Sağında oturan kadının hem kendi sigarasını hem de yanında ayakta duran adamın sigarasını yaktığını görünce, varsa ben de bir sigaranızı alabilir miyim, diye sordu. Ayaktaki adam gönülsüz ve aksi suratıyla yüzüne baktı. Kadın yanına koyduğu pakete davrandı. Küçük ve etli elleriyle kapağını açıp ona uzattı. Bir sigara alıp teşekkür etti kadına. Kadının gözleri ona birini hatırlattı ama çıkaramadı. Adamın yüzüne bakmadı yine de sinirlendiğinden emindi. Bir de ateş rica etti. Kadının yaktığı sigarasından derin bir nefes alıp ciğerlerine iyice çektikten sonra bir krizi atlatmış gibi sakinleşti. Bugün üçüncü gün, bugün sigarayı bırakmaya çalışmamın üçüncü günü, dedi. Sesini dayak yiyen bir kimseninkine benzetti ve videoda sesini ilk duyduğunda yaşadığı yabancılığı hissetti. Kimse bir şey eklemeyince tüm yalnızlığıyla önünde paten kayan çocuklara baktı. 12-13 yaşlarındaki küt saçlı kız, düşeyazdı, kalbi yerinden fırladı ama kız toparlayınca rahatladı.
Birkaç yıl önce yine bulunduğu noktada oturup çocukları izlerken bir erkek çocuğun ondan sigara isteyişini hatırladı. Kaç yaşındasın diye sormuştu çocuğun uzun yüzüne bakarak. 19, demişti çocuk, usta bir yalancı gibi. 19 yaşında olmadığından emindi. Bıyıkları daha yerlemmişti ama yine de vermişti paketindeki son sigarayı. 18 dememeyi öğrenmişti. Sırf bu yüzden verdiğini anımsadı. İki nefes daha alıp yanındakilere döndü. Önce ayakta duran adamın beyaz ve yanmış tedirgin yüzüne, ardından kadının ince makyajlı yüzüne en sonunda da kadının dizlerine koyduğu kitaba baktı. Kitap okumayı seviyorsunuz, dedi. Adam her insan kadar, dedi, sohbetten rahatsız olduğunu anlatmaya çalışan bir vurguyla. Oysa soruyu ona sormamıştı, düzeltmedi.
Son bir nefes aldığı sigaranı yere atıp ayağıyla ezdi adam. Hırçınlaşmaya müsait bir tip, dedi içinden. Kadın okumayı çok severim, dedi kitabın üzerine koyduğu sol kolunu kitap görünsün diye çekti. Şiirleri de çok güzeldir.
Yazarı tanıyordu. Şiir yazdığını bilmiyordu ama. Ya da unutmuştu. Yüksek lisansın ilk derslerinde bir kitabını okumuştu, sonra dersleri bırakınca gerisini okumamıştı. Okuduğu kitabı da beğenmemişti. Okumak zorunda kalmadığına sevindi. Yazar hakkında yorum yapmadı, bir anlama gelmeyecek şekilde başını salladı. Bu, işin içinden en kolay sıyrılma yöntemiydi ona göre. Sigarayı dudaklarının arasına alıp dizinin üstündeki siyah çantanın kapağını kaldırdı. Bir an kararsız kaldı. Yersiz olmaz mıydı. Ama konu kitap olunca sorun olmayacağına karar verdi.
Çantasındaki üç kitaptan en incesini usulca çıkardı. Sigara dumanı sağ gözüne girince rahatsız oldu, kaşını istemsiz kaldırdı. Sigarayı sol eline alınca külü kitabı düştü. Kitabı kaldırıp üstündeki külü usulca üfledi. Eğer kabul ederseniz, dedi, ben de size bu kitabı hediye etmek istiyorum. Kitabı adama doğru uzattı. Kadına uzatsaydım adamın tatsızlığı daha da büyürdü diye düşündü. Adam yüzüyle memnuniyetsizliğini belli ettiriyordu ama kadının yanında bunu sözlere dökemeyeceğini anladı. Demek ki daha sevgili değiller diye düşündü. Zaten bu memnuniyetsiz adamla kim sevgili olur ki. Dilinin ucuna sigara için sözü geldi ama tuttu kendini. Adam kısa bir süre öyle bekledikten sonra kitabı gönülsüzce elinden aldı. Adamın beklemesinin nedeninin kararsızlık olmadığını anladı. Kadını, elini uzatıp uzatmayacağı konusunda tartmıştı kendince. Kadının da adamın ön yargılarından çekindiğini fark etti. Kesinlikle ilk görüşmeleri olduğuna kendini ikna etti. Adam kitabın adına ve arka kapak yazısına baktıktan sonra kitabı küçümseyen bir tavırla, sabırsızlanan kadına uzattı. Gönülsüz adam teşekkür etti. Kadın da. Sonra da, bu ismi hiç duymadım, dedi kadın, siz değilsiniz değil mi bu? Kadının sesi inceydi. Sakin biri olduğunu düşündü.
Yok, ben değilim, öyle saçma ismim yok, dedi.
Kadın boş bulunup sizinki ne diye sordu.
Yekta, dedi.
Kadının dudaklarını ısırdığını görünce gayri ihtiyari ağzından çıktığını anladı.
Genç biri dedi, bu ikinci kitabı ama okumaya değer bence.
Bu kadar sakin ifade ettiğine şaşırdı. Kadın kitabı karıştırmaya dalınca tekrar paten kayan çocuklara döndü. Ruhunun açıldığını hissetti.
Çocukları sevmediğini hatırladı aniden ama yine de onları izlerken ruhu açılıyordu. Çelişki mi bu? Belki, dedi içinden. Yüzüne gelen bir tutam saçı geriye attı. Pandemiden önce de her sene gezmek için uğradığı şehrin o noktasında paten kayan çocukları izlerdi. İçi sevinç ve hayretle dolardı. O durumda ayakta kalmak bile o kadar zorken bir de üstüne hareket etmek, yürümek, hatta koreografi yapmak bir an dünyanın en zor işlerinden biri gibi geldi ona. Çocukken paten kaymayı hiç düşünmüş müydü acaba. Zihninin anıları sakladığı çekmecesini çekti, içine baktı. Çocukluğuyla doluydu ama pateni bulamadı o anıların içinde. Olsaydı da kayamayacağını düşündü. O dağ köyünün yollarında traktör bile zar zor hareket ederdi. Üstelik çok da sivri taş olurdu yolun kenarlarda.
O dağ köyünde yine de onu eğlendirecek şeyler bulmuştu. En iyi zevkini hatırladı. Babaannesinin yirmi insan boyunda dediği o koca kayayı düşündü. Zaten babaannesi birçok sayıyı 20, 50 ve yüz yardımıyla ölçeklendirirdi.
Boyun kaç senin?
170 cm.
Yani bir tane 100, bir tane 50 ve bir tane de 20 mi?
Evet, ana. Ana diyordu babaannesine.
Ah, bana ad veren dünyanın en sessiz insanı, ana.
Artık yaşamadığını göre o da diğerleri gibi ondan bahsederken rahmetli demeliymiş gibi hissetti bir an ama biraz sonra buna alışmak istemediğini bir kez daha net söyledi kendine. Rahmetli demeyince de evdekiler ters ters bakıyordu ona. Oysa rahmetli dediğim zaman kızmaları gerekir, öyle değil mi diye sordu sesli bir şekilde. Cevap almak için yan tarafa döndü. Kimse yoktu. Gittiklerini fark etmemişti. Yanında oluşan boşluğu bile hissetmemişti. Bir sigara daha isteseydim keşke, şimdi kim meydanın başına kadar yürüyecek diye konuştu içinden.
Önüne dönünce kadını gördü. Korkuluğa hafiften yaslanmış, bir telefona, bir onun yüzüne bakıyordu. Çocuk yoktu, gitmiş ayı oğlu ayı dedi içinden. Kadın bir şeyden emin olunca ona doğru yürüdü. Saçı kıvırcıktı ve omuzlarına anca dökülüyordu ama yürürken omuzlarını dövüyor gibiydi. İyice yaklaşınca fark etti, kakül yapmıştı. Zafer kazanmış bir edası vardı. Kendisine gülümsedi kadın. Boyu kısaymış. Sen çok uzunsun değil mi diye çıkıştı kendine. Kadın, önüne gelip durdu, çekinerek, rica etsem kitabı benim için imzalar mısınız, dedi. Gözleriyle ayı oğlu ayıyı aradı etrafta, yoktu.
Olur anlamında başını salladı. Kadın kitabı uzattı. Çantasının dış cebinden dolma bir kalem aldı. Neden gitmişti ki. Kendisi yüzünden olabilir miydi? Sormalı mıydı, emin olamadı. Sağ bacağını sol bacağının üstüne koydu, kitabı açıp sağ bacağının üstüne koydu. İsminiz ne diye sormasına izin vermeden kadın adını söyledi. Heyecanlıydı. Kadının çenesinde bir gamze olduğunu fark etti. Derin değildi. İsminden sonra bir kesme işareti koyup den diye yazdı. Sonra küçük bir not ekleyip imzaladı. Altına da tarih ekledi. Kitabı kadına uzatırken burnundaki hızmayı fark etti. Şaşırdı. Az önce var mıydı. Emin olamadı. Yoksa kadın yüzünü taksit taksit mi gösteriyordu ona. Niye öyle yapsın ki diye düşünürken kadın memnun oldum deyip teşekkür etti. Eli uzattı, o da tuttu. Ben de, dedi kadının gülümsemesine aynı şekilde karşılık verirken. Kadın yerine dönünce o yine çocuklara baktı.
Kadın kendisine doğru yürümeden önce ne düşündüğünü hatırlamaya çalıştı. Ah, evet, babaannem. Yok değil. Babaannemin yirmi insan boyunda dediği kaya.
Evet, kayaya çıkardı. Sonra yüzünü doğuya dönüp gözlerini kapatırdı. Sıska kollarını bir korkulukmuş gibi açıp sessizce beklerdi. Yüzüne soğuk, sıcak rüzgârlar vururdu. Dakikalarca öyle beklerken hayallere dalardı. Kimi zaman dağcı olurdu kimi zamansa paraşütle atlayan bir çocuk. Yetişkin hâlini hiç hayal etmediğini fark etti. Bir tuhaf hissetti. Gülümsedi. Ama gülümsediğini fark etmedi. Hep çocuk hayal etmişti kendini demek ki. Otuz yıl sonra da çocuk kalan bir maceraperest. Olağanüstü bir kahraman. Şimdi değil yüksekliğe tırmanmak, filmlerde bile bir yükseklik görünce başım dönüyor, dedi içinden biriyle konuşuyormuş gibi. Demek ki eskiden yükseklik tutmuyordu onu. Ne zamandan beri yüksekliğin tuttuğu kafasına takıldı, öğrenmek istedi.
Yazdığı bir öyküyü hatırladı, intihar etmekten son anda vazgeçen biri, denizin çağrısından bahsediyordu o öyküde. O durumu bir anısından yararlanarak yazmıştı. Tam uçurumun başında durup denizi izlediği anısından. O zamanlar yüksekliğin tutmadığından emin oldu. Demek ki üniversite üçüncü sınıfın yazına kadar tutmuyormuş, dedi. Kafka’ya gönül borcunu ödemek için yazdığı Babama Mektup adlı metninde kapalı alan fobisini de yazmıştı. Nedeniyle birlikte ne zaman başladığından da bahsetmişti. Ama bir dakika kadar düşününce onun kurmaca mı yoksa gerçek mi olduğundan emin olamadı.
Ne önemi var, dedi sonra. Pandemi de bitti, daha ne istiyorsun. Daha ne mi istiyorum? Bir sigara. Başının ağrıdığı hissetti. Sanki bir anda ağrı girmişti. Gidip sigara almalıydı. Başka çaresi olmadığı düşündü.
İki dakika sonra sigara almaya gitmek için yerinden kalkınca kadınla adamı gördü. İkisinin de elinde külah dondurma vardı. Romantikmiş adam, dedi. Aralarında pek boy fark da yokmuş. Adam ayaktayken nedense uzun gelmişti ona. Yakıştırdı onları. Bütün çiftlerin aslında yakıştırdığını fark etti. Güneş de kızıla dönmüş, her şey hazır dedi, eve gitmeden el ele de tutuşur bunlar.
Elindeki kalemi çantaya koymaya davranınca durdu. Birkaç saniye kadar dondu. Nemden yapış yapış olan vücudunda bir soğukluk hissetti.
Kahretsin, Yokluk Sızısı'nı kendi adımla imzaladım, dedi. İki avucuyla yüzünü kapattı.
Meydanın başına kadar başındaki ağrıyla yürüdü. Büfeden bir sigara ve çakmak aldı. Havanın serinlediğini hissetti. Güneş batmak üzereydi. Bir sigara çıkarıp kokladı. Dudaklarına götürdü. Bıyıklarına bir şey olması korkusuyla başını eğip öyle yaktı sigarasını. Derin iki nefes alınca, kadına kitabı gerçekten uzatıp uzatamadığını düşündü. Kararsız kalınca çantasını kontrol etme fikri belirdi kafasında. Tam çantayı açacaktı ki arkadan biri onu iki koluyla sardı. Dönüp baktı, arkadaşıydı. İki saattir seni bekliyorum, ağaç oldum burada, diye çıkıştı. Konuşmaya dalınca unuttu, çantaya bakmadı.
Saat kulesine doğru yürüdüler.






