Gözümü zor da olsa açabilmiştim. Karanlıktan ve camdan sızan hafif, sarı ışığın aydınlattıkları dışında başka hiçbir şey göremiyordum. Biraz olsun kendime gelebildim, yattığım yerden doğrulmaya çalıştım.
Başımın altında kırmızı üzerine beyaz desenli bir yastığı açık seçik görebilmiştim. Üzerimdeyse kahverengi ve kare desenli bir yorgan vardı. Yerde anadan üryan öylece yatıyordum. Biraz hareket etmeye çalıştım ama ayağımın sandalyeye çarpıp devrilmesinden sonra tekrar başımı yastığa koydum. Başım çok ağrıyordu, gözümü bu kadar süre açık tutabilmem bile mucizeydi. Biraz daha bakındıktan sonra camdan vuran sarımsı ışığın bu ölü sokağın lambasından yansıdığını anladım. Etrafı az da olsa görebiliyordum artık. Hemen yanımda açık kalmış çekyat, elimin ucundaki tokalar, başımın biraz ilerisindeyse siyah deri bir defter vardı. Tekrar ayağa kalkmayı denemedim ve bu şiddetli baş ağrısına karşı koyarak ayağa kalkmayı başarabilmiştim sonunda. Etrafa saçılmış kıyafetleri, yiyecek paketlerini, çorapları, sigara küllerini daha iyi görebilmiştim. Dengemi bozmadan adım atmakta ne kadar zorlansam da yürüyordum işte. Ta ki ayağım ütüye takılıp düşene kadar. Tekrar yere yığılmış çırılçıplak bir bedendim. Camdan sızan soluk ışığı yaklaşabilmiştim en azından. Sehpadan destek alarak tekrar kalktım. Şu an sadece bu karanlık odayı aydınlatabilmek istiyordum sadece. Prizi açtıysam bile ışıklar yanmadı ve hâlâ bu karanlığın içinde boğuluyordum. Sanırım ödenmeyen birçok faturanın ardından elektrikler kesilmiş, mamafih ben de karanlığa mahkum olmuştum. O da gözümde biraz aydınlanmıştı. Saat sabahın 3’üydü. Ne kadar süredir uyuduğumu bilmiyorum ama artık uykudan iz kalmamıştı benim için. Ağrılara dayanamayarak vaveylayla odayı inlettim. Bayırı çıkar gibi zor da olsa boş yeşil peri şişeleriyle dolu mutfağa girdim. Zaten dağınık olan çekmeceleri karıştırarak aspirin aradım. Bu bir dakikalık zorlu arayış benim için olumlu sonuç vermişti. Kapağını hemen açarak kalan tüm aspirini tezgâha boşalttım. Elime gelen bir tanesini de hemen ağzıma götürdüm. Derin soluklarla yere attım kendimi. Bu soluklar dışında daha birçok garip sesler işitiyordum. Her yanımdan ter damlıyordu. Tekrardan doğruldum ve yalpalayarak banyoya doğru gittim. Kendimi duşa attım ve bütün gücümle musluğu çevirerek bu soğuk, ıslak damlalara bıraktım bedenimi. Su damlaları vücuduma adeta hücum ediyor, ben de bu akışa bırakıyordum kendimi. Az da olsa kendime gelebilmiştim. Birkaç dakika sonra paslanmış musluğu kapadım, banyodan çıktım. Elime geçen ilk havluyu alıp sardım kendimi. Yüzüme çarpan ıslak saçlarımı topladım. Fazla geçmeden hemen lavaboya koştum, istifra ettim. Yatağımın üzerinde bulduğum birkaç kıyafeti giydim, üstüme de bilek kısmı hafif yırtık buğday rengi uzun bir hırka aldım. Saat 4’ü geçiyordu, oda biraz aydınlanmaya başlamıştı. Sehpanın üstündeki dağınık kitapları, sigara küllerini karıştırdım ve bir paket sigara buldum. İçinde kalan son iki daldan birini yaktım. Bu küçük oda bir nefesimle dumana boğulmuştu. Daha önceki garip sesler hâlâ kulağıma geliyordu. Camı zorda olsa açtım, dışarıyı seyre daldım. Odaya saran ağır duman dışarı çıkıyordu artık. Kulağıma gelen sesleri dinledim ama nereden geldiğini bulamadım. Zaten çok da ehemmiyeti yoktu. Ay güne veda ediyor, güneş selam veriyordu yavaş yavaş. Biten sigarayı attım ve sehpanın üstündeki son bir dal sigarayı alacaktım ki sesler netleşmeye başladı. Birden ayağıma takılan ütünün sehpanın üzerinde olduğunu fark ettim. Uyku sersemliğime dayandırarak pek umursamadım. Sesler anlaşılır bir şekilde gelmeye başlamış, sanki biri bana sesleniyordu. Yeşil peri şişeleri, yemek artıkları, dağınık bulaşıklarla dolu mutfağa baktım. Bir kadının bana baktığını fark ettim. Bütün gücümle yerimden sıçradım, duvara dayandım, derin soluklar almaya başladım. Üzerinde kısa saçlarıyla uyumlu siyah bir hırka, altında beyaz bir etek, öylece bana bakıyordu. Sırtımı duvardan çektim, gergin vücudumu gevşettim, ona doğru bir adım attım. Kim olduğunu sordum ama cevap vermedi. Karanlıktan dolayı yüzünü göremiyordum, güneş doğsa bile bu yığınların altında kalmış evi aydınlatmak zordu zaten. Ona bir kez daha seslenmeme rağmen bir sonuca varamamıştım. Gözüm bir an sehpadaki sigara paketine ilişti lakin tekrar kadına döndü gözlerim. Ona doğru birkaç adım daha attım. Dikkatli, ufak adımlarla biraz yaklaşmıştım ona. O da bana doğru bir adım atınca durdum. Boğucu karanlıktan kurtulan yüzüne baktım. Şaşkınlıktan dilimi yutmuştum. Yüzüne biraz daha baktım, bu bendim. Bu sefer o bana yaklaşıyordu. Ona doğru attığım adımların tersine adımlar atıyordum ki bir şeye çarptım. Arkamı dönünce bir vaveyla kopardım. Mavi bir elbise içinde bir kadındı. Bendim yine! Aklımı kaçırmış gibi yalpalıyordum. Onlarsa olduğu evin içinde dolanıyorlardı. Kapının açılmasıyla eve bir ben daha geldi. Yatağın üzerine oturdum, onları seyre daldım. Biri yere yığılmış yatıyor, biri şans eseri mutfakta bulduğu bir şişe yeşil periyi kafaya dikiyor, biri de tuvalete girmişti. Sehpanın üzerindeki sigara paketini aldım, içindeki son sigarayı da yaktım. Bu ehemmiyeti olmayan durumu görmezden gelerek bir nefes çektim. Güneş doğmaya başlamış, benler hâlâ dolanıyordu evde. Biriyse gözlerini bana dikmiş öylece bakıyordu. Biten sigarayı attım, ayağa kalktım. Vücudum artık bana isyan ediyor ayakta zor duruyordum yine. Başım ağrıyor, sesler yine yankılanıyordu kafamın içinde. Dengemi kurar kurmaz var gücümle kapıya koştum, kendimi apartmanın içine attım. Merdivenden hızla indim, dışarı çıktım. Yalın ayak var gücümle koşuyordum. Sokak aralarından geçiyor, ufuktan doğan güneşe doğru hızla koşuyordum. Rüzgar saçlarımı uçuruyor, bedenim alev alev yanıyor, cam kesiğine basan ayağımdan sıcak kan sızıyor, öylece koşuyordum. Düşünceler ve sesler içinde boğulan zihnimi taşıyamıyordum artık. İnsanlar yavaş yavaş sokaklara doluşmuş, araçlar yola koyulmuş, bense koşuyordum kalan gücümle. Yolun sonuna varmış, öylece bakıyordum çarşaf gibi denize. Birkaç adım geri geldim, tüm gücümle kendimi denize attım.
Gözümü zor da olsa açabilmiştim. Tavana bakıyor, sadece kalp ritmimin sesini duyuyordum. Kafamın içindeki garip sesler gitmiş, benlerden iz yoktu. Dağınık saçımı düzenlerken odanın kapısı çaldı, doktor içeriye girdi. Geçmiş olsun dedi, almam gereken birkaç ilacı verdi ve çıktı. Arkama yaslandım, biraz rahatlamıştım. Bu sırada içeriye hemşire girdi, kahvaltı getirmişti. En son ne zaman kahvaltı yaptığımı hatırlamıyordum ama hemen yemeğe koyuldum. İçecek olarak çay mı vermişlerdi cidden, yeşil peri yok muydu?






