6 Mayıs:  "Herkes ne zaman ölür"
6 Mayıs 2017 Hayat İnsan Tarih

6 Mayıs: "Herkes ne zaman ölür"


Twitter'da Paylaş
0

Deniz Gezmiş’in en sevdiği şair kimdi? Peki hemen ikincisi? Erdal Öz, Mamak’ta kalırken Deniz Gezmiş’in ranzasında hangi kitabı gördü? Pusuda, Şarkışla’da bir çukurdaydı Deniz. Hangi şiir geldi aklına? Hadi o günlere gidelim…
Serap Çakır
Erdal Öz’ün tanıklığında sizi 1971 yılının Ankara Mamak Cezaevi’ne götürmek istiyorum. Orada Deniz Gezmiş’e, Hüseyin İnan’a, Yusuf Arslan’a ve devlet eliyle katledilen sayısız devrimciye bir kez daha merhaba demek için… Gülünün Solduğu Akşam kitabın adı.” İsmini Turgut Uyar’ın şu dizelerinden alıyor: Herkes ne zaman ölür elbet gülünün solduğu akşam. Yakında idam edileceklerini herkes biliyordu aslında ama net tarihten kimsenin haberi yoktu. 5 Mayıs gecesini 6 Mayıs’a bağlayan 1972 senesinde önce iki avukatını alıp götürdüler cezaevine. Devlet kararını vermişti, üç gencin ne olursa olsun canını alacaklardı. Önce Deniz Gezmiş, sonra Yusuf Arslan ve son olarak Hüseyin İnan devletin yağlı urganını boynuna geçirdi. Öldüler… Devlet çocuklarını ilk kez katletmiyordu ki! 31 Mayıs 1971’de Nurhak’ta İnekli köyü yakınlarında jandarma tarafından kuşatılan Sinan Cemgil, Alpaslan Özdoğan ve Kadir Manga girdikleri çatışma sonunda öldürüldüler. Mustafa Yalçıner ağır yaralı olarak yakalandı ve günlerce cezaevinde kendisine gerekli tıbbi malzeme dahi verilmedi. Nurhak’ta kır gerillası olarak aylarını geçiren diğer devrimcilerin sonu ise cezaevi oldu. Ne günler ama! Dedim ya devlet, bu ülkenin çocuklarını acımadan katlediyor diye. Hemen bir gün sonrasına, İstanbul Maltepe’ye gidelim. 1 Haziran 1971’de Mahir Çayan ve Hüseyin Cevahir’in bulunduğu ev devlet güçlerince sarıldı. Mahir Çayan, olaydan yaralı olarak kurtuldu, Hüseyin Cevahir ise 83 kurşunla katledildi. 19 Şubat 1972’de Ulaş Bardakçı katledilen bir diğer isim oldu. Hangi birini sayalım? Devlet, çocuklarını ilk kez katletmiyordu yani. 30 Mart 1972’de Kızıldere’de yüce devlet tüm imkânlarını ortaya sererek on fidanın canını başarıyla almıştı. Cihan Alptekin, Ömer Ayna, Saffet Alp, Sinan Kazım Özüdoğru, Mahir Çayan, Hüdai Arıkan, Ahmet Atasoy, Ertan Saruhan, Sabahattin Kurt ve Nihat Yılmaz. Bu hatırlatmaların ardından Erdal Öz’ün Gülünün Solduğu Akşam kitabına bakalım. Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Arslan’ın devlet eliyle haksız yere katledilen bu yiğit delikanlıları biraz daha yakından tanıyalım.

Deniz Gezmiş: “Biz edebiyattan geldik reis.”

68 kuşağının üzerinden büyükler acımasızca, bir silindir gibi geçiyorlar âdeta. Erdal Öz, 1971 yılında Ankara Bir Numaralı Mamak Askeri Cezaevi’nde kaldığı tutukluluk döneminde Deniz Gezmiş ve arkadaşlarıyla bir hafta kadar birlikte oluyor. Onların anılarını dinliyor, sorular soruyor ve gençleri olabildiğince iyi tanımaya çalışıyor. Daha sonra cezaevinde tuttuğu notları Gülünün Solduğu Akşam ve Defterimde Kuş Sesleri kitaplarında bir araya getiriyor. Sizlere Erdal Öz’ün notlarından ilerleyerek Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının edebiyatla olan ilişkisini anlatmak istiyorum az da olsa. Bu yiğitlerin yalnızca teorik/kuramsal kitaplar okumadığını, gönüllerinde kültürle, edebiyatla ve insan sevdasıyla dolu bir gelecek olduğunu da bilmenizi istiyorum. Erdal Öz’le Deniz Gezmiş ilk bir araya geldiklerinde konuştukları konu edebiyat oluyor. Bu durum Erdal Öz’ü şaşırttığı kadar sevindiriyor da. Deniz Gezmiş’in ilk eleştirisi cezaevine giren yazar sayısının azlığı üzerine olmuş. Nâzım Hikmet’ten sonra en beğendiği şair ise Ahmet Arif’miş. “Ama onun şiiri, daha çok eşkıyanın şiiri. Nedense yıllardır yeni bir şey yazmıyor. Tek kitabıyla kaldı. Bugünleri de yazmalı o,” demiş Erdal Öz’e. Bekir Yıldız’dan ve Yaşar Kemal’den bahsediyor bir ara. Bilge Karasu’yu pek beğenmediğini söylüyor. “Füruzan diye bir kız var, okudun mu?” diye soruyor Erdal Öz’e ve bir kitabını okuduğunu, pek de bir şey anlamadığını söylüyor. Ece Ayhan’ı pek beğenmiyormuş meğer. Edip Cansever, Turgut Uyar, Cemal Süreya’yı takip ediyormuş. Adnan Özyalçıner, Kemal Özer, Ülkü Tamer hakkında konuşuyor bir ara. Ve çok ilginç bir cümle kuruyor Deniz Gezmiş: “Biz edebiyattan geldik reis.”

Ranzanın ucunda bir kitap

Erdal Öz koğuşlarına ilk girdiğinde Hüseyin İnan’ın savunma hazırladığını görüyor. Ona yardımcı olan isimse Atilla Keskin. Deniz Gezmiş’ın yatağının başucunda Orhan Kemal’in okumaktan yıpranmış Bereketli Topraklar Üzerine romanı var. Erdal Öz’le Deniz Gezmiş’in sohbet etmesinin en önemli nedeni, gelecekte onun ve arkadaşlarının yaşadıklarını anlatacak birilerine ihtiyaç duyması. O nedenle Mamak’a kadar geçen süreyi olabildiğince ketum ama bir o kadar da dürüst bir şekilde anlatmak istiyor. O arada yeni kuşağın yaşadıklarına da değiniyor. Şöyle diyor Erdal Öz’e: “Bu yeni kuşak bizim gibi bohemlikten gelmedi. Edebiyatla bile burada, mahpushanede tanıştı.”

Nereye gidiyordun? Devrime!

Deniz Gezmiş sözlerine şöyle devam ediyor: “Sonra bu kuşak, kültürden nasibini alamadı. Beethoven’ı doya doya dinleyemedi. Ayzenştayn’ın Pudovkin’in filmlerini bile rahatça, tat alarak izleyemediler. Düşünsene, bir resim sergisini bile şöyle içlerine sindire sindire gezip görme olanağı bulamadılar… Marksizm-Leninizm, nasıl insanlığın bir ürünüyse bu dediklerim de insanlığın uzun yüzyıllar sonunda yaratıp biriktirdikleridir, ürünleridir.” Deniz Gezmiş, sıradan bir burjuvanın Beethoven’ın Yedinci Senfoni’sini bir devrimci kadar iyi anlayamayacağını düşünüyordu. Lorca’nın, Neruda’nın şiirinin tadına bir devrimci kadar varamayacağına inanıyordu. Şarkışla’da Yusuf Arslan’la pusuya düştüklerinde önce Yusuf Arslan yaralanıyor. Deniz Gezmiş bir süre daha kaçıyor ve bir çukurun içinde gizleniyor. O arada rastgele mermileri yakarken aklından ne geçiyor biliyor musunuz? Mayakovski’nin şu dizeleri: Susun artık konuşmacılar Siz savdınız sıranızı Söz sırası mavzer arkadaşta Şimdi o konuşacak Sonra yakalanıyor. Soruyorlar: “Nereye gidiyordun?” Cevap veriyor: “Devrime.”

Yusuf Arslan: “Sizler şerefsizliğinizle her gün öleceksiniz.”

Deniz Gezmiş’in dışında Hüseyin İnan’la neredeyse hiç konuşamıyor Erdal Öz, zamanı olmuyor. Ama kısacık bir süre Yusuf Arslan’la konuşma imkânı buluyor. Yakalanış anlarını anlatıyor Yusuf ona. Yaralandığı anı… İdama gitmeden bir gün önce bile dilinden düşürmediği bir türkü var bu arada. Uzun ince bir yoldayım Gidiyorum gündüz gece Bilmiyorum ne haldeyim Gidiyorum gündüz gece Erdal Öz’ün notlarından devam edelim. Sinan Cemgil, Nurhak Dağları’nda İnekli köyü yakınlarında katledilen devrimcidir. Dilinden düşürmediği bir şiiri var, Ahmed Arif’ten: Ölüm buyruğunu uyguladılar Mavi dağ dumanını ve uyur uyanık seher yelini Kanlara buladılar Sonra oracıkta tüfek çattılar Koynumuzu usul usul yoklayıp Aradılar Didik didik ettiler Kirmanşah dokuması al kuşağımı Tespihimi, tabakamı alıp gittiler Hepsi de armağandı Acemelinden Devletin acımadan katlettiği bu devrimci yiğitlerin hemen hepsi eğitimli, en az iki dil bilen, dünyayı tanıyan gençlerdi. Onların bir arada oluşu, bir yol tutturuşu tesadüf değildi. Sonları böyle olmayabilirdi, devlet elini ölüme değil, varoluşa uzatabilirdi, yapmadı. Erdal Öz’ün bu iki kitabını okumanızı dilerim. O günlere küçük, acılı ama dimdik bir bakış için… Yusuf Arslan’ın son sözleriyle bitirelim sözlerimizi. 6 Mayıs 1972 günü üç gencecik fidan haksız ve hukuksuz bir biçimde idam edildi. Yusuf Arslan, idam sehpasından şöyle haykırdı: “Ben ülkemin bağımsızlığı ve halkımın mutluluğu uğrunda şerefimle bir defa ölüyorum. Sizler, bizi asanlar şerefsizliğinizle her gün öleceksiniz. Biz halkımızın hizmetindeyiz. Sizler Amerika’nın hizmetindesiniz. Yaşasın devrimciler. Kahrolsun faşizm!"

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR