Küçük Piro, ateşle dönen gür sesiyle ya Hızır sen varsın! Deyip, Hızır Oruçları’nın bereketinden dem vurmaya başladı.
Dünyayı iyiliğin sarması için Hızır’dan yardım istedi. Lokmayı ortadan böldü, etrafındaki misafirlere birer parça ikram etti. Herkesin yüzüne bir ışık indi ve afiyetle lokmalar yendi. Munzur Baba’ya, Düzgün Baba’ya adaklar adandı. Yer ile gök arasında yaşayan tüm canlılara umut dilendi. Umutsuz insan tutunamaz, nefes alamaz çünkü insanoğlu umutla yaratılmıştı. Küçük Piro‘nun evinde toplanan canlara bakıp konuşmasını sürdürdü: Saflıktan vazgeçmeyin canlar, saflıktan zarar gelmez. Belki fakir yaşarsınız ama zehirlenmezsiniz kötülükle. İnsan insana iyi gelir, insan insana kötü de gelir. Size bir lokma uzatana siz de bir adım atın, karşılıksız bırakmayın iyiliği. Nefsinize sahip olun canlar! Ayıbı bilin ve her zaman utanma duygunuzu yanınızda taşıyın. Kalpleri kırmayın, yüreklere dokunun. İçinizde kin biriktirip intikam duygusuna yenik düşmeyin. Menfaatlerinizi düşündüğünüz kadar başkalarını da düşünün. Evinizin kapısını yaz kış açık tutup misafir buyur edin. Çay demleyin çayınızın yoksa sohbet edin. Kuru ekmek yiyin ama boğazdan geçmeyen kuru sözler söylemeyin. Annenizi, babanızı, büyüklerinizi dinleyin. Cebinizdeki paranın fazlasını bölüştürün, fazla her zaman insana fazladır. Her gün toprağa eğilip bakın! Nereye gideceğinizi sakın ola unutmayın diye.
Piro bu sözleri söylerken bir hayli yorulmuştu. Bir bardak su içip dinlendi ve ardından sofraya oturulup hep birlikte yemekler yendi. Sobanın üstünde çay demleyip içtiler. Misafirlere yapılan bu hizmeti Küçük Piro’nun eşi Ana canla başla yapıyordu ve yüzü sürekli gülerdi, dünyaya gülmek için gelmiş bir kadındı, yüzü sıcak ve sevecendi. Tabakları, bardakları kontrol ediyordu, yemeği bitene yemek ekliyor, çayı bitenin çayını tazeliyordu. Toplanan canların yüzleri birer mutlulukla doluydu. Piro’nun sesi, nefesi onları müthiş derecede etkilemişti. O gece ellerinde olanla yetinip mutlu olmayı başarabilmişlerdi. Bu gecenin anlamına uygun bir andı. Misafirler gecenin ilerleyen saatlerinde müsaade isteyip evden ayrıldılar. Bir günün sonuna gelinmişti ve bir ritüel daha son buluyordu. Küçük Piro koltuğa oturdu, elinde tespihle sessiz sedasız sabahın olmasını bekliyordu. Aylardır uykuları kaçıyor, kendisiyle savaşıyordu.
Küçük Piro, kısa boyu yüzünden “Küçük Piro”, bu lakap ona takılmıştı. Gür beyaz bıyıkları vardı. Başına taktığı kasketini sokakta hiç çıkarmazdı ve saçlarını ailesi dışında gören de pek olmamıştı. Bilgece yaşamına çok şey sığdırmıştı. Binlerce yıllık kültürünü sünger gibi çekmişti, çevresine yaymak için çaba gösterirdi. Sözleri kalbinin üstünde olurdu, içten ve dürüst biriydi. Yaşı yetmiş beşin üstündeydi. Sözlerine herkes hürmet ederdi ve bunu korkuyla değil sevgiyle başarmıştı. İnsanlar ona dertlerini anlatır, rahatlıkla yanında her konuyu konuşabilirdi. Piro kimseyi yargılamaz, olduğu gibi kabul ederdi, yolunu sürdüğü inancı bunu gerektirirdi.
Küçük Piro bir ibadet alanıydı, ışığını her yere saçardı. Gittiği her yerde müthiş bir değer görürdü. Düğünlere gidince onu gören cümbür cemaat ayağına kadar koşar gelir, elini öpüp karşılarlardı. Piro ise insanları alınlarından öper, gözlerindeki ışıltıyı onlara aktarırdı. Cenazelere, hasta ziyaretlerinde mutlaka bulunup insani vazifesini yapardı. Onun sözleri insan bedenine çok iyi gelirdi ve bir nebze olsa da geleceğe umut ile bakmalarına yardımcı olurdu. Piro, üstüne düşen görevini son derece ciddi şekilde yapardı.
Küçük Piro, ana baba toprağını çok özlüyordu. Eski günlerini, bolluğu, bereketi, insanlığı, deyişleri, insan kalabalığını, rehberlerini düşünürken gözleri doluyordu, şimdi hepsinden uzaktaydı ve herkesin birbirine benzediği şehir kültürüne hapsolmuştu. Eski şenlikleri, düğünleri, bayramları artık yoktu. Yeni bir yaşama zorunlu geçişi kendisini çok yormuştu. Hayatı, duvarda asılı curasının telleri gibiydi vurdukça güzel sesler yankılanıyor fakat aynı zamanda yıpranıyordu.
Son dönemde Küçük Piro iyice yorgun ve sessizdi. Aklı, geride bırakmak zorunda kaldığı köyündeydi. On seneden fazladır köyüne gidememişti. Artık hasret dayanılmayacak kadar sarmıştı yüreğini. İçini kemiren, her gece rüyalarına giren bir şey vardı. Çocukluk yıllarında babasının ormandan kesip getirdiği bir odun parçası hafızasına kazınmıştı. Kütük bir buçuk metre uzunluğundaydı. Babası, odunu evinin duvarının dibine koymuştu, üstüne oturmak için bank niyetiyle kullanıyorlardı. Otuz sene boyunca meşe odunu orada insanları ağırlamıştı. Kimler oturmamıştı ki üstüne… Küçük Piro köyden çabucak çıkarken o meşe odununu almaya fırsatı kalmamıştı. Ve bu durum geceleri uykusunu kaçıyordu artık. Ana zaten durumun farkındaydı fakat kurcalamak istemiyordu ama eşinin karşısına çıkıp bir şeyler diyeceğini biliyordu.
Küçük Piro cesaretini toplayıp geceleyin eşini ve oğlu Zeynel’i uyandırıp karşısına alıp konuşmaya başladı. Kalbinin özlem ve acı içinde olduğunu bir an evvel köyüne gitmesi gerektiğini, Zeynel’in de yanında gelmesinin doğru olacağını ifade etti. Tek başına bu yaşlı bedeniyle bu kadar uzun yolu gidemeyeceğini söylerken zamanın su gibi akıp gittiğinin farkına vardı. Israrla bir şeyler anlatıp durdu.
Ana itiraz ediyordu: Delirdin mi sen bu yaştan sonra? Ne işin var senin oralarda? Köy bitti unut artık, kuş uçmaz kervan geçmez bir Allahın kulu kapısını sana açmaz, gidip ne yapacaksın?
Küçük Piro’ nun yüzündeki hasret seli her şeyi anlatmaya yetiyordu. Ana başka da bir şey diyemedi, sustu. Zeynel ise bir yandan gitmeyi isterken bir yandan da babasının varlığı onu tedirgin etmeye yetiyordu. Babasıyla bir türlü yıldızı barışmamıştı. En çok da başka insanlara karşı iyi davranan babasının, kendilerine neden böyle ilgisiz olduğunu sorgulardı hep? Bu yolculuk onun için zor bir sınav olacaktı ama babasının tek başına gitmesini istemiyordu. Fakat karar verilmişti artık gidilecekti.
İki gün boyunca Küçük Piro hazırlıklar yapmıştı. Yola çıkmak için sabırsızlıkla bekliyordu. İçinde yoğun bir heyecan duygusu vardı, bu duygu bir yüzleşmenin gerçekliğiydi. Geçmişine, anılarına, kültürüne uzanan bir yolculuktu. İnsan bu hayatta geçmişini ve geleceğini düşünerek yaşarken ellerinden akıp giden zamana dur diyemezmiş, her insanın mutlaka yaptığı ve değiştirilemez bir kanunun gibiydi.
Sabahın ilk ışığıyla evdekilerle vedalaşıp ayrıldılar. Zeynel, pek bir isteksizdi, babasıyla arasındaki sükûnet ortamı bozulmasın diye istekliymiş gibi davranıyordu. Ama kendini kandırmaktan başka bir şey yaptığı yoktu. Saat yedide otobüse binip hareket ettiler. Otobüste komşu köylerden kirvelerini görünce Küçük Piro çok sevindi. Birbirlerine sarıldılar, uzun uzun eski günlerden sohbet ettiler. Zeynel ise iyice gerilmiş, daralmıştı babasının dostlarının ona durmadan sorular sormasına dayanamıyordu. İçinden susun artık! der gibiydi. Zeynel babası gibi inanıcına bağlı bir insan değildi. Alkolü ve sigarayı sevdiği kadar hiçbir şeyi sevmezdi. Yaşam tarzına müdahale edilince çılgına dönerdi Zeynel. Giriştikleri bu işin hemen bitmesini istiyordu.
Araç Munzur Dağları’nın arasından kıvrıla kıvrıla ilerliyordu. Baharın tüm coşkusunu doğa üzerinde taşıyordu. Munzur hırçın akarken meşe ağaçlarından gökyüzüne yeşil yapraklar fışkırıyordu. Toprak kan kırmızısı rengiyle ben de buradayım diyordu. Altı saatlik bir yolculuğun ardından otobüsten indiler. Küçük Piro’nun ilk işi yolun kenarında akan Munzur’a koşmak oldu. Ellerini suya daldırıp çıkardı. Yüzünü yıkadı, bol bol su içip kendinden geçti. Karış karış bildiği altmış yılını verdiği toprağına sarıldı. Bir nefes alıp yüce dağlara bakındı. İşin zor kısmı ibundan sonra başlıyordu. Köylerine giden bir yol olmadığı için en az iki saat yürümeleri gerekiyordu. Zeynel çantasını sırtlayıp yola koyulmuştu bile, ardından babası geliyordu. Piro etrafına merakla bakınıyordu. Burası onun cennetiydi. Sığ ormanlık alana varmışlardı, orada bulunan bir ziyaret alanında mola verdiler. Küçük Piro, bir zamanlar kurban kestikleri bu zihinsel manevi yolculuk merkezinde tüm ruhuyla kaybolmuştu. Ne güzel yaşanmışlıkları vardı bu topraklarda. Taşlardan, topraktan, sulardan, ağaçlardan anıları fışkırıyordu. Küçük Piro çocukken bir kayadan düştükten sonra ağır yaralanmış ve uzun süre kendine gelememişti. Piro iyileşir iyileşmez ise babası bu ziyarete gelip kurban kesip dağıtmıştı. Neler değişmemişti ki: renkler, insanlar, hayvanlar, hava, toprak, bitkiler…
Küçük Piro, durgunlaşmış vaziyette yürümeye koyuldu. Oğlu Zeynel’e sarılıp kucaklamak istedi fakat kendi babasından böyle bir şey görmemişti. Sarılıp oğlum dese dünya tersine mi dönerdi sanki?
Yorgun bedenleriyle yola devam edip patikadan Beyaz Tepe’ye varmışlardı, burası bir mezarlık alanıydı. Gökyüzüne daha yakın olsunlar diye mi yüksek yüksek tepelere defin etmişlerdi acaba bu insanları? Aile büyükleri, annesi, babası, kardeşleri, dedeleri, neneleri huzurla burada uyuyorlardı. Piro ise onlardan devraldığı bu kültürel mirası yeni nesillere aktaramamanın üzüntüsü içerisindeydi. Oğluna bile yabancıydı artık. Mezarlıkta dua edip mum yaktı. Zeynel, “Sen de dua et boş durma orda,” deyince Zeynel yapmak istemediği bir şeye zorlandığını duyunca tepesi attı ve, “Yıllardır dua ediyorsun zaten ama bir faydasını gören olmadı,” sözleriyle karşılık verdi. Babası köpürmeye başladı, ağzına gelen bütün ağır sözleri saydı. Bu ilk tartışmaları değildi ama son olacağını bilmiş olsalardı belki başka türlü yaşarlardı bu demleri.
Beyaz Tepe’den ayrılıp ağır ağır ilerlerken düzlük bir vadiden geçerek ilerlediler. Köyleri görünmeye başlamıştı, oradaydı fakat evleri harap olmuştu. Yılların sessizliği, çoraklığı sarmıştı. Ayak izlerine yabancı ıssız bir yere dönüşmüştü. Ekin yaptıkların tarlalar, yıkılan ama hala azar azar akan çeşmeleri… Küçük Piro kasketini çıkarıp alnındaki terleri elleriyle sildi, bir tütün sarıp yaktı. Yıkılan evlerinin önüne geldi, sanki o kapı açılıp içeriden biri hoş geldin diyecekmiş gibiydi. Evin yıkılan duvarlarına dokunup etrafında bir tur attı. Taşların altında oturdukları meşe odununu gördü, oradaydı. Zeynel’in de yardımıyla odunu çıkardılar. Küçük Piro, şimdi bir başkaydı, hüngür hüngür ağlamaya başladı. Meğer insanı yaşatan bu anılarıymış. Bu odun onun geçmişi, hatıraları, inancı, dili, yaşamı, kültürüydü. Bu meşe odununu sıradan olmaktan çıkıp onu özel kılan şeyde buydu işte. Küçük Piro, toprağına kök salmaya hazırdı. Zeynel’ in bakışları altında gözyaşları içinde oduna sarılan Piro minicik bedeniyle kora dönüşmüştü.
Doğanın içinde pastoral bir hüzünle bir mezar yeri kadar küçük mutluluklarla nefes alan bir hayatın geldiği son duraktı burası. Son bir nefesi vardı ve onu da buraya köyüne ayıran Piro, şimdi o nefesi vermeye hazırdı. Taş yerinde ağırdır derler ya, işte o taş yerinde dimdik ve huzur içinde uzanıyor şimdi.






