Ona göre her mevsim ayrı renk ayrı beden ve yeryüzü de insan gibi üstünü değiştirendi.
Tabiatı sevmeyenle ahbaplık etmeyen bi arkadaşım var. Adı İlyas…
O çoğuna göre deli, bana göreyse Velidir. Anlaşılmaz bir yanı yok aslında. Onu anlamak için arsız olmamak kâfi.
Yalnızlığa ramak kala yaşar bizim İlyas. Tabiatla ucundan ya da bütünüyle buluşamıyorsa kitaplarda seyrüsefer eyler ya da hayale dalar.
Hayalinde fanilikten bıkıp gerçeğe göçmüşlerle konuşur veyahut kendi ütopyasında yaşar. Bunu o kadar sık yapardı ki bezen hayalle hakikati karıştırmıyor değil hani. Bu durumu umursadığı da söylenemez. Zaten “gerçek” denilen şey bir illüzyon değil mi? Rüya da aynı etkiyi yarattığından; hissedilenler gerçek ve hayalden ayırt edilemeyebilir.
Bir keresinde gerçekle hayal arasındaki farkı konuştuk. Sohbet değil de kendi kendine konuşur gibi mırıldandı desem yeridir. ‘Gerçek, birçok kişiyi, hayalse sadece kuranı etkiler’ dedi. Tam da ben, söylediğini onaylamaya yeltenecektim ki; ‘Asıl “gerçek” nedir? O bile herkesçe farklı yaşanır, algılanır ve yorumlanır’ deyip ve şöyle devam etti. ‘Misalen, balıkçının oltasına düşen bir lüfer için gerçeklik “ölüm” ama balıkçı için “doyum” dur. O halde hangisine gerçek diyeceğiz? Gerçek; doyum mu yoksa ölüm mü?’ derken gözlerini bana dikti. Bense Veli’ye deli gibi baktım.
İlyas ne muhayyilesinde ne de gerçeğinde bile isteye hiçbir cana zarar vermez. Deniz aşığıdır ve denizden her çıkanı babası gibi gördüğünden, hiçbir deniz ürününü yemez. Elbette toprağın içinde ya da üstündeki hayvanları da...
Bazıları, dünya nimetlerinden mahrum kaldığını söyleyip dursa da o, ‘Nebat neyime yetmiyor ki? Toprak yeterince cömertken başka bir canlının katili olup onu asit dolu açlık kuyusuna indirmenin haceti yok. Sana yetenden fazlasını istemeyeceksin, yoksa kendini imha etmeye başlarsın. İmha evvela ruhta sonra da bedende biter’ derdi.
Tabiatın coşkun renklerine bulanmayı pek sever. Denizin mavisine, ormanın yeşiline, çiçeklerin alına, moruna… Ona göre her mevsim ayrı renk ayrı beden ve yeryüzü de insan gibi üstünü değiştirendi. Bazen toza dumana bulanan haylaz bir çocuk gibi üstünü başını kirletir sonra da yağmurla temizleniverir.
Doğaya karışan olmasa oldukça sistemli ve sağlıklı bir düzeni var. Mesela uyku saatleri oldukça düzenlidir. Kışın yapacak pek bi şey olmadığından güneş enerjisini erkenden söndürüp uykuya dalar, kurtla kuşla fecirde uyanır. Ama yaz vakitlerinde nehirlerin, kozalaklı çamların, bostanların, akarsuların, göçmen kuşların kadrini kullanıp fenerini daha geç söndürürdü. Bizim İlyas’ın da uyku ve uyanıklık düzeni cihana göreydi. Arada bir ona özensem de birkaç zorlamadan sonra yine ondan daha geç uyuyup uyanıyorum.
Cilveli, süslü, doğurgan, doyurgan, alıngan ve her mevsimde ayrı bi endamı olan dünyayı kadına benzetirdi...
Mevsimlerin ilki miss gibi kokan kadın saçları gibiydi. Her çiçek, ayrı bir beng ayrı bir renk. Börtü böcekler de o çiçek senin bu yaprak benim uçuşup durur. Genç bir kadının yüreğiyle yarışırcasına çağıldar sular.
Yaz, süslü ve hamarat bir kadındı onun için. Tüm kalpleri ve nefisleri doyuracak renkli sofralar kurar. Daldaki, bostandaki herkes ve her şey bu mevsimde hasara geçerek nasiplenir.
Sonbaharda vakur bir edayla yapraklar sakince sararır.
Kışınsa çok görüp geçirmişler gibi saçlarına ak düşürürdü.
Dengesini bozmasak dünyanın, korunmaya minnet eylemezdi.






