Yüklük
22 Haziran 2019 Öykü

Yüklük


Twitter'da Paylaş
2

Adı Nurcan. Bekâr. Kırkını geçkin, ellisine küskün. İcra memuru. İki oda, bir salon bir dairede yaşıyor. Daireden çok dikdörtgen aslında. Evi de onun gibi köşeli ve az odalı. Upuzun koridorun sonundaki oda, onun yatak odası. Uyumak için. Bazen de, el yordamıyla bulduğu, arada sırada hatırladığı kadınlığına dokunmak için. Kilo aldığından beri, kendine çift kişilik bir yatak aldı. Yeni. “Yatak odasını kız tarafı yapar” dediklerinde, kendi seçip beğendiği yatak odası takımı, vidalarından sökülmüş bir halde, vidalarından sökülmüş diğer dolaplar, çamaşır makinası ve kutularla beraber evin diğer odasında duruyor. Diğer oda, yüklük. Nurcan’nın yükü.

Sabahın erkeninde, işine yetişme telaşıyla başlıyor gün. Çaydanlığın altına su, üstüne bir tane demlik çay poşeti koyup tuvalete gidiyor. Sonra, yüzünü yıkıyor çarçabuk. Çenesinde büyük bir et beni. Cımbızla aldıkça daha güçlü ve sert çıkan iki kıl beninin üzerinde. Gün geçtikçe daha siyah. Akşamdan hazır ettiği, Nurcan’ın bacakları kısa olduğu için paçaları kısaltılmış siyah pantolonuyla, açık gri kazağını geçiriyor üstüne. Nurcan’ın göğüsleri büyük. Ne giyse, giydiğinin yakasından taşıyor. El değmemiş göğüslerine, sütü gelmeden kesilmiş. Göğüsleri, iki kocaman ağırlık ömrüne.

Mutfağa dönüyor tekrar. Buzdolabından peyniri çıkardığında garip bir koku sezince, peyniri kokluyor. “Ekşimiş,” diyor mutfak tezgâhına doğru. Yüzü de peynir kadar ekşiyor. Tavaya yumurta kırıyor. O sırada, ekşimiş peynirle, bir çöp kutusuna, bir tavaya gidip geliyor birkaç kez. Elleri terlemeye, soluğu hızlanmaya başlıyor. Peynirin vaktinden önce bozulmasına, onu aldığı mandıraya, buzdolabının ayarına ve dün sabah acele ile peynirin üzerini sıkıca kapatmadan buzdolabına koyduğu için kendine kızgın. Tavadaki yumurtanın sarısıyla beyazını, şöyle bir karıştırıp, ocaktan alıyor. Ömründe yediği en küflü peynirli yumurtasının hepsini yine de bitiriyor. Çaydanlığın da altını kapattığından emin olduktan sonra evden çıkıyor. Ağzında bir küf kokusu.

Saat 07:45 otobüsü, durağında, Nurcan’ı bekliyor. Sadece beş dakika. Daha fazla değil. Nurcan nefes nefese, otobüse biniyor. Göğsü, bir inip bir kalkıyor. Hızlı hızlı. Otobüsün camından bir süre dışarı bakıp, sabahın diğer sabahları tekrar eden aynı sabah olduğuna inanınca nefes alıp vermesi normale dönüyor. Adliye’ye yaklaşınca, çantasından personel giriş kartını bulup, boynuna astığında, oturuşu dikleşiyor Nurcan’ın. Boyu uzuyor. Kıvırcık ve gür saçlarını, arkaya doğru atıp, dur düğmesine basıyor.  Emir kiplerini seviyor Nurcan. Büyük binanın kapısında, gözleri parlayarak, giriş kartını turnikeye okutuyor. “Biiip” sesinden sonra, sert adımlarla koridorda yürürken, onun gelişi diğer odalardan da duyuluyor. Masasında duran dosyaları, o gün gidilecek adresleri, tek tek inceliyor. Siyah klasörü kalkan gibi kucaklayıp, haciz kararı çıkmış adreslere gitmek için, dahil olduğu ekibe katılıyor. Görevini hakkıyla yerine getirmek için hazır Nurcan. “Kimsenin hakkı kimsede kalmaz” diyerek hak almaya gidiyor. Kimsenin gözünün yaşına bakmıyor. “Zaten benim merhametinde değil ki. Ben, mahkemenin kararını uyguluyorum,” diyor. En çok da kendine.  Nurcan’ın, soğuk ve tek bir tonda okuduğu kararlar, evlere, iş yerlerine bir ateş gibi düşüyor. Haciz edilen malların, eşyaların akibetini, tek tek, acele etmeden anlatıyor. “Eşyalar bir süre, bir depoda kalır. Vidasından sökülmüş yatak odası takımları, dolaplar, çamaşır makinaları… Ödemenin yapılacağı, size bildirilen güne kadar orada bekler. Ödeme yapılmamışsa, açık arttırmayla satışa çıkarılır. Her şeyin bir bedeli var bu hayatta.”

Nurcan, günün son adresine, yorgun ama görevini yerine getirmenin huzurluyla vardı. Elindeki adresin kapı ziline, kararlı, uzun ama bir kere bastı. Neşeli bir kuş sesi doldurdu kulakları. Heyecanlı bir kadın kapıyı açtı. Kim olduğunu, neden geldiklerini bir çırpıda, kadının yüzüne silkeledi Nurcan. Kadını itip, elinde tuttuğu mühürlü, imzalı hakkıyla içeri girdi. Buyur edilmediği koltuklardan birine oturup, bacak bacak üstüne attığı sırada, evdeki eşyaları çoktan not etmeye başlamıştı. Kadın, “Ne olur biraz daha zaman verin,” dedi. Nurcan, “Tebligat elinize ulaşmış. Buna rağmen, borcunuzu size verilen sürede ödememişsiniz. Mahkeme kararı bu. Ben bir şey yapamam. Ya icrayı durduracak meblağı şimdi, geri kalanını, size sunduğumuz taksitlerle öder ya da şu an, icra işlemlerine başlarız,” tehdidini savurdu evin içine. Evde, ne var ne yoksa, bu tehdit ile zangırdadı. Kadın, “Bakın bu, daha kutusunda duran beyaz eşyalar falan, zaten bizim değil. Kızım evleniyor birkaç aya. Daha evini tutamadık. Eşyalar onun. Onun çeyizi yani. Lütfen yazmayın onları. Bir gelinin ahını almayın,” dedi. Nurcan’ın içinde bir yerde, bir yüklüğün kapısı aralandı. Nurcan, karın boşluğundan ağzına doğru yükselen küf tadını yutkundu. Dudağının kıyısında beliren seğirmeyi, parmaklarıyla bastırdı. Elleri terlemeye başladığında, “Söylediğim gibi, ancak size belirtilen meblağı öderseniz, şimdilik haciz işlemini durdurabilirim,” dedi. “Bizi evde bulamadığınızı yazsanız?” diye sordu kadın. Nurcan öfkelendi. “Hem borcunuzu ödemiyorsunuz hem de akıl öğretiyorsunuz. Hanımefendi hadi ama. Ödemeyi yapacak mısınız yoksa eşyaları kayıt altına alayım mı?” derken, içinde hızla kapanan yüklüğün kapı sesini duymadı. Kadın hızla kaybolduğu koridordan, elinde bir zarfla döndü. “Kızımın gelinlik parası bu. Bunu alın. Alın ama bu para size kefen parası olsun!” dedi. Alev alev yandı gözleri Nurcan’ın. Koltuğa yayılmış baldırlarını topladı. “Gelinliği damat alır” dedi, kadının elindeki zarfa bakarken. “Yaz” emretti yanındaki memura.

Eve gelir gelmez, dün akşam, çiğden hazırladığı etli soğan yahniyi düdüklü tencereye koyup, ocağı yaktı. Hışımla koridorda, banyoya doğru yürürken, yüklüğün önünde durdu. Uzun uzun kapı kolunu tuttuktan sonra yüklüğün kapısını açtı. İçi eşya dolu odanın kapısı aralanır aralanmaz, orada duran, ağır, hiçbir yere gitmemiş, bir günün kancasında ve düğün davetiyelerinde asılı kalmış bir tarihin ağrısı Nurcan’ın üzerine çullandı. O aralıktan, gelin topuzundaki paramanaların sıkıştırdığı bir zamanın içine damla damla sızdı Nurcan. Karın boşluğunda bir ağrı duydu. O ağrıyla, üzerleri çarşaf örtülü çeyizine, onların üzerindeki ahlarına tek tek dokundu. Dokundukça yanan parmak uçlarını, bir kez daha, okşamakla boğmak arasında, eşyaların üzerinde gezdirdi. Parmak uçlarıyla yaptığı bu soluk soluğa yolculuğun sonunda, duvarda, bir çiviye askısından asılmış gelinliğini aldı. Yıllar öncesinde kalmış bir gün, tel tel kucağına döküldü. Nikah günü, evlenip, herkes gibi, onunla birlikte mutlu olacağına inandığı adam nikaha gelmemiş, Nurcan, gelinliği ve gelin topuzuyla, çok kalabalık bir fotoğrafta yapayalnız kalmıştı. Saatlerce duvağı yüzüne örtülü bekledi. Üzerinden çıkarmak istemediği gelinliğini, yalvar yakar sırtından çıkarırlarken, o gün, gelinlikle beraber Nurcan’ın derisi de soyuldu. Nikah salonunun bekleme odasında, açık bir yara olarak kaldı Nurcan. Kimse ona dokunamadı. Sonra, içindeki odaları, etini sımsıkı örtecek, kat kat, yeni bir deri çıkarıp, hayata kaldığı yerden, daha kalın ama çok uzaktan katıldı.

Üzerindekileri çıkartıp, gelinliğini kalçasından geçirirken patlayan dikişlere aldırmadan, gelinliğini ve yirmili yaşlarının derisini tekrar giyindi Nurcan. Kapanmayan sırt fermuarını ve yüklüğün kapısını açık bırakıp, yere uzandı. Az önce yanan parmak uçlarıyla bu kez, gelinliğindeki boncukları koparmaya başladı. Gözlerini sımsıkı kapattı. Bir süre sonra, apartmanı, keskin bir et kokusu bastı. Kokunun, Nurcan’ın dairesinden geldiğini fark edince, kapıcı, onun kapısını tıklattı. İçeriden düdüklü tencerenin uzun ve acı “tıııs” sesi geliyordu.


Twitter'da Paylaş
2

YORUMLAR


Mekselina Mirza
Tebrikler...
12:23 AM
ERDAL YILDIZ YILDIZ
Mükemmel.
9:22 PM

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR