Sadece bir imza almak için neredeyse bin kilometre gidip gelecektim. Her şeyde olduğu gibi bunu da benim üzerime yıkmışlardı da bir şey diyememiştim. Otogara gelmeden muavin çocuğa ilçe dolmuşlarının kalkış saatlerini sordum, çoğu ilçeye saatte bir kalktığını ama benim gideceğim yerinkinin iki saatte bir olduğunu öğrendim. Birazdan varırdık otogara, belki yetişirdik. Ne kadar çabuk işimi halledersem o kadar iyi olacağını düşünüp umutlandım. On ikiye beş kalana kadar da saf gibi korudum ilçenin dolmuşuna yetişme umudumu. Bunun saflık olduğunu on ikiyi kırk geçe otogara girince ancak anlayabildim.
Artık dolmuşu kaçırmış olmanın rahatlığıyla çay ocağını buldum. Oturmamla çayımın gelmesi bir oldu. Küçükten bir çocuk, “Buyur abim,” deyip bırakıverdi küçücük bardaktaki acı çayı. Uslu uslu çayımı içip döndüğümde yapacaklarımı ya da üstüme yıkılacakları düşünürken arkamda oturanlardan birinin, “Hiç mi şansı yaver gitmez bi adamın?” dediğini duydum. İstemeden duymuştum ama yine de devamını merak edip kulak kabarttım. Allah affetsin ama birçoğunuz daha iyisini bulma hırsıyla şükür nedir unutmuş olsanız da benim gibiler şükre sarılmak için hep kendimizden daha kötüsünü ararız. Aradığımı bulma umuduyla dinlemeye başladım.
“Nereye açmış dükkânı?”
“Zeki’nin altına?”
“O ne demek?”
“Var ya çarşıda iki tane yan yana apartıman, biri dört katlı öbürü altı,”
“Eee?”
“İşte dört katlı olan Zeki, altı katlı olan Metin. Aynı yıl yapılmalarına rağmen Zeki’yi yaptıran Köse Mehmet dört kata zor ruhsat alırken Köse Sait altı katı konduruverdi de bir Allah’ın kulu bir şey demedi. Ondan sebep birine Zeki öbürüne Metin dedi ahali.”
“Akraba mı ki bunlar?”
“En hasından. Özbeöz karındaşlar. Sait ne kadar uyanıksa Mehmet o kadar saftır. Biraz da ondan apartımanlara Zeki Metin dendi ya… Sen küçüktün hatırlamazsın, sonra da gittin zaten buralardan.”
Hevesle dinliyor, dinlerken acı çayımı soğutuyordum. Konuşmanın burasında masaya atılan bozuk paranın tıngırdamasını duyunca moralim bozuldu. Ayağa kalktıklarını, birinin sandalyeyi geri iteklediğini, öbürünün sandalyesini tek hamlede kenara çekip masanın üstünden poşet gibi bir şey aldığını, birisinin önce kendisinin sonra arkadaşının sigarasını yaktığını ve sonra ikisinin birlikte uzaklaştıklarını duydum. Hikâyenin geri kalanını merak etsem de yapacak bir şey yoktu. Aradığım drama sıra gelmeden ayrılmışlardı çay ocağından. Zeki Metin filmlerini düşündüm ve sanırım kendi kendime gülümsedim. Sonra Zeki’nin ne garip bir isim olduğu düşüncesi bir anlığına aklıma geldi, geldiği gibi gitti.
Dinleyecek kimsenin kalmamıştı. Masadaki çayın kalanını tek dikişte içtim ve içmemle birlikte çaycı çocuğun başımda bitmesi bir oldu. “Tazeleyim mi abim?” diye sordu, başımı salladım. “İlk defa mı geliyorsun şehrimize?” diye sordu, başımı salladım. Sesimi duymak istiyordu sanki. En son, “İsmin neydi sayın abim?” dedi.
Oturduğum masanın hemen yanında sırının yarısı dökülmüş bir ayna vardı. Aynaya baktım, yüzüme baktım, hayatımı düşündüm, biraz önce kulak misafiri olduğum adamları düşündüm. Bunların hepsi muhtemelen üç saniye sürdü. Sonra kafamı kaldırdım, çocuğa baktım. “Zeki,” dedim. “İsmim Zeki.”
Çocuk gülümsedi. “Tamam Zeki abim,” dedi, “bakışlarından belli zaten zeki olduğun, hemen getiriyorum çayını.”






