikliğini, parıldayan gözlerini, uzun ıslak dillerini ve keskin dişlerini gördü. Ve onların bir çember oluşturup avlarına giderek daha da yaklaştıklarını anımsadı.

Yanağına soğuk, ıslak bir burun değdiği anda ruhunun bedeninden zıpladığını hissetti. Kendine geldi. Elini ateşe attı ve yanan bir odun kaptı. Kurt ateşi gördü ama korkmadı. Döndü, tepeye doğru başını kaldırdı, uzun uzun uludu. Tepedeki aç gırtlaklardan yanıt gecikmedi…

Yaşlı Kızılderili aç kurtların hırıltılarını dinledi. Sönmekte olan ateşinin etrafında bir çember oluşturduklarını duydu. Yanan odunu etrafa salladı, ama hiçbiri kaçmadı. Bir tanesi yaşlı adamın gücünü sınamak istercesine usulca yaklaştı. Onu bir diğeri ve bir diğeri izledi. Çember daraldıkça daraldı. Tek bir kurt bile çekinmedi.

Neden savaşmalıydı ki? Neden yaşama tutunmalıydı? Sımsıkı tuttuğu odundan parmaklarını çözdü. Yağan kar cızırdayarak ateşini söndürdü. Yaşlı Kızılderili, sonu gelmeden önce mücadele eden kocamış geyiğin resmini gördü zihninde son kez. Çöktü. Başını dizlerine eğdi. Sonuçta ne önemi vardı? Yaşamın yasası bu değil miydi?

Türkçesi: E. Ozan Ekşioğlu

(Anlam bütünlüğü korunarak kısaltılmıştır)

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Bir Resmin Düşündürdükleri: “Uygarlığı..Sennur Karanlık
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Oggito

13 Temmuz 2025

Mutlaka Görülmeye Değer 5 Otantik İsta..

İstanbul denince akla hep aynı rotalar gelir: Sultanahmet, Galata, Kapalıçarşı, Ortaköy... Oysa bu şehir, kalabalıkların dışında kalmış, kendi hikâyesini hâlâ sakince anlatan mahalleleriyle bambaşka bir yüzünü sunuyor. Eğer İstanbul’da daha yerel, ..

Devamı..

İmdat

Ayzer Bilgiç

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024