Adı ‘Yeni’ olan ama çok eski bir mahalle bizimki. Evimiz bir yokuşun üzerinde. Bu taraflara gelen turistlerin aralarında ne konuştuklarını yüzlerindeki şaşkınlıktan tahmin ederiz. Bir onları bir de evlerimizi yıkıp yerine apartman yapmak isteyenlerin gönderdiği adamları mahalleye girdiklerinde hemen anlarız. Burada yaşayan herkes birbirini tanır.
Asiye Teyze mahallemizin en eskilerindendir. Her gün camlarını siler. Mesela bu mahalledeki herkesin bildiği, alışkın olduğu bir şeydir. Yağmur yağdığı günlerde birkaç kez silermiş. Tabi öyle günlerde biz evde oluruz ama tam karşısındaki çekirdekçi Hüseyin Abi’nin karısı görür, üzülür, üzülünce de anlatır. Benim annem üzülünce konuşmaz, zaten pek fazla da konuşmaz, radyo dinler. Küçük bir radyosu var, onu yanına alır, sesini kısıp radyosuyla yatar. Bana sarılıp yatsa ben ona şarkı söylemek isterim ama o bunu istemez diye düşündüğümden cesaret edemem.
Sezgin Teyze’nin evi bizimkine çok yakın. Evinde bir halı tezgâhı var. Onlara gittiğimizde anneannemin bin tane tembihine rağmen ipliklerine dokunurum, halı dokumacılık oynarım. Hiç kızmaz bana. Bir de gelir gider kafamdan öper. Bir şeyi ‘Yapma’ dediklerinde içimde kocaman bir ses yapmamı söylüyor.
Geçen gün burada çok kötü bir kavga oldu. Kardeş gibi anlaşan, her gün yan yana olan iki komşumuz birbirlerine girdiler. Araları düzelmezmiş artık. Dedem, “Tükürdüğün yüze bakma, bakacaksan tükürme” dedi. Çok ciddi bir söz gibi tabi de düşüncesi midemi bulandırdı. Anneannem, “Huylarımı seveyim” diyerek niyeyse kendini övdü. “Bunların bu hali alışkanlık oldu artık. Ayıp be!” dedi annem. Üç bilezik başında olmuş ne olmuşsa. Aklım çok karıştı. Bileziklerin sayısı önemli mi bilemedim. Benim başıma böyle bir şey gelse küsmekle kalmam. Çok küçükken babam bana mavi taşlısını almış. Hem de altın. Annemin düğünde takılan takılarının yanında duruyor, arada yalvarıyorum, uğraşmaktansa yatağının altından bohçasını çıkarıp, açıp gösteriyor. Bilezik benim koluma olmuyor tabi büyüdüm ama orada durduğunu sık sık düşünürüm, düşünürken gülümserim. En son beş sene önce geldiğinde daha küçüktüm tabi, şimdiki aklım olsa açıp açıp baktığımı ona söylerdim.
999 Çeşit isimli bir dükkân var mahallemizde. Baba, oğul, gelin, o ailedeki herkes çalışır. En iyi arkadaşlarımla Abdurrahman Abi’ye yalvarır yakarır, yüzü asık değilse dükkâna dalar çalışmaya başlarız. Dünya kadar düğme var orada. Rengârenkler… Ojeler de çok güzel. Geçen gün anneme en sevdiği renkten aldım. Çorap kutularını Tuncay düzenler, kolonyaları Ali doldurur. Birkaç kez taşırdı biz çok eğlendik ama sanki Abdurrahman Abi biraz sinirlendi. Günlerce kolonya koktu dükkânın önü. Dilek, en çok fermuarları bir de kurdeleleri sever. Hakan toz alır, siler süpürür. Arada görevlerimiz değişir. Canımız istemediğinde gitmeyiz hiçbir şey demezler. Bazen harçlık dağıtırlar. Hemen anneme çorap ya da toka alırım.
Bugün öğle ezanından sonra, cami hoparlöründen mahallemizde parasını alan sakinlerin evlerini iki ay içinde boşaltmaları söylendi. Size deminden beri sözünü ettiğim edemediğim herkes bir anda sokağa çıktı, mahallede sakin kimse kalmadı. “Köpek bağlasan durmaz, güzelleştireceğiz daha ne istiyorsunuz?” demişlerdi. Biz Uysal’ı sokağın başındaki paslı elektrik direğine bağlarız bazen. Mahalleli sakinleşmediğinden kaymakamlığa gidildi. “Bizi karınca gibi ezip geçecekler” diye bağırıp duran Hoca Teyze en öndeydi. Mutlu ile ikimiz sokağın ortasında kalakaldık. Bakkaldan kola aldım ikimize de oturduk içtik. Ona ismini söylemeden önce deli diyorlar. O kadar akıllı ki aslında… O adamları sokakta gördüğü anda bağırmaya başlar. Onlardan, hissettikleri yüzünden nefret ediyor, biliyorum. Mutlu da Uysal da yanılmaz. Onlar çok iyiler. İkisi de devamlı buralarda gezinen o arabasından başka güzel bir şeyi olmayan sarı suratlı çipil gözlü, yanımızdan geçerken leş kokusuyla burnumuzun direğini kıran sevimsiz adama çok sinirleniyorlar. Hele bana doğru baktığında… Sırf bu yüzden onun iyi biri olmadığına çok emindim.
Kaymakamlıktan dönerlerken Asiye Teyzeye takıldı gözüm. Elindeki cam bezini eteğinin beline sıkıştırmış. Evini yıksalar yıkılır ya bu kadın. Sezgin Teyze halısını nerde dokuyacak? Arka tarafta kaç tane yaşlı insan var ısınmak için güneşin altına oturur onlar. Kümesi olanlar ne yapar? Bunları düşünürken bir korku geldi içime, sonra da bir sevinme… Evimiz yıkılacak olsa babam gelir mi? Annem yine ortada yok. Radyosunu alıp rutubet kokulu odasına girmiş. Uzun zamandır eline almadığı kırmızı ojesini sürerken yanına sokulup sesimi radyosunun sesini kıstığı gibi kısarak sordum;
– Şimdi bu olanları duysa babam gelir mi anne?
– Uzak dur biraz, kurumadı daha dedi. Başparmağımı tırnaklarının birinin üstüne sımsıkı bastırdım. Yüzü ojelerinden de kırmızı oldu, hızlıca dışarı çıktım.
Bence dünyanın en uzun gününde annem, evimize karşılık olarak verilecek parayla bir göz oda bile alamayacağımızı duymadan gitti. Bileziğimi de götürmüş. Demek önemli olan bileziğin sayısı değilmiş.
Tüm bu olanlar yetmedi Asiye Teyze cam silerken düştü. Abdurrahman Abiyle karısı hastaneye gittiler. Ali’ye bırakmışlar dükkânı. O can sıkıntısından rafları düzeltirken kapının yanında sıralı kolonya bidonlarından birini aldım. Ben sadece radyo yanar sanmıştım. Mutlu, “Yapma” demişti bana. “Yapma.”
Dedem bakmaz artık yüzüme. Babamın gelme ihtimali var.






