“Sonra,” dedi kadın, sustu. Oda dağınık ve griydi. Yağlanmış, rengi solmuş mavi kanepede çırılçıplak uzanmıştı. Açık pencerelerden birine baktı ve, “Bunlardan birisini kapatsak mı,” diye sordu adama.
Adam, “Üşüdün mü,” dedi.
“Çok.”
Kadın, bedenini büzdü, yine de davetkârdı. Güzel kokuyordu. Bedeni parlak, pürüzsüzdü. Eti sert fakat korunmasızdı. Ne ki ilk bakışta yaşını göstermeyen lekesiz ve heyecanlı yüzünde, görünmez bir tülün ardından bakan yaşlı gözleri vardı. Nerede olduğunun farkında, odayı kanıksayan, kendine katan ve sanki yüzyıllardır burada unutulmuş da unutulmuşluğa inat çürümemiş bedeni ve gözleriyle içiyordu odayı battaniyenin altından. Bu odaya birkaç kez daha gelmişti fakat ilk kez kendini iyi hissettirmişti kadına oda, her yerini izledi odanın.
Kocası evdeydi. Kocasını düşündü. Evde güzel mobilyaların ve muhteşem düzenin içinde bir biblodan farksız yaşayan kocasını düşündü. Umursamaz ve bencil, diye geçirdi içinden. Bir biblo kadar bencil… Bir parazit. Karşısında çıplak oturan adama baktı. Hayatında ilk kez çırılçıplak oturan birini görüyordu. Kocası geldi yine aklına, o hiç böyle değildi. Çıplaklığı hırpalayan, acıtan bir adamdı. Çıplaklığı seven ama severken öldüren bir adamdı kocası. Acelesiz, sakin ve düşünceliydi adam. Geniş omuzları, kemikli ve orantılı yüzüyle, uzun parmakları ve keskin hatlarıyla işte tam karşısında sanki görünmezmiş gibi oturuyordu. Dalgın dalgın sigarasını içen bu varlığı ve bu heykelsi oturuşu seyretti kadın. Adamın utanmaması, dahası odaya dağılmış bu destansı heykelin sonsuza uzanışının kendisindeki tesiri ile kendi cüreti ve cevvalliğini iliklerinde hissetti kadın. Bedeninin her bir zerresinden taşan arzu, odada burnu ıslak bir köpek gibi geziniyordu. Arzu, odayı adım adım kokluyor, kitaplarda duruyor, birden irkiliyor, gözlerini adama, oradan kadının kalçalarına dikiyor, nefesini sıklaştırıyordu. Yerde pislik içinde tüm ağırlığı taşıyan halıya uzanıp kulaklarını havaya dikiyordu sonra. Suskunluk ve soluklanma bin yıla yayıldı.
Kadın kocasını düşündü. Bir biblo. Bir katil.
“Neden buraya geldiğimi hiç sormadın,” dedi kadın. Adam duymadı, dalıp gitmişti.
“Bana, diyorum,” diye devam ederken çıplak bedenini battaniyeden sıyırıp adamın yerdeki gömleğini alıp üzerine geçirdi. “Neden buraya geliyorum, diye sormadın.”
“Ne kadarını sorabileceğimi hiç bilemedim,” dedi adam, yerdeki bira şişesine uzandı. Eğildiğinde göbeği pörsümüş organını kapattı. Kadın bedenleri izliyordu, ilk kez görmüş gibi inceliyordu eti, kemiği, ışığın tende gezinişini… Lekeler, sivilceler, kıllar ve eğreti duruş, vazgeçiş, geniş göğsü adamın, güç, nefes… Ne önemsiz, ne boş, ne aynı, ne güzel ve ne çirkindi bedenler… Anbean, görünmeden, sinsice çürüyordu beden. Hafızasız bir makineydi sadece. Sürekli unutup yeniden istiyor sonra da toprağa karışıp yitip gidiyordu. Burnu ıslak köpek başını kadının kulağının arkasına soktu, uzun uzun kokladı rayihayı.
“Mesela,” dedi kadın, gülümsedi. “Annene benziyorsun diyorlar bana.” Adamın güzel dudaklarına yapışma hissini bastırdı, içi taştı.
“Bense bir yüzüm olduğunu bunu söylediklerinde hatırlıyorum,” dedi. Adam uzun vakittir ilk kez yüzündeki ifadeyi değiştirdi, ağzı gerildi, düzgün dişleri parlak bir gülümsemenin ardından göründü tekrar. Daldığı dibe bir topuk vurarak yüzeye çıktı, gözüne yaşamın ve hazzın tadı yeniden vurdu. Kadına bakıyordu, burnu ıslak köpek, kuyruğunu sallayarak geziniyordu odada.
“Çünkü kendi yüzümü her sabah görsem de aslında benim yüzüme bakan sensin, ben değilim,” deyip bir sigara yaktı kadın. Üşümesi geçmişti.
“Kocam,” dedi tülün arkasındaki gözlerini adama dikerek… Adam, kadının yorgun ama istekli yüzünü izliyordu. Dumanın tavana doğru seyrelişinin ardında bir vaha, bir savaş alanı vardı. Tuhaf, şiddetli bir kelimeydi ağzından çıkan. Kelimeleri yeterli ve iyi kullanamadığını düşündü. Her zaman suçlayacak bir şey bulunurdu, en çok da kelimelerdi suçladığı... Adam ona acısın, onu anlasın istiyordu. Onu sarsın, öpsün, bedeninin hasarını şifalandırsın istiyordu. Sigarasından derin bir nefes çekti, ağır ağır verdi dumanı. Adamın kollarında belirmiş yılankavi damarlara dokunmak istedi. Adamın tanımadığı ama şimdilerde bildiği kokusunu iyice hissetmek, boynunu ve omuzlarını, öpmek ve o tadı bazen nefrete, bazen aşka ve hazza dönüştürebilmek için dilinde toplamak istedi. Adam hiç şaşırmamıştı. Kadın oturuşunu düzeltti, arkasına yaslandı ve adama baktı. Elini tutsun, saçını okşasın diye beklediği o hamle yerine, daha da derinleşen bakışların üzerinde yoğunlaşmış gözkapakları vardı karşısında. Sigarasını yerdeki yemek tabağında söndürdü kadın. İçini çekti. Adam da herkes gibiydi, onarılmayacak kadar hasarlıydı o da.
Açık pencereden gün batımı salınıyordu odaya. Burnu ıslak köpek kanı kokladı, yüzünü buruşturdu, uğultulu, acı dolu sesler çıkarmaya başladı. Turuncuya çalan gökyüzüne baktı kadın, kulağında bir çınlama vardı. Yanlış yere basmış ve orada olmaması gereken mayın patlamıştı işte ama ölmemişti. Sağır eden bir çınlama. Yerde sırt üstü yatıyordu ve ölmek üzere olduğunu bildiği halde gökyüzünde ahenkle salınan, sağa sola titreten salınımlarıyla senkronize uçuşan sığırcık sürüsünü izliyordu. Bu mağarada çırpınan, çıkmaya çalışan ama çıktığında ne yapacağını da bilemeyen bir hayvan gibi debeleniyordu adam. Kadın, yay gibi gerilmiş göğsünü büzdü, kendine kapandı. Kanlanan gözlerini adama dikti. Onu sevmek, sımsıkı sarmak, onu kendi içinde saklamak istiyordu.
Bir köy evinin duvarında asılı, eğrilmiş, unutulmuş bir çerçeve, bir çocuğun gülümsemesi, masumiyetin iğdişi, ne bu diye düşündü. Sesi çıkmıyordu. Yerde uzanmış ölmeyi bekliyordu, şarapnel parçaları her yerine saplanmış boylu boyunca yerde uzanırken kalan son yaşam kırıntısına gözünü dikmiş hayatın ve doğanın muhteşemliğini sağa sola birlikte salınan sığırcıklarda arıyordu. Kuşlar birlikteydi, biz sadece kalabalıktık. Sıkışıp kalmıştı. Yaşamın tam ortasında sıkışıp kalmıştı. Fırlatılmışlığına değil fırlatılıp unutulmayışına, her dirhem sıkıntısının izlenişine öfke duyuyordu. İşte bu odada tüm çıplaklığı ve olmayan yüzündeki olmayan gözleriyle ağlamaya başladı kadın.
“Yapma,” dedi adam. “Ağlama.”
Adamın sesi kadının yüzüne vardığında kadın hıçkırıklara boğuldu. Yine tüm gülümsemeleri içinde toplayıp, bir müstesna anda hepsini düzgün dudaklarından sığırcıklar gibi uçurarak gülümsedi. Kadın, şaşkındı. Bir boşluktan süzüldü kadın. Ter kokan, ten kokan, çıplak ve giyinik, özgür ve tutsak, var ama yok bir boşlukta yankılanıp durdu. Tutunmak istememecesine düşüyordu. Düşüşü kanıksadı. Odadaki karasinek yüzyıllardan taşıdığı vızıltısıyla kutsadı yaşamı ve acıyı. Sevişmek lazımdı belki, diye düşündü kadın.
“Üşüdüm,” dedi. Gözyaşlarını sildi. Adamdan, onu yaratma küstahlığı ve bencilliğini gösteren tüm tanrılar adına özür dilemek istiyordu.
“Battaniye örteyim mi üzerine,” diye sordu adam.
“Evet,” deyip adamın gömleğini sıyırdı üzerinden.
Burnu ıslak köpek kadının teninde gezindi. İçi kıpırdadı kadının. Adamın kaburgasını kırmak istiyordu. Yaratılmışlığın çamuruna bulanmış kadınlığını battaniyenin altına sakladı. Toprağı yumuşatan suyun ıslaklığı bacaklarının arasında geziniyordu, kuytular ılık ve nemliydi. Adamın isteksizliğini, tedirginliğini hissetti. Çocukluğunu, utangaçlığını…
“Yanıma gel,” dedi kadın. Battaniyeyi araladı. Kadının vücudunun hatları dingin bir deniz gibi ışıldıyordu. Adam, ağır bedenini kaldırdı, kadının yanına uzandı. Başını kadının boynuna dayadı. Odaya sinmiş sigara kokusu iyice ağırlaşmıştı. Zihninde bir anda evinde buldu kendini kadın. Çırılçıplak, görünmez ve yüzü olmadan dolandı salonda. Kocası yeni aldıkları koltuklardan birine uzanmış televizyon izliyordu. Karısını bekliyordu. Saldırıyı, hükmetmeyi… İşte oradaydı karısı, görmüyordu yine kadını… Bir bibloydu kocası. Kadın evde gezinmeye devam etti, soğuk mutfağa, düzgün yatağa baktı. Bibloyu aldı çere çarptı. Adamın elleri kadının sıcak bedeninde geziniyordu. Yağmalanmış bedenleri dirhem dirhem bağırıyordu. Adamın elleri kadının hiçe sayılmışlığını iyileştiriyor, kadın adamı öperek şifalandırıyordu. Akşamın ele geçirdiği camdan ayın gölgelendirdiği bulutları izliyordu kadın ara ara. Tanrılar, onları daha rahat görebilsin diye perdeyi araladı. Tanrılara gerçekten izlenecek bir şey sunmak istedi. Burnu ıslak köpek nefesini sıklaştırdı. Sığırcıklar gece görmez olmuşlar, buldukları dallara, kovuklara sığınmışlardı belli ki. Adam, kadını uzun uzun izledi ve, “Yüzün,” dedi, “öyle güzel ki.”
Yavaşlayan nefeslerin sesine karasineğin vızıltısı karıştı.






