– Geldi mi?
– Evet efendim içeride. Sizi bekliyor, konuşmaya hazır.
– Durumu nasıl?
– Birkaç gündür ağlamıyor. Daha sakin. Anlatmak istediğini kendisi söyledi.
– Görüşmeyi kayıt altına alın. Kameranın biri sadece yüzünü çeksin. Daha sonra ihtiyacım olacak o görüntüye.
– Tabii ki efendim.
– Bu arada kayıtlar gizli alınıyor değil mi? İzlendiğini bilmemesi gerek hastanın.
– Merak etmeyin hocam, odada sadece ikiniz olacaksınız!
– Pekala, ben çağırmadığım müddetçe, hiçbir koşulda içeriye girilmesini istemiyorum. Hiç kimse girmeyecek anlaşıldı mı?
– Kesinlikle öyle olacak efendim.
– Merhaba Şenol, nasılsınız?
– Daha tanışmadık ki, adımı böyle doğrudan söylemeniz hoşuma gitmedi.
– Ah evet, özür dilerim, haklısınız. Ben Doktor Bahri. Bildiğiniz gibi psikiyatri hekimiyim.
– Evet, sizden çok söz ediliyor buralarda Bahri Bey. Hoş geldiniz, ben de Şenol işte.
– İyi görünüyorsunuz Şenol. İzniniz olursa sohbetimiz sırasında size sadece adınızla seslenmek isterim.
– “Adımla çağır beni, ya Rab! Seslenince yanıtla beni!”
– Mezmurlar Kitabı, Bab 51 değil mi? 54 müydü yoksa?
– Ooo! Biliyorsunuz hocam kutsal kitapları. Emin değilim ama siz öyle deyince aklıma bu söz geldi. İstediğiniz gibi hitap edebilirsiniz bana. Bu isimde bir kitap da vardı sanki değil mi?
– André Acimen’in bir kitabıdır ama o da Tevrat’tan almış bu sözü. Zaten orijinal metinde kullanıldığı bağlam çok daha derinliklidir.
– Hocam çok sevindim sizin gelmenize. Ben… Bakın ben açıkçası ne yapacağımı bilmiyorum hocam. Çok zor benim için. Her şey çok zor… Neden böyle oldu bilmiyorum hocam. Tüm yaşamım…
– Şenol… Şenol ağlamayınız lütfen. Konuşacağız ve emin olun sohbetimizin çok yararı olacaktır iyileşmenize.
– Bilmiyorum hocam. Ben… İnanın bilmiyorum. Çok ihtiyacım var. Size çok ihtiyacım var.
– Sizi çok iyi anlıyorum Şenol. Siz de bilirsiniz ki, anlatmak, anlaşılmak başlı başına bir şifadır.
– Biliyorum hocam. Ben hazırım. Anlatacağım size. Sadece, anlatmak istiyorum artık.
– Harika. Bakın bu buluşmamız, bu sohbetimiz bile göreceksiniz ferahlatacaktır içinizi.
– Nereden başlasam bilmiyorum hocam.
– Şenol, sizden tek bir şey rica edeceğim.
– Buyrun tabii ki.
– Belirli bir çerçeve çizmenize gerek yok. Dağınıklık, rastgelelik de, bir bütünlük taşır içinde. Hatta kronolojik anlatıdan çok daha içten ve çok daha sağlıklı sonuçlar verir. Bu nedenle Şenol, deyiş yerindeyse, aklınıza estiği şekliyle anlatınız.
– Tıpkı vahiy indiriliyormuşçasına mı hocam?
– …. Evet. Evet, evet, öyle de diyebiliriz galiba, haklısınız. William Blake okumuşsunuzdur diye tahmin ediyorum.
– Okudum, doğru bildiniz. Ama her zaman Rimbaud'yu daha yakın yakın bulmuşumdur kendime.
– Hepsini konuşuruz. Şimdi Zevey’i anlatın bana. Sonra Kâhin’den de konuşuruz sizinle.
– Zevey… Hâlâ inanamıyorum. Nasıl, nasıl oldu bu. Oysa her şey…
– Anlatın, korkmayın.
– Hocam, ben, ilkokul çağlarımdan beri toplumun genel ahlakına, kültürüne, inançlarına uymayan; davranış ve kişiliğinde anlaşılmaz bir sapkınlık ve eksantriklik taşıyan insanlara karşı hep bir yakınlık, hayranlık ve… Nasıl denilir ki… Karanlık bir özlem duymuşumdur. Hatta insanlar arasında yalnızca bu türden varlıklara üstün ve ilham verici şahsiyetler gözüyle bakmışımdır.
– Gerçek sanatçılara özgü son derece değerli bir mizaçtır bu Şenol. Bütün büyük şairler, düşünürler, çığır açıcı öncüler sizin ruhunuzdan taşıyordu. Sizler başlı başına ayrı bir ulussunuz.
– Hocam cinlere, fizik ötesi varlıklara ve tüm o spiritüel anlatılara katiyen inanmam ben. Son derece katı bir materyalistimdir.
– En azından şimdilik, bir süreliğine de olsa ruh dediğimiz şeyin var olduğunu farz edemez misiniz misiniz Şenol? İnanın demiyorum bakın. Bir anlığına var sayın sadece.
– Haa, fakat talihe ve çarpılmaya inanıyorum hocam! İşte bu yüzden Zevey’i ilk kez gördüğüm o an, kalbim küüt diye vurmuştu.
– İlk görüşte, o çarpışma anında tam olarak ne hissetmiştiniz?
– Bu onlardan biri demiştim.
– Resullerden mi?
– Evet, evet hocam onlardan, elçilerden, habercilerden biriydi o. Benim için geldiğini anlamıştım. Maddeler veya unsurlar arasında dolaşan bir kuvvet olduğuna inanıyorum ben hocam. İnsanın insana nüfuz etme gücüne ve akıl dediğimiz şeyin dışında, ağaçlarda, taşlarda, havada, sularda da olan tanımlayamadığım başka bir duyuşun başka bir niteliğin, bilmediğimiz ve belki de asla bilemeyeceğimiz çok uzak ufuklara salınabildiğine de inanıyorum ben hocam. Bir materyaliste göre çok fazla şeye inandığımın farkındayım. Ancak görür görmez, tıpkı uzay boşluğundaki büyük bir gezegenin daha küçük başka bir gezegeni tutup bırakmaması, uydusu yapıp yörüngesinde döndürüp durması gibi o kadına kapıldım ben de. Kaçmaya, uzaklaşmaya çalıştıkça onun soluğunun sıcak buğusunu ensemde daha yakından hissettiğim bir kapılmaydı bu!
– Tasvirleriniz çok güçlü.
– İnsan beyninde filizlenebilecek en kompleks ve en anlaşılmaz tasavvurların toplanıp biriktiği son derece psişik, baş döndürücü adeta dinsel bir fanatizm derecesinde yoğun bir kapılmaydı benimki. Kökleri kimsenin göremeyeceği kadar derinlerde olan bir saplantıydı belki… Bilmiyorum hocam. İnsan, yaşamında öyle bir noktaya geliyor ki, sadece bilmiyorum demek geçiyor içinden. Şimdi siz bana; sen şu anda hangi formdasın, hangi zamandasın, ölmüş de aynı yerde, başka bir nitelikte tekrar dirilmiş olabilir misin diye sorsanız bilmiyorum diye cevaplarım ben gene sizi. Artık, emin olduğumu söyleyebileceğim hiçbir şey kalmadı.
– Harikulade! Peki hissettiğiniz duygu neye benziyordu Şenol? Betimlemelerinizi biraz daha günlük yaşamın sıradan kavramlarına indirebilmeniz mümkün mü?
– Aslında Zevey’i o ak gelinlik içinde gördüğüm an, hissettiğim ilk şey korku olmuştu hocam.
– Korku demek! Mesajcının korkuyla gelmesi ve yüreğe ürküntü vermesi alışılmadık bir fenomen değil. Hürmetin, bir anda zuhur eden derin hayranlığın ve yüceliğin karşısında ilk, korku belirir. Sûfi târiklerinde ve kutsal metinlerde bu olağandışı hâl, haşyet diye tarif edilir, bilirsiniz. Søren Kierkegaard da, yüceliğin farkına varıldığı anda ortaya çıkan o korkuyu ya da haşyeti, – Sizin durumunuz da buna benzer – kişinin onu hak ettiği ölçüde kavrayamayacak veya ona hiçbir zaman ulaşamayacak oluşuna duyduğu inançla ilişkilendirir. Yaklaşmak, bütünleşmek arzusu bazı durumlarda Şenol, o kadar yakıcı olur ki, acz içinde olan, küçük olan, yücelik tarafından adeta yutulmak, onun kendi bedeninde hulûl etmesini istemek raddesine gelir. Bununla birlikte böyle ilâhi karşılaşmalarda müthiş bir yoksunluk ve yitirme duygusu kaplar yüreği. Uzattım ben, affedersiniz Şenol. Siz devam ediniz lütfen.
– Evet, gerçekten de bir anda, daha önce hiç bilmediğim türden bir korkuya kapılmıştım. Yüzünü görür görmez bütün tüylerim dikilmiş; sırtımdan soğuk terler dökülmüştü. Ama aynı zamanda garip bir duygusallık, bir tür melankoliyle karışık çılgınca bir cinsel arzu da girmişti içime.
– İstediniz mi onu? Cinsel ilişkiye mi girmek istediniz Zevey ile?
– Evet, galiba. Fakat o, daha arka plandaydı. Benim asıl hissettiğim şey özlem ve şaşkınlıktı. Belki de mutluluk, heyecan, bilmiyorum. Nedir bu, demiştim kendi kendime, kim bu kadın? Ama hayatımı alt üst edip gideceğini öngöremedim işte. Çok gençtim ve birden kapılıverdim ondaki o şeye.
– Nasıl bir altüst olmadan söz ediyorsunuz Şenol?
– Zevey, beni bir uçurumun başına götürdü hocam. Arkama görünmez bir duvar çekti ve beni orada yapayalnız bırakıp gitti.
– Memleketinizden biri miydi Zevey?
– Bir bakıma evet. Ama sizin bu soruyu o anlamda sormadığınızı biliyorum. Bizim köylü değildi, hayır.
– Nereliydi peki? Nasıl bir ortamda karşılaştınız?
– Şimdi bunun için biraz geriye gitmem gerek hocam.
– Nasıl kolayınıza gelecekse öyle anlatın lütfen.
– Her şeyi bütün boyutlarıyla anlatabilmek olanaksız tabii ki. Her şeyi bilebilmek de olanaksız.
– Kuşkusuz doğru bu. Hafıza ve bilinç biz insanların en ezeli ve en içinden çıkılmaz problemidir Şenol. Tanrıları icat edişimizden bile eski bir meselemizdir bu. Proust’u okumuş muydunuz?
– Evet, okumaz olur muyum! Unutulmaz bir deneyimdi benim için. Devam ediyorum hocam.
– Lütfen.
– Zöre bacı vardı. Komşumuz. Kocası Faysal’dan yana çok dertliydi. Zöre bacı, bize gelir Faysal’ı anlatırdı anneme. Bir an evvel ölüp gitmesi için dua ediyorum Sariye, derdi. Her gün dua ediyorum, bir kamyonun, trenin, tırın altında kalsın diye. Suda boğulup gitsin diye yalvarıyorum. Fakat hocam, şu dünyanın işine bakın ki, bir sabah evinin önünü süpürürken birdenbire küt diye yıkılıp ölen de Zöre bacı oldu.
– Sever miydiniz Zöre bacıyı?
– Severdim, Zöre bacı iyi yürekli ama talihi yüzüne gülmeyen kadınlardandı.
– Faysal peki?
– Faysal’ı ben hayal meyal anımsıyorum. Zaten kırk yılda bir görürdüm o adamı. Fakat kimse sevmezdi Faysal’ı. Kendisinden başka kimseyi düşünmeyen, ne iş yaptığı da belli olmayan, berduş herifin teki diye söz edilirdi ondan. Zöre bacının ölümüne en çok Faysal sevindi zaten. Daha kadıncağızın mezarının başına bir taş bile dikmeden saçını bıyığını boyamaya başlamıştı.
– Sizin için anlamlı şeyler midir mezarlıklar ve dini ritüeller?
– Değil aslında. Ama niyeyse ben de sevmezdim o adamı. Neyse, Zöre bacı öldükten sonra, bu Faysal kayıplara karıştı. Buraları geçeceğim hocam, ben doğrudan Zevey’e geleyim isterseniz.
– Şenol, rahat olunuz. Bir plan veya kompozisyon şeklinde anlatmanız gerekmiyor. Aslını ararsanız bizim esas meselemiz Zevey de değil; sizsiniz!
– Doğru. Haklısınız ama Zevey’i tanıtmam gerek size. Bence onu tanımanız buradaki görüşmemiz açısından da önemli.
– Buyrunuz o halde, devam ediniz.
– Hocam, Zevey’i bizim köye bu Faysal getirdi.
– Nereden getirdi peki, biliyor musunuz?
– Güzel soru. Bizim oralarda, yani Maraş, Antep, Hatay yörelerinde böyle dağ köyleri olur hocam. Köy dediğim de şöyle: Beş on hanelik topluluklar diyeyim ben. Genelde küçükbaş hayvancılık yaparak geçinirler. Ve bu insanlar öyle devleti, toplumu, kent yaşamını pek bilmezler. Ne topluma karışırlar ne de kendilerine karışılmasını isterler. Dediklerine göre Zevey’i böyle bir köyden satın almış Faysal.
– Bu, bazı topluluklarda hâlâ devam eden çok kadim bir gelenektir Şenol. Ama tabii ki günümüz koşullarında ilkel ve kabul edilemez bir şey.
– Hocam ben anlayabiliyorum o insanları. Oralarda, o dağların içinde, zamanı durdurmuşlar. Başka bir uygarlık sürdürüyorlar ama bu mesele biraz başka.
– Devam ediniz.
– Faysal’ın bir arabası vardı. Renault 12 Station Wagon. Böyle detaylı söyledim çünkü o zamanlar köydeki tek otomobildi o. İşte o arabayı verip karşılığında da Zevey’i almış dediler.
– Zevey’i ilk nerede gördüm demiştiniz?
– Anlatıyorum hocam. Zevey köye geldiğinde ben hemen görmedim kendisini. Faysal, öyle sessiz sedasız almış, getirmiş zaten. Birkaç gün sonra bazı köylüler, Faysal’ın evinin bahçesinde tesadüfen görmüşler Zevey’i. Böyle bir şey, yani kimsenin bilmediği bir kadının bir anda ortaya çıkıvermesi, köylüler için şaşkınlık verici, alışılmadık bir olaydır hocam. Hemen dedikodular dönmeye başlar. Hele ki söz konusu olan Faysal ise! Kim bu kadın, nereden gelmiş, neyin nesi derken gerçek öğreniliyor tabii. Ama gene de söylentiler kesilmedi. Hocalar, sofular ve daha pek çok kişi Faysal’ı kınıyordu çünkü düğün çalınmadan, yemek verilip şenlik yapılmadan evlenmiş sayılmazsınız köy yerinde. Evlenmeden de yabancı bir kadınla aynı evde yaşamak oralarda asla kabul edilemez, fuhuş ve zinaya girer. Bu adam da yeni karısıyla rahat rahat yaşayabilmek için düğün çaldırmak istemiş.
– Çok da fena bir adam değilmiş sanki bu Faysal.
– Bilmiyorum, iyi biriydi belki de. İşte ben Zevey’i ilk kez o düğünde gördüm hocam.
– Görmeden önce, yani daha düğün yapılmamışken Zevey hakkında bir şey duymuş muydunuz?
– Bir hafta, on günlük bir zaman aralığından söz ediyoruz zaten hocam. Ha, gene de bakın dediğim gibi köylüler dedikodu yapmaktan geri durmadı. Antep’teki genelevlerin birinden getirdiği bir orospu falandır diyenler oldu. Kimileri de, herkesten gizlediği bir kızı varmış, bu kadın, işte o kız, diyorlardı. Hatta bazı tarikatçılar, Zöre bacının dirilip geri döndüğünü bile söylediler. Ama ben onu ilk kez, o düğünde gördüm ve benim için her şeyin başlangıcı da o an oldu zaten.
– Şenol, sohbetimizin başında konuşmuştuk Zevey’i ilk gördüğünüz anda ne hissettiğinizi. Korku, özlem ve güçlü bir cinsel çekim diye tarif ettiniz hislerinizi.
– Şimdi siz böyle art arda sayınca çok yavan ve basit bir şeymiş gibi geliyor kulağa, ama öyle değildi hocam, öyle değildi!
– Hayır, lütfen, tabii ki basit ve yavan bir şey değil. Basit olan sadece özetler Şenol. Özet her zaman basittir ama yavan değildir, asla! Fakat şu konudan da biraz söz edin lütfen: Zevey’i fiziksel görünüş olarak nasıl tarif ederdiniz mesela?
– Otuzlu yaşlarındaydı. Faysal altmışlarındaydı bu arada. Etsiz, yağsız, incecik bir vücudu vardı. Ama canlıydı, atik tetikti. Kara bir mızrak gibiydi adeta. Kılçık gibi bir iskeletin üstüne kuş gövdesi misali incecik bir deri gerilmişti sanki. Yüzünde çok çarpıcı bir ifade vardı. Dağlılara özgü bir esmerlik vardır hocam. Sürekli açık havada yatıp kalkmayla oluşan kuru ve sert bir çehre. Zevey’in yüzü de, asık değilse bile ciddiydi, bakışları yabaniydi ama yürüyüşü… Bakın yürüyüşü sanki birazdan uçup havalanacak bir kuşmuş kadar hafifti.
– Otuzlarındaydı dediniz. Bir kadının o coğrafyalarda ve öyle bir kültürde otuz yaşına kadar bekâr kalmasını biraz şaşırtıcı buldum açıkçası. Ne dersiniz?
– Haklısınız. Zaten dulmuş Zevey. Yani Faysal’ın dediğine göre daha önce bir evlilik yapmış. İlk kocası demiryolları için tünel kazan bir işçiymiş. Adam bir göçük altında kalıp ölmüş. On beş senelik bir evliliği varmış önceden Zevey’in. Bu da enteresan soru işaretlerinden biridir aslında.
– Neden?
– Çünkü hiç çocuğu yoktu Zevey’in.
– Belki adam veya kadın kısırdı, olamaz mı Şenol?
– Evet, olabilir fakat Faysal ile evlendikten bir sene sonra bir çocuğu oldu. Gerçi evet, haklısınız eski kocası kısırdı belki de.
– Yüzünde çarpıcı bir ifade vardı dediniz, biraz daha tasvir edebilir misiniz çarpıcı dediğiniz o ifadeyi?
– Bunu betimlemek zor. Aslında yüzünü hep gizlerdi. Şimdi düşünüyorum da yüzünü sadece o düğün günü net bir şekilde görebilmiştim. Evet, yüzünü hep kaçırırdı insanlardan Zevey. Gözlerinde, insanların görmemesi gereken ya da kendisinin görülmesini istemediği bir şey varmış gibi kimseye doğrudan bakmıyordu. Ben bizzat tecrübe etmedim ama çocuklar veya komşular tuz, şeker, salça gibi bir şey istemeye gittiğinde, onları uzatırken bile yüzünü başka yana çeviriyormuş. Bunu neden yapıyordu hiçbir zaman öğrenemedim. Onunla ilgili hiçbir şeyi öğrenemedim. Fakat alt dudağıyla çenesi arasındaki çukurumsu yerde, yan yana üç dikey çizgi şeklinde kızıla çalan bir dövmesi olduğunu bizzat gördüm. O dövmelerin ne anlama gelebileceği hakkında çok araştırma yaptım. Zevey’in geçmişi, kişiliği ve dünyayla kurduğu ilişki hakkında bana bir fikir verebilecek en kişisel işaret dudaklarının altındaki o dövmeleriydi. Fakat ne yazık ki okuduğum o kadar kitaptan ve sorup soruşturduğum eski zaman insanlarından işime yarayabilecek hiçbir şey öğrenemedim. Dediğim gibi Zevey benim için bir hastalığa, saplantıya dönüşmüştü. Gece gündüz onu düşünüyor, adeta çıldırmışçasına yakın olmak istiyordum ona. Bir bahane bulup evine gitmeyi düşündüm. Aslında içten içe şuna inanıyordum hocam: Yakınına varınca benim onu fark ettiğim gibi o da beni fark edecektir diyordum. Buna gerçekten inandım, hep inandım. Ama gidemedim. Hem biri görür de kadın hakkında dedikodu çıkarır diye korktum hem de doğruyu söylemek gerekirse onunla karşılaşacak cesareti göremedim kendimde. Bunu yapamayınca da, gittim uzaktan uzağa su kenarlarında, bağ yollarında hatta o evin sağında solunda aşağılık sapıklar gibi gizli gizli izlemeye başladım Zevey’i. Dışarıda bir işi olunca, çarçabuk halledip hemen evine dönerdi. Kimseyle konuşmazdı. Kimseye bir şey sormazdı. Aslında hiçbir şekilde konuşmuyordu. Evde de konuşmuyormuş yani. Mesela bir de, bizim oraların kadınları gibi giyinmiyordu Zevey. Siyah elbiseler giyerdi hep. Eteği, önlüğü, şalvarı, her şeyi siyahtı. Sadece başörtüsünün üstüne, ki o da siyah olurdu her zaman, Şii’lerinki gibi bazen yeşilimsi bazen de kırmızıya çalan bir türban sarardı. Günlerce, aylarca izledim onu ama hiçbir zaman göremedim, kendimi gösteremedim. Anlıyorsunuz değil mi hocam? Başka bir şeyden söz ediyorum; göremedim onu. Tanıyamadım, anlayamadım. O kadının kim olduğunu, geçmişini, yaşamla arasındaki o tuhaf, yadsıyıcı ilişkiyi, aklından neleri geçirdiğini, bizi ve tüm dünyayı nasıl gördüğünü hiçbir zaman öğrenemedim ben.
– Zevey’in yüzünü bir şeye benzetmenizi istesem neye benzetebilirsiniz?
– Bilmiyorum. Toprağa, yırtıcı kuşların başına, kurumuş ağaç kabuğuna belki.
– Zevey’in evine giden çocuklardan veya onunla konuşan kadınlardan duyup da ilginizi çeken bir şey var mıydı?
– Evet, vardı. Bakın gerçekten vardı. Bir kokudan söz ediyorlardı mesela. Dediklerine göre Zevey’in yakınına vardıklarında ondan bir koku geliyormuş. Bu koku ve bir de konuşmama meselesi vardı. Daha bir sürü garip garip şeyler oldu. Onları da anlatacağım. Dayanamadım zaten artık. Bu kadınla ilgili bütün bu esrarengizlikleri çözebilmek için gittim insanlarla tek tek konuşmaya başladım. Leto diye on beş, on altı yaşlarında bir kız vardı. Bu koku meselesini ilk ondan duydum. Kokuyu tarif edebilir misin diye sorduğumda bana çok acayip bir cevap vermişti: Burnumuzun aldığı türden kokulardan değildi, demişti. Zevey’den bir şey kokuyormuş ve birden ekinler, su kenarları, uçurum boyları falan geliyormuş insanın aklına. Sonra korkmaya başlamış Leto dediğim bu kız.
–Neymiş onu korkutan?
– Bilmiyorum, o kokudan dolayı korktum, çok korktum, demişti bana. Ben de, aynı şimdi sizin bana sorduğunuz gibi neden diye sormuştum Leto’ya, seni korkutan şey tam olarak nedir? Cevap veremiyordu kız. Anlatamıyordu. Ne kadar uğraştıysam onu korkutan şeyin ne olduğunu söylemedi veya söyleyemedi. Sonra, Zevey’in kimseyle hiçbir koşulda konuşmadığına dair bir rivayet de dolaşıyordu köyde. Happa Ana diye bir kadın vardı, sonradan öldü. Köyün ihtiyarlarından, bilirsiniz analarından biriydi. Ona sordum, sen ne diyorsun bu kadın hakkında söylenenlere Happa Ana dedim. Zevey’in o dağ köyünden zaten dilsiz, lâl geldiğini iddia ediyordu Happa Ana. Bazı başka dinlerde kadınlar, kocaları genç yaşta ölünce dünyaya küser, konuşmama yemini ederlermiş. Sonra ölünceye kadar siyahlar giyer ve mutlak bir suskunluğa çekilirlermiş. Dillerini kesenler bile olur demişti Happa Ana. Fakat köyde kayıkçılık yapan, Canavar Osman dedikleri bir genç daha farklı düşünüyordu. Bana sorarsan demişti Canavar Osman, o kadına olan şey her neyse, bu köye geldikten sonra oldu. Ben, Faysal mı başına bir iş getirdi diyorsun yani? diye sorduğumda ise, o kadarını bilemem ben, demiş ve başını öte yana çevirmişti.
– Happa Ana dediğiniz kadın doğru söylemiş Şenol. Hatta bazı İndus Vadisi uygarlıklarında, kocaları ölünce acıdan kendilerini ateşe atıp yakarlardı kadınlar. Kendisini yakmak istemeyen, ateşe ve intihara cesaret edemeyen kadınlarsa kavimleri tarafından kınanır dağlara, yabana sürülürdü. İnanır mısınız bilmem ama, bugün hala Hindistan’ın sarp dağlarında birkaç hanelik yerleşimler vardır. Ve o evlerde yaşayanların kendilerine has dinleri vardır. İnançları gereği hiçbir koşulda kentlere veya ovalara inmezler.
– Bunu bilmiyordum hocam. Belki Zevey’in geldiği o dağ köyü de, sözünü ettiğiniz türden bir uygarlığın parçasıydı. Belki de bu aykırı dinlerinden dolayı hep dağlarda yaşıyorlar. Eğer öyleyse, Zevey’in üstündeki o kalın sis perdesini kaldırmamıza yardım edecektir bu. Ama son olay… O yaz gecesinde şahit olduğum şey… Bakın… Anlayamıyorum ben. Tüm bunlar nasıl oldu, bana ne oldu, ben…
– Şimdilik o kısma gelmeyiniz Şenol. Öncesinde olanlara odaklanınız lütfen. Her şey, öncesinde yaşadıklarınızda gizli. Devam ediniz, başka kimlerle konuştunuz, ne söylediler size?
– Hicabi Hoca diye biri vardı köyde, bilgili fakat tuhaf bir adamdı. Sık sık konuşurduk onunla. Sen beni dinle, demişti bana. Bunlar anlamaz. O kapasite yok bunlarda, bir yığın zır cahil köylü hepsi. Kitaplarda okudum ben. O kadında benim uzak hastalığı dediğim bir patoloji var. Faysal’la falan ilgili değil bu iş. Ben, bir keresinde elime fırsat geçmişti yüzüne dikkatlice baktım. Mutsuzluk değil, bunu da yaz bak, korku ve tedirginlik gördüm onun yüzünde. Uzaklardaki bir şeyden korkuyordu o kadın. Hicabi Hoca’nın çok ilginç izlenimleri vardı. Bu konuya, Zevey meselesine o da çok meraklıydı ama onunki daha çok bilimsel, psikolojiyle, nörolojik hastalıklarla ilgili bir meraktı.
Aradan bir yıl falan geçti ve bir oğlan doğurdu Zevey. Gittim, çocuğu doğurtan ebelerle konuştum. Emo Ana, köyün baş ebesiydi. Okul okumuş, eğitim görmüş profesyonel biri değildi ama bilirsiniz, köylerde, uzak taşra yaşamında, insana dair hemen hemen her türlü meslek şifahi metotlarla yapılır.
– Ebelik insanlığın belki de en kadim mesleğidir Şenol. İlk peygamberlerin hatta ilk tanrıların ebe kadınlar olduğunu ortaya çıkaran kanıtlar bulunmuştur. Siz devam ediniz.
– Evet hocam, Emo Ananın dediğine göre, Zevey çocuk geleceği zaman kalkmış su kenarına gitmiş. Fırat kıyılarına yani. Gözlerden ırak bir mağarada mı doğurmak istemişti yoksa niyeti öteki türlü müydü anlayamadım ben, demişti bana Emo Ana. Her neyse, bu Canavar Osman dediğim kayıkçı çocuk görmüş Zevey’i o mağarada. Hemen gidip Emo Ana ile yardımcısı Hano’ya haber etmiş. O kadın aşağıda, vadinin içindeki mağarada kıvranıyor, doğum yapacak galiba, demiş onlara. Bu iki kadın da kalkıp gitmişler. Çocuğu doğurtmuşlar ama ikisi de çok garip davranıyordu. Konuşmaktan çekiniyor, dönüp dönüp birbirlerine bakıyorlardı. Bir sakatlık, anormallik vardı o bebekte, demişti Emo Ana. Hano dediğim o kadın da doğrulamıştı bunu. Evet, demişti, gözleri tuhaftı, alın yapısı, başı da başka bir çeşitti, demişti. Ben, gözleri nasıl tuhaftı yani Hano teyze diye sorduğumda bana: Vallahi oğlum göz bebekleri birbirinden habersiz dönüyordu. Ve iki gözü de kanlıydı. Sanki içinde et parçası ya da kan pıhtısı kalmış gibiydi. Biz görür görmez ürktük o bebekten demiş, bir sürü dua filan okumuştu ebe kadınlar.
– Hocam?
– Dinliyorum devam ediniz.
– Çocuk doğduktan sonra çok daha anlaşılmaz şeyler oldu. Zevey hakkında ipe sapa gelmez, akıl dışı şeyler söyleniyordu.
– Büyücü veya cinli gibi mi?
– Tam olarak öyle denemez. Happa Ana, Zevey’in kanında bir hastalık var, o hastalık çocuğuna da geçmiş. İkisi de iflah olmaz bunların demişti. Fakat Canavar Osman bir gün bana, asıl dikkat edilmesi, kurcalanması gereken kişinin Faysal olduğunu söyledi. O adamda, diyordu, Canavar, benim aklıma yatmayan bir şey var. Nasıl bir şey olduğunu sorma, aklım o kadarına yetmiyor fakat bana öyle geliyor ki, yüce yaradanın bile bilmediği rezillikler, şeytanlıklar var o herifte. Ben ondan her şeyi umarım. Bak her şeyi ha! Anladın mı, her şeyi! Canavar Osman'ın Faysal ile ilgili karanlık bir sır bildiğini düşünmüştüm. Vicdanını rahatsız eden bir şey vardı Canavar’ın. Zevey’in normal bir kadın olduğunu, asıl şeytanlığın Faysal’da olduğunu söylemişti bana. Hatta Zöre bacının öyle aniden düşüp ölmesini de bir düşün derim sana, demişti.
Ama tüm bu olayları daha ürkütücü, daha içinden çıkılmaz kılan bir şey oldu: Zevey bebeğinden korkuyordu! Çocuğa dokunmaktan adeta tiksiniyor hatta onu görmeye dahi katlanamıyormuş. Diğer herkesin olduğu gibi onun da yüzüne bakmıyor, çok mecbur kaldığı zaman gözlerini başka yana çevirerek çocuğun ihtiyaçlarını karşılıyormuş. O oğlanı bir kere bile kucağına aldığını görmedim, demişti Happa Ana. Nasıl olursa olsun, isterse şeytan doğursun, ciğerdir öyle değil mi? Her ana, karnından çıkanı sever. Hani öpüp koklamasa bile ne bileyim… Yüreği yanar. Ben o kadında böyle bir merhamete, vicdana şahit olmadım, demişti bana Happa Ana. Happa Ana dindar, sofu bir kadındı, tarikata girmişti ömrünün son zamanlarında. O kadında müslümanlık dışı bir şey var evladım, demişti. Abdest namaz bilmiyor. Bir kere olsun önünü kıbleye döndüğünü görmedim. Bana öyle geliyor ki, Faysal onu dağlarda yaşayan ve sulara tapan bir kavimden satın aldı!
Happa Ana’nın bu tezi benim de aklımı karıştırmıştı. Çünkü gerçekten de oğlan olduktan sonra Zevey sık sık kayalıklara giderdi. Kimsenin kendisini görmeyeceği tenha patikalardan sessizce yürüyüp uçurum başlarına gider; orada durup uzun uzun suya bakarmış.
– Siz görmediniz mi? Onu her yerde takip ettiğinizi söylememiş miydiniz?
– Her saat, her dakika peşinde değildim hocam.
– Pekala, devam ediniz n’olur.
– Cebrail diye bir çocuk vardı köyde. Evleri nehre yakındı. Bu konuda anlatacaklarımı bana o Cebrail söyledi. Zevey kaya başına gelip sanki bir şey görüyormuş gibi uzun uzun suya bakıyormuş. Zevey’in geldiğini görünce dama çıkıp izliyormuş. Korkuyordum, demişti Cebrail, kara kara şeyler giyip gelirdi, sanki bizim görmediğimiz bir şeyi görüyormuş gibi bakıyordu suya. Hatta bak, bu dediğime kimse inanmaz ama bazen bence konuşuyordu orada. Gerçekten konuşuyordu, elini falan da oynatıyordu. Artık suyla mı konuşurdu yoksa uçurumla mı yoksa suyun içinde ona görünen bir şeyle mi, bilmiyorum. Ama yemin ederim dilsiz değildi o kadın. Konuştuğunu kaç kere gördüm ben. Cebrail de korkarak, tedirgin olmuş bir halde anlatmıştı bana bunları. Zevey, oğlu Ferman’ı görmek bile istemiyordu. Ona dokunmaktan korkuyordu. Hatta çocuğundan tiksiniyordu bile denilebilir. Oğlanın bes–
– Şenol, çok özür dilerim, böldüm ama dikkat ettiniz mi?
– Neye dikkat ettim mi hocam?
– Çocuk olduktan sonra yaşananları rivayet şeklinde değil de bizzat görmüşçesine anlatıyorsunuz!
– Bilmiyorum hocam, dikkat etmedim ama bütün bu dediklerimin bizzat içindeydim ben de. Ondandır belki.
– Haklısınız, devam ediniz siz lütfen.
– Ne diyordum?
– Çocuk–
– Hah, oğlanı hep Faysal besliyordu. Her hafta, suyun öte yanındaki köye yakın bir kasabaya gider, süt, bisküvi, çocuk maması artık ne lazımsa alıp getirirdi. Herkes hayret ederdi bu duruma. Faysal gibi kendisinden başka kimseyi düşünmeyen, pinti herifin teki nasıl oluyor da bu çarpık bakışlı oğlanla bu kadar yakından ilgileniyor, derlerdi. Hatta kulağımıza gelirdi: Faysal bazı meclislerde oğluyla gurur duyduğunu, onun uğruna her şeyi yapabileceğini söylüyormuş.
Gerçekten de o oğlana kaptırmıştı kendini Faysal. Üstüne titriyordu Ferman’ın.
– Ferman mı koymuşlardı çocuğun ismini?
– Evet, söylememiş miydim?
– Kaçırmış olabilirim, siz devam ediniz Şenol.
– Oğlan büyüdükçe gözleri daha da ürkütücü oluyordu. Göz bebeklerinin içine kadar sızmıştı o kan pıhtısı. Her iki gözü de gün geçtikçe küçülüp çukura kaçıyor; alnı da çarpıcı bir biçimde çıkıklaşıyordu. Elleri, ayakları, boyu moyu da normalden daha iriydi. Ama başı kesinlikle korkutucuydu. Deforme olmuş gibiydi. Faysal bunu umursamıyordu hatta Canavar Osman’a dediğine göre bu durum onun hoşuna bile gidiyormuş. Korksun pezevenkler oğlumdan, deyip gülüyormuş. Bir gece, getirmiş, gizlice Zevey’in koynuna koymuş çocuğu Faysal. Zevey, çocuk daha tenine değer değmez hoplamış ve dışarı kaçmış. Soluk soluğa kalmış, onunla da kalmamış sanki mikroplu, hastalık dolu bir şey üstüne bulaşmış gibi gitmiş banyoya girmiş.
Sonra hocam, günler geçti, aylar geçti ve köylü, Zevey’i de, o oğlanı da unuttu. Ben unutamıyordum, Zevey’i görmenin yollarını arıyordum sürekli. Kaya başlarına su kenarlarına gidip bekliyordum, belki gelir de, görürüm diye. Derken, bir sabah Faysal, tıpkı ilk karısı Zöre bacı gibi durup dururken evinin önünde zınk diye düşüp öldü. Ve her şey başa sarıp bir kez daha yeni bir muammaya büründü hepimiz için.
İşte böylece Zevey ile oğlu Ferman nihayet baş başa kaldılar hocam.
– Sanırım Faysal’ın ölümü bir çeşit dönüm noktası oldu Zevey’in ve sizin yaşamınızda da?
– Faysal öldükten sonra Zevey’i uzun zaman boyunca göremedim ben. Zaten, anlaşılmaz bir şekilde artık çok seyrek dışarı çıkıyordu. Bir gün Happa Ana çok merak etmiş. Faysal’ın ölümünden sonra beş altı ay geçmesine rağmen Zevey hala dışarı çıkmayınca hele bir gideyim demiş, bunun başına bir iş mi geldi acaba diye. Gitmiş, dışarıdan, o duvarın gerisinden seslenmiş. Zevey Hanııım! Zevey Hanııım diye bağırmış ama ses seda gelmemiş. Korkmuş, ne oğlan görünüyormuş ortalıkta ne de Zevey. Vardım kapısına kadar gittim, demişti, bana Happa Ana. Dışarıdaki o tahta kapıyı açıp bahçesine girdim. Bir kere daha seslendim ama yok! Kuşkulandım, oda kapısını biraz aralayayım dedim. Kapıyı elimin ucuyla şöyle biraz ittim ki tam karşımda gördüm ikisini. Aklım gitti onları öyle görünce! Gerisin geri kaçtım evime geldim. Allah bizi akıldan, ustan şaşırtmasın! Allah kimsemi uyur ardı sıra uyanık düşürmesin! gibi dualar falan okuyup durmuştu kadıncağız. Amin, demiştim ben de, ne gördün peki o gün Happa Ana? diye sormuştum. Söylemesi zor, boşver oğlum, demişti bana. Israr ettim, ya söylesene ne gördün Happa Ana? dediydim. Oğlu, o Ferman var ya, demişti Happa Ana, kocaman olmuştu. Anasının üstüne şey gibi çökmüştü, demişti. Ney gibi dedim, ney gibi çökmüştü Happa Ana? Fakat ne kadar uğraştımsa da kadın söylemeye yanaşmamıştı. Gene birtakım dualar, yakarışlar falan sayıp sayıp susmuştu.
Faysal’ın ölümünden hemen hemen bir sene sonra Zevey’i dışarılarda görmeye başladık. Enteresandır, Ferman’dan kaçmıyor ya da kaçamıyordu artık. Kimse üstünde durmadı ama mesela ben, Faysal’ın öyle durduk yere ansızın ölmesini hiç anlayamamışımdır.
– Sizce Zevey mi öldürdü Faysal’ı?
– Zannetmiyorum. Fakat Happa Ana’ya göre Faysal’ın ölümünden kesinlikle Zevey’in parmağı vardı. Ötesini berisini sorma, demişti bana, sana verecek bir cevabım yok, ama o herifin boynu, dana boynu gibiydi, gider şehirdeki en pahalı eti böreği yerdi. Gamsızdı, keyfine düşkün biriydi. Öyle durduk yere ölecek adam değildi Faysal. O avrat bir hal etti herife! Happa Ana’ya göre Zevey, o dağlı atalarından öğrendiği bir çeşit zehirle soğukkanlı bir katil gibi öldürmüştü Faysal’ı.
Söylentiler kesilmiş, her şey, bir kez daha yaşamın ırmağına karışmış gidiyordu ki, bir gün köye bir jandarma cipi geldi. Canavar'ı götürmeye gelmişler.
– Canavar mı?
– Canavar Osman yani. Köy yerinde kimse kimseyi adıyla tanımaz hocam. Lakaplarıyla bilinir herkes. Neyse, Canavar Osman’ın askerle, polisle ne işi olabilirdi ki? Neler oluyordu, ne işler dönüyordu gene? Gittim, köyün çıkışında, kente giden yolun başında bekledim jandarma aracını. Yarım saat sonra aşağı mahalleden çıkıp geldi. El ettim, durdurdum aracı. Canavar Osman bileklerinden kelepçelenmiş, cipin arkasında, iki askerin arasında oturuyordu. N’oldu, hayrola Osman? dedim. Kendisi aramış karakolu, gelin beni götürün diye! Yüzüme, kâbuslarından yeni uyanmış gibi bakıyordu. Faysal’ın niye öldüğünü biliyorum, dedi. Birazcık aklın varsa, o kadından uzak durursun sen de, dedi bana. Nedir tüm bunlar, n’oluyor oğlum? diye sordum. Yüzüme gene cin görmüş gibi baktı ve götürün beni, dedi askerlere. Derhal götürün beni bu köyden.
– Bu Canavar dediğiniz adamın o anki sözleri, sizi kuşkulandırmamış mıydı Şenol?
– Ne hakkında?
– Hani o kadından uzak dur, demiş ya size!
– Sanırım Faysal’ı, Zevey’in öldürdüğünü kast ediyordu, bilemiyorum. O günden sonra köydeki herkes ağız birliği etmişçesine sustu. Ne Zevey’in kendisi konuşuyordu ne de Zevey ve oğlu Ferman hakkında konuşuluyordu. Köylüler o evin yanına yaklaşmaya dahi korkar oldular. Çocuklar bir yere gidecekleri zaman o evin uzağından geçiyorlardı korkudan. Artık sadece uzaktan parmakla işaret edilen ama kimsenin yakınına yaklaşmaya cesaret edemediği bir yer olmuştu Zevey’in evi.
– Siz ne durumdaydınız Şenol? O günlerde siz ne yapıyordunuz?
– Ben evdeydim. Ama artık bu mesele benim için de çok yorucu hâle gelmişti. Gitmek, uzaklaşmak istiyordum her şeyden. Kapçı Kalleş denilen gezgin bir tüccar sayesinde Adana’da bir manifaturacı dükkânından iş teklifi geldi. Ve o sene güz başlarında Zevey’i de, oğlu Ferman’ı da, bütün o garip, anlaşılmaz olayları arkamda bırakıp kente gittim. Sabah dokuzdan, öğlen ikiye kadar çalışıyordum sadece. Mağazanın sahibi gelene kadar yani. Ben de geri kalan vakitlerde sürekli kitaplar okudum. Bakın inanın bana Bahri Hocam, belki bin tane, iki bin tane kitap okumuşumdur o yıllarda.
– Yo yo, kesinlikle inanıyorum size. Şenol, zaten ifadelerinizden, entelektüel birikiminizden pekala belli oluyor bu yönünüz.
– Bazen de usanıp daralınca Adana’nın çarşılarını, hanlarını falan dolaşıyordum. Seneler böyle böyle geçip gitti işte hocam. Bir gün, bizim Ankara’daki fakülteden, eski bir arkadaşımın aracı olması sayesinde biriyle tanıştım. Kız, İskenderun'da oturuyordu. Birkaç sene de bir ayağım o şehirde bir ayağım Adana’da öyle geçti işte zaman. İşi ciddiye bindirelim, nişanlanıp evlenelim derken son anda, nasıl olduysa oldu, her şeyden vazgeçtim. O işin de öyle sonunu getiremeden bitirince sokaklarda, kahvelerde, şurada burada dolaşan bir avareye döndüm. Hiç unutmam, böyle günlerin birinde kentin eski çarşılarında dolaşırken Çakmakçı İro dedikleri o adama rastladım. Önce tanıyamadım ama o beni tanımış. Ayak üstü biraz konuştuk onunla. Var mı bizim köyden bir havadis? diye sordum. İşte bizim Happa Ana’nın öldüğünü o söyledi bana. Aslında o gün, uzun uzun konuşmak istedim İro'yla ama dalgındı, aklı başka yerlerdeydi onun. Bir ara Zevey’i de sormak geçti aklımdan. Sonra vazgeçtim. Zaten kayda değer bir gelişme olsaydı, İro mutlaka bunu bana söylerdi diye düşündüm. Orada, bir hanın kapısında vedalaşıp ayrıldık. Ancak, bakın bu da çok ilginçtir, İro'yla rastlaşmamızdan birkaç hafta sonra çalıştığım dükkâna bir telefon geldi. Yanımızdaki kızlardan biri, ağabey, seni soruyor bir adam, dedi. Kimmiş? dedim. Bilmiyorum, adını söylemedi, o seninkini biliyor ama, demesin mi kız?
– Kimmiş? Merak ettim ben de yahu!
– Anlatıyorum hocam.
– Ah pardon!
– Gittim, telefonu kulağıma dayadım. Arayan Hicabi Hoca’ydı. Laf olsun diye bir iki kelam ettikten sonra başka hiçbir şey söyleme gereği duymadan, derhal köye gelmen gerekiyor, dedi bana. Neden, dedim, n’oldu ki? Sözünü etmiştim galiba biraz garip, enteresan bir adamdı Hicabi Hoca.
– Hicabi Hoca nörolojik hastalıklarla ilgilenen arkadaşınızdı değil mi?
– Evet evet, anı ve hafıza ile ilgili çok ilginç tezleri vardı. Her neyse Zevey ile ilgili çok tuhaf gelişmeler olduğunu ve mutlaka gelmem gerektiğini söyledi bana. Olmaz, dedim, bahaneler buldum, itiraz ettim, köyle köylüyle bağımı kopardığımı söyledim ama
duymuyordu bile. Acil, diyordu, derhal bir otobüse, kamyona, ata eşeğe neye biniyorsan bin, köye gel azizim, senin kesinlikle burada olman gerekiyor, diyordu.
Fakat size itiraf edeyim mi? Aslında bu davet çok da hoşuma gitmişti. Sanki Hicabi Hoca ihtiyacım olan şeyi anlamıştı ve öyle aramıştı beni. Ertesi gün, erkenden, bir otobüse atlayıp o tarafa doğru yola çıktım. O köye doğrudan giden bir taşıt yoktu. Bir arabadan inip başka birine el kaldırarak o şekilde ancak akşamın bir vakti köye varabildim. Ve doğrudan Hicabi’nin evine gittim.
– Ne olmuş, ne dedi size Hicabi Hoca?
– Bu kadın, dedi Hicabi Hoca, sana bir şey diyeyim mi, çok büyük bir olay bu, öyle böyle değil bak. Peki, dedim ben de, anlayabiliyorum seni ama telefonda sözünü ettiğin şu yeni gelişme nedir? Anlat hadi, çok merak ediyorum diyeceklerini. Bak azizim, dedi Hicabi Hoca, bu aptal ve iğrenç köylü milletinin aklının eremeyeceği, çok karmaşık bir vaka ile karşı karşıyayız.
– Bu Hicabi Hoca, araştırmacı, aydın ve aynı zamanda cahillere karşı öfkeli bir beyefendiymiş galiba?
– Hicabi Hoca, bilgili, okumuş, hatta Avrupa’da eğitim görmüş gerçekten zeki biriydi. Köylülerden tiksinirdi, onların karaktersiz, yağmacı ve istismarcı bağnazlar olduğunu söylüyordu. Elinden gelse köylülerin hepsini, çocuk kadın demeden toplu olarak Fırat’ın suyunda boğmak istiyordu. Ama niyeyse Avrupa kentlerinde yaşama olanağı varken gelmiş köyde yaşıyordu. Her neyse bana, Zevey’in su kenarındaki bir mağarada çıkrık eğirmeye başladığını söyledi.
– Çıkrık mı?
– Evet, çıkrık. Hicabi Hoca’nın dediğine göre Zevey, geceleri, zifiri karanlıkta iniyormuş vadinin içine. Bu kadının beyni beni gerçekten heyecanlandırıyor, azizim. Çıkrık eğirmek nedir ya! Mitsel motiflerle, folklorik masallarla ve kozmogonik unsurlarla dolu son derece girift bir psikopati var bu kadında, demişti Hicabi Hoca. Hicabi Hoca’ya göre Zevey’in zihninde arkaik çağlardan kalma anılar ve yaşam biçimleri hâlâ canlıydı.
– Çok ilginç bir tez, akıl alır gibi değil! Jung’u anımsattı bana şimdi. Okumuş muydunuz?
– Anılar, Düşler ve Düşünceler. Evet, okudum.
– Şenol, arkadaşınız Hicabi Hoca ile benzer yönleriniz var mıydı sizce?
– Hım… Bunu ben de çok düşündüm. Aslına bakarsanız evet. Hicabi Hoca ile yaşamlarımız bir yanıyla birbirine benziyordu. Hicabi ile o köyde üniversite okumuş az sayıdaki kişilerdendik. O, Fransa'daki şu meşhur Sorbonne’da antropoloji üstüne yüksek eğitim görüyordu sonra, işte dediğim gibi her şeyi bırakıp köye dönmüştü. Bense Ankara'da bir üniversitenin sanat tarihi bölümünü bitirdim. Fakat kentlerde geçimimi sağlayabileceğim doğru dürüst bir iş bulamayınca kalkıp köye geri gelmiştim.
Neyse hocam, Zevey'den uzaklaşmayalım. Zevey’i görme ihtimali çok heyecanlandırıyordu beni. Hemen, o akşam Hicabi’den çıkıp koşa koşa Zevey’in evine gitmek, kapısını çalmak istiyordum. O düğün günü, onu ilk gördüğüm anda, içine çekildiğim girdap yeniden dönmeye başlamıştı yüreğimde.
– Arzu muydu geri dönen?
– Arzu, merak, saplantı, korku, özlem hepsi bir anda çullanmıştı sanki üstüme. Ama bakın, başından beri söylemeye çalıştığım şey şu: Ben onu bir peygamber, elçi veya başka bir uygarlığın başka bir kavrayışın habercisi olarak görüyordum. Zevey’in beni tanımasını, görmesini, ona biat etmek istediğimi bilmesini ve beni huzuruna kabul etmesini istiyordum.
– Erotik istek duymuyor muydunuz?
– Gidip ona sarılmak, sımsıkı sarılmak ve haykıra haykıra ağlamak istiyordum dizlerinde. Ama evet, onu deliler gibi öpmek, tenine tenimi yapıştırmak, çıplak bedeniyle sarmaş dolaş olmak, erimek, tükenmek ve onun varlığında eriyip hiçliğe karışmayı da istiyordum. Ama bu tutkumu kesinlikle Hicabı Hoca’nın bilmemesi gerekiyordu. Kimsenin bilmesini istemiyordum. Bu benimle Zevey’in arasında, sadece ikimizin anlayabileceği son derece üstün ve nasıl diyeyim?... uzuvlar ötesi bir bağdı. Bu nedenle içimde yanan ateşi bastırdım ve oğlu Ferman ne yapıyor? diye sordum Hicabi’ye. Bilmiyorum dedi Hicabi, o çocukla ilgili köylüler saçma sapan hikâyeler anlatıyor, açıkçası oğlu pek ilgimi çekmiyor. Fakat kadının, geceleri o doğum yaptığı mağaraya indiğini, orada yün eğirdiğini görenler var, beni asıl ilgilendiren şey, kadın dostum, kadın, diye karşılık verdi Hicabi.
Mağara olayını anlayabilirim ama yün eğirmek gerçekten çok ilginç geldi bana dedim ben de Hicabi’ye. Çıkrık bir imge, bir izlek olabilir, azizim dedi. Freud'a bakmak gerek. Ama Sıradan bir delilik değil bu üstad. Bu kadın, şahsen ben çok merak ediyorum, travmatik rasyonel süreçlerin bir sonucu olarak mı böyle savrulup gitti yoksa dilsizliği ve dünyaya sırtını dönmüşlüğü, anlatabiliyor muyum mîrim, onda birtakım başka duyuşlar mı geliştirdi? Burada Jung'u da hatırlatmak isterim sana. Sonra bana viski mi yoksa çay mı içmek istediğimi sordu. Gördüğünüz gibi köy yerinde misafirine viski ikram eden biriydi işte bu Hicabi Hoca. İşte ben, o gece bir karar aldım. Hayatımı kökünden değiştirecek bir karar. Bugün burada, bu hastanede veya burası her neyse, sizin karşınızda olmama sebep olacak bir karar.
– Zevey’i görmeye gidecektiniz değil mi? Gidip karşısına çıkacak ve gözlerinin içine bakacaktınız. Sizin tabirinizle artık sizi görmesinin vakti gelmişti.
– Vakti geçmişti aslında. Çok uzun zaman önce yapmam gereken bir şeydi. Gene de gidecektim, ben de onu görecektim, gözlerinin içine bakacaktım ama korkudan, dehşetten ve gördüğüm o kahredici manzaradan korkup gerisin geri kaçıp bu önemsiz, sallantıda kalmış yaşamıma geri dönecektim!
Bakın hocam, insanın gerçek niteliği, kabuğunun altındaki özü, gözlerinin içinden okunur derler. Gerçi ben kimsenin gözlerine öyle meydan okur gibi doğrudan bakmayı beceremezdim, bakabilsem bile oradaki işaretleri okuyabilecek kadar serinkanlı bir kişiliğe sahip değildim ama… Ama galiba bunun bir önemi yok. Zevey ile karşı karşıya durduğumuzda, o çarpışma ve karşılaşma anında mutlaka bir şeyler olacaktı. Birbirimizi gördüğümüzde, birbirimizle göz göze geldiğimizde benim seneler önce onu görür görmez fark ettiğim gibi onun da beni fark edeceğine inanıyordum. İnsan gerçekten üzeri sislerle kaplı, bulanık akan bir su hocam.
– Siz, belki de üzerinizdeki sisin altına geçip kendinizi görmeye çalışacaktınız Zevey’de?
– Hayır, ben sisin üstüne çıkacaktım. Zevey, beni o kalın sis tabakasının üzerine taşıyacaktı.
– Bakın Şenol, sanırım sizi anlayabiliyorum ve bu dediğinizde son derece haklısınız. Seneler önce kapıldığımız bir şey, ta çocukluk çağlarımızda aklımızı kurcalamış bir mesele hatta daha da ileri götüreyim; henüz içine doğduğumuz dünyayı kavrayacak bilince ve deneyime sahip olmadığımız bebeklik günlerimizdeki bir çarpışma, bir görüş, duyuş bile kırk yıl sonraki yaşamımızı etkiler. Freud’un oral dönem diye isimlendirdiği bir - iki yaş aralığında dahi yaşadığımız bir yoksunluk, düş kırıklığı, incinme veya göz ardı ediliş kırk yıl sonra yaşayacağımız başka bir çarpışmayla ilgili olabilir. Neyi ne maksatla yaptığımızı, neden başka türlü değil de böyle olduğumuzu henüz bütün boyutlarıyla aydınlatabilmiş değiliz. İnsan beyni sizin de çok çarpıcı bir biçimde tasvir ettiğiniz gibi Şenol, son derecebulanık bir su.
– Ben, hiçbir zaman kendimde olduğuna inandığım ya da farz ettiğim kadar hayal gücü kuvvetli biri olamadım hocam. Sığ ve basit biri olmamak için çok çabaladım, çok uğraştım ama bir işe yaramadı. Korkunç bir şeydir, bu denli bir duyarlılıkla dünyaya gelip de yetenek bakımından son derece çorak, sönük ve cesaret konusunda da bir tavuk kadar korkak olmak.
– Şenol siz–
– Hayır, siz ne derseniz deyin, ben ne olup ne olmadığımı iyi biliyorum. Zevey’in yabansılığında, o sapkın tuhaflığında ve Hicabi Hoca’nın çok iyi ifade ettiği gibi, savrulup gitmişliğinde, insanlara ve dünyaya yüz çevirişinde en başından beri beni çarpan, yanına çağıran şey; aslında bende olmasını istediğim halde olmayan, benim başaramadığım, benim gücümün çok üstündeki o kuvvetli kişilik, o dayanıklılık ve boyun eğmeme dirayetiydi. Bence o kadın, içine itildiğimiz şu ne idüğü belirsiz dünyanın, onunla birlikte sürüklendiğimiz zamanın gerçek niteliğini ve günlük yaşamın kaldırdığı tozun toprağın zerrelerini, asıl cevherini, tözünü görebiliyordu. Evet, ben bunun mümkün olduğunu düşünüyorum. Gerçekten de geceleri gidip uzun uzun suya bakan, suya konuşan ve suyu dinleyen o kadın, benimki gibi sığ ve uzgörüden yoksun insanlar için olanaksız duyuşlara sahip yüce ve sıradışı bir şahsiyet olamaz mıydı? Yaşama, yaşamın yalın, katı ve nüfuz edilmesi olanaksız realitesine; engin bir kavrayışla ve bazı harikulade karakterlerin sahip olduğu o olağandışı özgörüyle bakmasını biliyor olamaz mıydı?
– Kuşkusuz insanlık tarihinde böyle sıradışı dehalara, hatta aşkın duyuşlara sahip şairler, kahinler, mistikler görülmüştür Şenol.
– Kesinlikle, biliyorum zaten, okudum hepsini. O gece Hicabi Hoca’nın evinden çıkıp yürürken ben de bunları düşündüm hocam. Kimdi bu kadın? Gerçekten bir dağ köyünden mi gelmişti ve yaşadığı şeyin ya da takındığı bu çılgın tavrın adı tam olarak neydi? Neden konuşmuyordu ve suyla, mağarayla, doğurduğu o çocukla arasındaki alışılmadık, insana korku veren ilişkinin gerisinde yatan giz ne türden bir şeydi? Başına gelecek olanları önceden biliyor muydu? Şayet biliyorduysa bu nasıl mümkün olabilirdi? Tüm bu sorulara ve o yaz gecesi duvarın öte yanında gördüğüm akıl dışı, insanlık ve toplum dışı manzarayla ilgili aklımı yiyen daha onlarca soruya bir türlü yanıt bulamadım, hala da bulamıyorum hocam.
– Bulduğumuz her bir yanıt, bizi başka bir soru işaretine, başka bir bilinmezliğe itecektir Şenol. Kendinizi materyalist biri olarak tanımlamıştınız. Bilirsiniz, diyalektik hiçbir koşulda soru sormayı bırakmaz. Ama anlayabileceğimiz şeylerin de bir sınırı var galiba. En azından şimdilik. Hem, siz dememiş miydiniz insan bulanık bir sudur diye?
– Evet, doğru. Ben kimi zaman kendi kendime diyorum ki, bunların hiçbir anlamı yok! Başka insanlar, başka öyküler, ve o uzaklar yok! Her şey kendi huzursuzluğumuz, kendi boşluğumuzla ilgili. Kendimizi savuşturabilmek umuduyla hep böyle özenle seçtiğimiz, uzağımızdaki bir kişiyi kurcalamaya hevesliyiz. Anlıyorsunuz değil mi? Çaresiz olan bendim. İmdat çağıran, umutsuzca haykıran, yardım bekleyen; boşluğun içinde bir toz zerresi gibi askıda kalmış olmanın acısını duyan zavallı kişi bendim. Gelgelelim, o günlerde bunun farkında değildim.
– Zevey’in yanına gitmek, onu görmek, ona sarılmak ve ona teslim olmak istemenizin gerçek nedeni buydu belki de. Ona karşı mümince bir inanç duyuyordunuz. Onun peygamberiniz, anneniz, sevgiliniz, tanrınız olmasını istiyordunuz. Zerdüşt’ü ve Yeremya’yı anınsattınız bana şimdi.
– O, gerçekten de inanılmayacak denli güçlü bir kadındı hocam. Evet, doğru söylediniz. Benim dizlerinin dibine oturup ağlamak istediğim bir kadına, bir anne sevgiliye belki de bir tanrıya ihtiyacım vardı. Belki yüzüne uzun uzun bakacak, ağlayacak, ona kendimce tapacak ve n’olur Zevey, n’olur bana ne yapmam gerektiğini söyle, diyecektim. Bir çıkış kapısı göster Zevey. Sen nereye gittin? Orayı nasıl buldun? Ne oldu da kurtarabildin kendini? Bir şey söyle, konuş benimle, başka herkese gene sus, ama benimle konuş! Benimle konuş, bunu sadece, bir tek bana lütfetmişsin gibi konuş diye haykıracaktım.
Ve o yaz, bir gece yarısı kalktım Zevey’in evine doğru yürüdüm. Gitmem gerektiğine inanıyordum. Bazen yapmamanız gereken bir şeyi karşı konulmaz bir arzuyla yapmak istediğiniz olur. Ama bu onlardan biri değildi, hayır. Bu, benim kendi başıboş yaşamımı ne tarafa yönlendireceğim ve nasıl bir eksene oturtmam gerektiğiyle ilgiliydi. Bana mutlaka bir işaret gösterecekti. Gidip onu görecektim. Ne pahasına olursa olsun yapacaktım bunu.
Bazen Canavar Osman'ın yıllarca önce, o askeri aracın üstündeyken yapmamı söylediği şeyi yapmalıydım diye düşünürken yakalıyorum kendimi. Köyü, daha o gün, Zevey’in o son halini görmeden terk etmeliydim. O zaman belki yaşamımda, son derece önemli bir makas değişikliği gerçekleşecekti ve hayatımla ilgili her şey bambaşka bir yolda, bambaşka bir anlayışla ilerleyecekti. Ama öte yandan belki de bütün bu olup bitenlere karşın, yine de anlamam gereken şeyin ne olduğunu anlatmıştı bana Zevey. Karşı karşıya geldiğimizde, gözlerini üstüme dikip de yüzüme o bakışı attığı an, söylemek istediği şeyi söylemişti belki de bana.
– Gece yarısı mı gitmiştiniz o eve?
– Evet. Kimse beni görmesin diye gece yarısı gittim.
– O ânı anlatmaya hazır mısınız Şenol?
– Anlatacağım hocam. Anlatmam gerek. Benim için her zaman çok zor oldu. Orada… Orada ne oldu bilmiyorum.
– Çarpıştınız Şenol. Yıllar boyunca kafanızda tasarladığınız, düşlerini gördüğünüz, ülküleştirdiğiniz ama eyleme geçiremediğiniz şey nihayet oldu. Gördünüz onu. Gördünüz ve dediğiniz gibi sizinle konuştu belki de. Başka bir dilden, başka bir biçemle konuştu. Belki de siz, bunu kaldıramadınız, yanıldınız belki de, onun sizi çağırdığı dünyaya gitmeye hazır değildiniz!
– Bilemiyorum. Tüm bunlar, kafamdaki bu bulanıklık, bu melankoli, nöbetler ve diğer her şey… Neden böyle oldum, yoksa en başından beri hep böyle miydim bilmiyorum.
– Devam ediniz lütfen.
– Yola çıktığımda hemen hemen gece yarısıydı. Her yer karanlıktı ve zeytin ağaçları vardı. Bir serinlik duyuyordum hep. Su serinliği gibi.
– Yolda mı?
– Bakın, bundan sonra anlatacaklarım çok emin olduğum ve kesin diyebileceğim anılar değil hocam. Sadece o anı anımsıyorum. Onu gördüğüm o dehşet anını.
– Lütfen kolayınıza geldiği biçimde anlatınız Şenol.
– Zevey’in evi, yanından yöresinden geçilmemesi gereken dışlanmış, damgalanmış bir eve dönüşmüştü zamanla. Deli Zevey’in Evi diye adını çıkarmışlardı zaten.
– Neredeydi evleri Şenol? Nehrin neresine düşüyordu?
– Nehrin mi?
– Neyse, siz devam edin lütfen.
– Evin dışındaki bahçe duvarının dibine kadar gelmiştim. Kaya parçalarıyla örülmüş göğüs hizasında bir duvardı. O duvarları iyi biliyordum zaten. Aradan o kadar yıl geçmiş olmasına rağmen her şey aynıydı. Hemen kapıya gitmedim. Orada oturup havanın biraz ağarmasını bekleyecektim. Gene de arada sırada başımı çeviriyor, taşların aralık yerlerinden evin önlerine, bahçenin içlerine doğru göz gezdiriyordum ama hava karanlıktı. Nesneleri doğru dürüst seçemiyordum.
Bir de nereden baksanız on beş sene olmuştu ben Zevey’i görmeyeli. Bir an, vazgeçmek, geri dönmek istedim. İçim daraldı, ben ne yapıyorum burada, dedim. Neyin peşindeyim, neden böyle saçma sapan bir işin içindeyim, ne olacak ki, görsem, konuşsam bile ne olacak ki gibi düşünceler geçti aklımdan. Hani olur ya, uğraştığınız, istediğiniz şey, bir an size çok anlamsız gelir, buz gibi soğursunuz ve bütün o duygu, heyecan uçup gider. Kalkıp gidecektim nerdeyse ama geçmişi düşündüm. Bütün bu Zevey maceramı, onu ilk görüşümü, içime girişini, onu uzaktan uzaktan izlediğim o günleri geçirdim aklımdan. Siyah elbiseleri içinde dağlardan gelmiş bir kahin, sürgün edilmiş bir Nefertiti gibi düşünürdüm onu hep. Vakur bir havası vardı. Yanakları içine doğru çöküktü. Entarileri, başına sardığı örtüleri kimi zaman rüzgarla birlikte çevresinde kara bayraklar gibi dalgalanırdı. İçim sızladı orada. O eski özlem, o tutku, o uğultu, tınlama, güç, dinamik yine girdi içime. Hayır, dedim kendi kendime, hayır! Bu sefer ne olacaksa o olmalı artık! Bu sefer gerçekleşmeli! Onu görecektim, karşısına çıkacaktım gözlerinin içine içine bakarak onu sevdiğimi, seneler boyunca özlediğimi, onu diğer insanlar gibi lanetli ve sapkın biri olarak görmediğimi; o nereden gelmişse, hangi ulusa, inanca ve uygarlığa aitse benim de oraya ait olduğumu haykıracaktım. Fakat… Neydi o? Ben anlamıyorum. Orada tam olarak ne oldu bilmiyorum. Bir şey koptu. Bir çukurun içine yıkıldım ben. Bir kalenin burçlarından atıldım. Aklımı yitirdim orada. Görmem, farkına varmam olanaksızdı. Bir kere hava karanlıktı, bir insanla küçük bir ağacı ayırt edebilmem dahi zordu. Üstelik, öyle bir şeyi nasıl getirebilirdim aklıma! O en kötü kabuslardan daha çarpık görüntüyü. Neydi o! Neydi! Neydi! Neydi! Mahvoldum ben! Her şey bitti! Kimdi o kadın? Kimdiiii!
– Şenol! Şenol! Sakin olunuz! Hepsi düzelecek, her parçayı yerli yerine koyacağız. Bakın, anlatıdan kopmamanızı istiyorum. Hikayeyi anımsayabildiğiniz son noktaya kadar anlatınız lütfen. Dinleyin Şenol, çok iyi gittiniz, sizi zevkle ve hayranlıkla dinledim. Çok özel, nadir bir tabiatınız var. O sabah gördükleriniz, tahayyül edemeyeceğimiz kadar çok kırmış sizi. Anılar beyefendi, anıları bilincinizin derinliklerinden bulup suyun üstüne çıkarmamız gerek. Derin bir rüyanın içindesiniz sadece. Uyanmanıza az kaldı. Korkmayınız, cesur olunuz ve anlatınız. O gece ne gördünüz? Tanık olduğunuz şey, tam olarak neydi?
– Oradaydım! Ben, o gece gittim, bekledim, her şeyi gördüm. Şafak daha sökmemişti. Yıldızların, evet yıldızların o sarımsı karanlığı içindeydi her şey. Rüzgar yoktu, ağaçlar, çalılar ve kıpırdayabilecek hiçbir şey kıpırdamıyordu. Sonra o sesi duydum. Sarımsı karanlığın içinden gelen o boğuk sesi. Bir insan sesinden çok keçi veya teke böğürtüsünü andırıyordu. Başımı yavaşça kaldırıp gözlerimi ön bahçede hızla gezdirdim ama kimseyi görmedim. Fakat ses art arda gelmeye devam ediyordu. İnleyişe, hırlayışa benzeyen bir sesti. Birisi boğuluyordu sanki. Sonra o koku… O kokuyu ben de aldım ve o anda tüylerim diken diken oldu. Ayak uçlarımdan saç diplerime kadar ürperdim. Sonra… Sonra orada bir şey vardı, oradaydı, hemen birkaç metre ötemdeydi. Onu gördüm, gördüm onu!
Zeve’ydi o! O kokuyu, hissi, çekimi tanıdım. Yüzünü görmeme gerek dahi yoktu. O benim peygamberim, elçim, habercim, elimden tutup beni ırmaklardan, geçitlerden, karanlık derelerden geçirecek olan kadınımdı ve tam önümdeydi. Sonra o şeyi gördüm. Boynunda tasmaya benzer bir halka vardı. Yüzü benim olduğum tarafa dönük değildi ve başı açıktı. Uçları ta yere kadar değen upuzun saçlarını gördüm. Beyazlamıştı ve yoluk yoluktu. İki elini de yere koyup oturmuş, adeta bir hayvan gibi evin kapısına doğru bakıp inliyordu. Gizlice izlemeye dayanamadım. Kalktım, tamamen doğruldum. Beni görmesini istedim. Beni fark etmedi, çünkü ağlıyormuş, yalvarıyormuş gibi ses çıkararak evin kapısına doğru bakıyordu. Kapı kapalıydı. Yüreğim daraldı, kaslarım gerildi ve korkunç bir öfkeye kapıldım. Bu kadına ne olmuştu? Neden ağlıyordu ve neden boynunda demir bir halka vardı. Hangi orospu çocuğu, hangi anasını avradını siktiğim onu bu hale getirmişti? Ağlamaya başladım orada. Öfkeden, çaresizlikten, dudaklarımı dişleyip ağladım. Sonra bir şey oldu, ansızın hareket etti Zevey ve arkasına, benim olduğum tarafa doğru çevirdi başını.
O tam bana doğru dönerken, daha farklı bir ses duydum. Zincir sesiydi bu. Boynundan zincirle bir kazığa bağlanmıştı Zevey. Sonra yüzünü gördüm. Başını çevirmiş bana bakıyordu. Tam şu anda keşke birkaç dakikalığına Poe olabilseydim de gördüğüm şeyin dehşetini ve o dehşet karşısında nasıl bir duyguya kapıldığımı anlatabilseydim size. Karşımda durmuş bana bakıyordu. Yüzü, pütür pütür kabukları olan bir ağaç gövdesini andırıyordu. İşte tam o anda, sanki onunla yüzlerce yıl önce bir ağacın gölgesi altında yan yana oturmuşuz, birlikte bir ömür geçirmişiz de sonra birbirimizi sonsuza dek kaybetmişiz gibi bir duyguya kapıldım. Sessizce ve uysallıkla yüzüme bakıyordu. Burnunu, çenesini, kurumuş dudaklarını ve kırmızımsı dövmelerini gördüm. Gözlerini de gördüm, evet gözlerini de gördüm! Ama o yoktu. O vahşi, boyuneğmez, dağlı bakışlar yoktu. Özledim onu. Sanki çok uzun çağlardan beri özlüyormuşum gibi özledim. Gidip boynuna sarılmak, ağlamak, haykırmak, boynundaki o kahrolası halkayı ve zinciri çözüp o evden, amına koyduğumun köyünden, o yöreden çıkarıp götürmek istedim Zevey’i.
Yüzüme bakıyordu, tıpkı kıstırılmış, dize getirilmiş, can çekişen bir kaplan gibi. Birden hareket etti sonra. Bir şey söylemek istiyormuş gibi zincirlerini çekip bana doğru süründü. Ağlıyordum ben. Ağzımı açıp tek bir sözcük dahi konuşamadan yalnızca ağlıyordum. Zincir gerilince daha fazla gelemedi. Bana bir şey söylemek istiyordu. Ağzını açmaya çalışıyor ancak açamıyordu, konuşmak için uğraşıyor yapamıyordu. Derken, aniden evin kapısı açıldı ve bir hayvanı andıran o çarpık, çirkin gövdeyi gördüm. Elinde bir tüfek vardı. Namlusunu bana doğrulttu. Siktir git lan buradan! diye bağırdı. Korktum. Çok korktum. Çok korkmuştum ben. Korkum geçmedi hiç.
– Ne yaptınız sonra? Tüfek size doğrulunca ne yaptınız Şenol?
– Kaçtım. Aşağılık bir ödlek gibi, küçük bir kaniş gibi zeytinliklerin arasına daldım ve arkama bakmadan kaçtım.
– Çocuğun yüzünü görebildiniz mi peki?
– Hayır, uzaktaydı o. Sadece kapının ağzında çirkin ve bodur bir gövde gördüm.
– Bir şeye benzetmek isteseydiniz neye benzetebilirdiniz çocuğu? Mesela bir ağaca?
– Ağaç mı?... Evet, bir tür çalıya benziyordu diyebilirim belki.
– Zevey’e sonra ne olduğunu biliyor musunuz?
– Hayır. Köyden kaçtım ve bir daha oraya dönmedim.
– Şenol, şimdi soracaklarıma fazla düşünmeden yanıt vermenizi istiyorum. Bakın, bu çok önemli: Fazla düşünmeden yanıtlamanız gerekiyor.
– Tamam.
– Fark ettiniz mi bilmem ama Zevey’i ve onunla yaşadığınız platonik ilişkiyi anlatırken yaşadığınız acıyı, anlatınızın pek çok yerinde, bir uçurumun kenarına bırakılmak şeklinde tarif ettiniz.
– Evet, çünkü yalnızlığımı ve o sabah, onu öyle bir halde görünce yaşadığım travmayı tarif edebileceğim en doğru, en uygun metafor, uçurummuş gibi geldi bana.
– Şenol, o sabah bahçe duvarının dibine oturduğunuzda, suyun sesini ve serinliğini duyduğunuzu söylemiştiniz anımsıyor musunuz?
– Evet, bunu dedim, çünkü gerçekten de Fırat’ın sesi ve serinliği geliyordu oraya kadar.
– Çok güzel. Hafızanız hakikaten çok güçlü Şenol. Zevey’in evi çok yakındı değil mi Fırat nehrine?
– Evet, vadinin hemen birkaç yüz metre gerisindeydi.
– Pekala Şenol, şurada, tam karşınızda bir panel var. Şimdi ekrana bir yüz gelecek. Ekrana bakmanızı ve hiç düşünmeden, belleğinizi zorlamadan gördüğünüz çehrenin kime ait olabileceğini söylemenizi istiyorum sizden.
– Tamam. Tabii ki.
– Geliyor, bekleyin… İşte geldi. Kim bu?
– Ama bu! Bu nasıl olur? Nerden buldunuz bunu siz?
– Kim bu Şenol?
– Ne? Ama durun! Siz… Siz nasıl… Nerden?...
– Şenol, ekranda gördüğünüz çehre kime ait?
– Bu o! Evet… Fakat… Nasıl olur bu? Siz? Neler oluyor burada? Anlamıyorum! Neler oluyor burada!
– Kim bu çocuk?
– Bu o! Ferman bu! Evet, bu Ferman’ın yüzü! Fakat du–
– Çok iyi Şenol. Çok iyi gidiyorsunuz. Durun, telaşlanmayın. Bütün parçalar yerine oturacak, merak etmeyin. Şimdi tam arkamdaki ekrana ikimizin şu anki görüntüsü gelecek Şenol. İyi bakın lütfen.
– Gördünüz mü bizi?
– Ne yapıyorsun lan sen! N’oluyor, ne yapıyorsunuz siz? Kayda mı alıyordunuz beni siz? Kimsiniz ulan siz! Kimsiniz!
– Şenol, sakin olunuz. Bu normal bir prosedür. Şimdi sizin görüntünüz gelecek ekrana. Anlık, canlı görüntünüz. Yüzünüze iyi bakın Şenol. Geldi işte. Bu sizsiniz Şenol. Hareket edin lütfen. Gördünüz mü? Sizsiniz bu!
– Bu! Ne? Bu benim. Bu ben miyim? Ne! Anlamıyorum! Ne yaptınız siz bana! Siz ne yaptınız lan bana burada! Aklımla oynadınız, beni deli ettiniz! Hipnoz ettiniz beni siz! Allah kahretsin! Allah kahretsin! Allah kahretsin lan sizi!
– Sakin kalın. Panik yapmayın Şenol. Her şeyi düzelteceğiz. Düzelttik bile sayılır. Tekrar eski sağlığınıza kavuşmak üzeresiniz. Korkmayın. Çok iyi gidiyorsunuz. Son bir yüz daha gelecek şimdi. Korkmayın. Lütfen korkmayın, her şey olması gerektiği gibi geçiyor. Bu kim Şenol?
– Ne yaptınız lan bana siz? Beni kayda mı aldınız lan? Kimsiniz? N’oluyor burada?
– Şenol bu kim? Sadece şunu söyleyin. Ekrandaki bu kadın yüzü kimin?
– Nasıl olur lan bu? Ne yaptınız siz bana! Nasıl olur bu? N’oluyor! N’oluyor lan!
– Şenol! Şenol! Sakin kalın, rica ediyorum endişelenmeyin. Her şeyi düzelteceğiz! O kadın Zevey değildi! Anneniz sizin o! Annenizdi Şenol. Ekrandaki gördüğünüz bu kadını Zevey sanıyorsunuz değil mi?
– Ne! Nasıl olur bu? Ama nasıl… Ne? Kafam çok karıştı. Beynim uğulduyor. Düşeceğim. Düşeceğim ben galiba. Aklım… Aklım gitti benim! Deli miyim? Deli mi oldun ben? Söyleyin, çabuk söyleyin! Deli miydim ben!
– Şenol, o gece Zevey dediğiniz kadının yani annenizin boynuna bir ip geçirerek kaya başına götürdünüz ve onu uçurumdan aşağı attınız. Adınız da Şenol değil Ferman! O çocuk sizsiniz Şenol. Sakin olun. Lütfen sakin olun.
– Neden anlatıyorsunuz bana bu saçmalıkları! Yapmayın, başım dönüyor. Düşeceğim ben. Yapmayın lütfen. Yapmayın ne olur! Hicabi sen misin lan bu? Bu adam sen misin lan Hicabi? Yapma! Yapma Hicabi! Yapma!
– Şenol, dinleyin beni. Annenizi uçurumdan aşağı attıktan sonra korkudan ve acıdan son derece güçlü bir şoka girdiniz. Bilinciniz, belleğiniz, benlik bütünlüğünüz bozuldu, girdiğiniz duygusal şok yüzünden kırılan, paramparça olan bir aynaya dönüştü. Bir köylü, sizi o uçurumun başında yere uzanmış ağlarken buldu. Cesedi buldular Şenol. Baktığınız ilk fotoğraf, o gün, yani on bir yıl önce sizin karakolda çekilmiş fotoğrafınızdı. Hapse girdiniz Şenol. Yedi sene hapis yattınız. Orada sürekli kitap okudunuz. Sürekli melankoliyi ve acıyı anlatan romanlar, şiirler okudunuz. Sözünü ettiğimiz tüm o yazarları ve kitapları cezaevinde okudunuz Şenol. Ateşe atlayan Hint kadınlarını, Kitâb-ı Mukaddes’i, Jung’u, Freud'u ve daha yüzlerce kitabı bana siz anlattınız. Geçmişinizi, anılarınızı, tüm belleğinizi çarpık ama son derece zekice bir mimariyle yeniden inşa ettiniz. Sanrılar ve ağlama krizleri başladı sonra. Dört yıl önce buraya getirdik sizi.
– Nasıl yani? Dört yıldır bir akıl hastanesinde miyim ben?
– Dört yıldır bu kliniktesiniz Şenol. Çok derinlerdeydiniz. Kendi yarattığınız bir dünyanın, kendi kurguladığınız bir geçmişin içindeydiniz. Hicabi Hoca diye biri de yok. Öyle biri hiç yaşamadı sizin köyde! Happa Ana diye biri de hiç yaşamadı!
– Nasıl olur bu? Bütün bunlar nasıl olur?
– Sizinle defalarca konuştuk Şenol. Birkaç ay önce ağlamaya başladınız. Sürekli ağlıyordunuz. Şifa bulacaksınız, merak etmeyin iyileşeceksiniz. Anıları serbest bırakmaya başladınız. İyileşme başladı bile. Uyandınız. Buzu kırdık Şenol. Buzu kırdık, uyandınız. Her şey yoluna girecek her şey. Korkmayın Şenol, yeniden sağlıklı ve özgür bir adam olacaksınız. Az kaldı.
– O halde neden bana Şenol diyorsunuz hâlâ?






